DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 967,41-0,51
BITCOIN 467794-3,49%
Ankara
24°

AÇIK

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri

22 Mart 2022 Salı

DİĞER YAZARLARIMIZ

Doktorlar gitsin, sığınmacılar kalsın!

Doktorlar gitsin, sığınmacılar kalsın!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

AK Parti ülkenin doktorları için “giderse gitsinler”, Suriye’den ülkeyi istila
denilecek kadar büyük kitleler halinde sığınmış olan yabancı sığınmacılar için de ‘gelirse
gelsinler’ stratejisi izlemektedir. AK Parti genel başkanı Tayip Erdoğan, şu değerlendirmeyi
yaptı; ‘Biz seçimi kazandığımızda mültecileri ülkelerine göndereceğiz’ diyorlar. “Biz
göndermeyeceğiz. Biz ev sahipliğine devam edeceğiz.”
İlk önce şu tespiti yapmak zorundayız: Suriye’nin kuzeyinde PYD/PKK ve Şam’daki
Esat yönetimi tarafından “etnik temizlik” bağlamında oturdukları topraklardan sökülüp
Türkiye’ye boca edilen milyonlarca sığınmacıyı Türkiye’de tutmak o topaklara el
koymuş olanların amaçlarına hizmet etmektir. Sığınmacıların boşalttığı araziler üzerinden
bugün ABD’nin eğitip donatarak ordulaştırdığı PYD/PKK hâkimiyeti var. Sığınmacıların
Türkiye’ye sürülmesi onların yaşadıkları toprakları ABD/PYD/PKK için dikensiz gül
bahçesine çevirmiştir. PYD/PKK’nın bölge üzerindeki hâkimiyetinin devamı sığınmacıların
topraklarına dönmemesine bağlıdır.
Diğer yandan bilindiği gibi Suriye’nin Hatay üzerinde iddiaları var. Bu iddia Şam
rejimi tarafından zaman zaman dillendiriliyor. Bugün Hatay ya da Kilis için sığınmacı konusu
insani boyutu çoktan aşmış Hatay, Reyhanlı ve Kilis başta olmak üzere Türkiye demografik
bir istilaya uğramıştır.
Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş bu tehlikeye dikkati çekerek feryat
ediyor: “Suriyelilere vatandaşlık, seçme ve seçilme hakkı verilmesi büyük hata oldu.
Böyle giderse biz azınlığa düşeceğiz. 12 yıl sonra Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı
Suriyeli olacak. Toprak almaları yasak ama Türk ortakları üzerinden ara senediyle
sürekli toprak alıyorlar. Uyarıyorum, Hatay gidiyor” demiştir.
Yetkili ve sorumlular bu ikazları algılayıp, gerekli tedbirleri alacak yerde Lütfü Savaş
hakkında “suç duyurusunda” bulunarak onu “faşist, ırkçı” ilan ettiler. Lütfü Savaş bir
vatansever olarak tarihe kayıt düşmüştür. Türkiye için hassasiyeti olanlar bunun ne anlama
geldiğini biliyor. Ama iktidarda AK Parti ve zihniyeti var: Bu zihniyet 15 Temmuzda olduğu
gibi “aldatıldık, millette Allah’ta bizi affetsin” demeye alışkın.
Bir zamanlar Yunanistan’ın Türkiye’ye ait 18 ada ve kayalığı işgal ederken
muhalefet tarafından TBMM’de ‘tedbir alın, gerekeni yapın’ feryatlarına karşı AK Parti
vurdumduymaz bir tavır takınmıştı. Aynı şeyi Süleyman Şah Türbesini taşırken de
yapmışlardır. Bırakın yarını ve geleceği görmeyi burnunun ucunu dahi göremeyen stratejik
kör bir iktidar tarafından ülke yönetiliyor.
İşin ilginç yanı sığınmacıları bağrına basanlar sıra ülkenin doktorlarına gelince
meydan okuyan bir tavır sergiliyor. Doktorlar ekonomik ve çalışma şartlarının
iyileştirilmesinden söz ettiğinde AK Parti’nin Genel Başkanı “Varsın gidiyorlarsa gitsinler.
Bizler de üniversiteleri yeni bitiren doktorlarımızı buralarda istihdam ederiz” diyor.

Herkesin ve her kesimin sorunlarını çözmekle görevli olan iktidar, sağlık
çalışanlarının sorunlarını çözmediği gibi bir de onlara ‘isterseniz ülkeyi terk edebilirsiniz’
diyor.
Bu ülkede hiç kimsenin ülkenin yurttaşlarının bir kısmına “hesabınıza gelmiyorsa
ülkeyi terk edin” deme hakkı yoktur. Nitekim Süleyman Demirel “başörtülü okumak
isteyenler Arabistan’a gitsin” dediğinde bugünlerde doktorlara kapıyı gösterenler o zaman
kıyameti koparmışlardı!
Diğer yandan sığınmacıların topraklarına, evlerine, yurtlarına kavuşmalarını sağlamak
onlara yapılacak en büyük iyiliktir. Gitmek isteyenleri göndermemek ise en büyük insan hakkı
ihlalidir.
AK Parti iktidarı İsrail’den BAE’ye, Mısır’dan Ermenistan’a, Yunanistan’dan
Arabistan’a bütün ihtilaflı ülkelerle ilişkileri iyileştirerek sorunları çözmeye çalışıyor. Buna
karşın iktidar Türkiye’nin en büyük ekonomik, demografik ve güvenlik sorunu haline gelen
sığınmacılar sorununun çözülmemesi için Suriye’yle ilişkilerin inadına gergin ve çatışmacı bir
noktada tutuyor. Bu tavır gaflet ve stratejik körlükle izah edilebilir. Yoksa ne
ensar/muhacirlikle, ne iyi niyetle, ne de insanlıkla açıklanabilecek bir durum değildir.

Devamını Oku

Batının Dostoyevski ve Oligark takıntısı

Batının Dostoyevski ve Oligark takıntısı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ukrayna ve Rus halkının inanç (Ortodoksluk), etnisite (Slavlık) yönünden ortak
yanları Batılılarla olan ortak yanlarından daha fazladır, her iki halk da aynı tarihin,
coğrafyanın ve hatta aynı dilin çocuklarıdır.
Rusya’nın geleceği için kendilerine her anlamda en yakın insanların yaşadığı
Ukrayna’ya acımasızca saldırması her şeyden önce büyük bir trajedidir. Ukrayna’da
yaşananlar, büyük güçlerin çıkarları için kendi tarihinin, inançlarının, coğrafyasının devamı
olan bir ülkeyi nasıl acımasızca ezip geçtiğinin kanıtıdır. Ülkelerin çıkarlar söz konusu
olduğunda ne etnisite ne inanç ne dil ne de tarih birliği dinlemektedir!
Bu durum ibret alınacak bir derstir.
Diğer yandan Batılı mahfiller Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması üzerine Rus orkestra
şeflerinden tiyatro topluluklarına, Dostoyevski’den Çaykovski’ye hatta Rus cinsi kedilerin
yasaklanmasına kadar işi ileri götürmüşlerdir.
İtalya’daki Milano-Bicocca Üniversitesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sebebiyle
Dostoyevski dersini programdan kaldırma kararı almaya kalkmıştır. Böyle bir şeyin akla
gelmesi bile yeterince akıl ve medeniyet dışıdır.
Bu bir anlamda Musoloni’den dolayı Leonardo Vinci’yi, Hitler’den dolayı Goethe ve
Nietzsche’yi, Napolyon’dan dolayı Rousseau’yu yasaklamak anlamına gelmektedir.
Rusya’nın saldırganlığından dolayı Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Çaykovski'yi yasaklamak akılla
birlikte medeniyeti de tatile çıkarmak demektir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında SS’ler kitap yakma şölenleri düzenlemişlerdir. Bugün
Rus sanatı, kültürü, edebiyatını, müziğini yasaklamak da o günden bugüne Avrupa’da çok
fazla bir şey değişmediğini göstermektedir. Bu durum batının bilinçaltındaki Engizisyon
kültürünün hala dipdiri olduğunun kanıtıdır.
Dahası var. O da Rusya’nın Ukrayna’yı işgali üzerine başta ABD olmak üzere bazı
batı ülkeleri Rus oligarklarının mal varlıklarını hedef almasıdır. Batılı ülkelerin Rus
oligarkların mal varlıklarını dondurması ve el koyması ABD kapitalizminin kendi bastığı dalı
kesmesi anlamına gelmektedir.
Diğer bütün hakların mülkiyet hakkından türediği kabul edilir. Bu nedenle mülkiyet
hakları diğer bütün hakların anası olarak nitelenir. Mülkiyet hakkına bu yanı itibarıyla temel
hak ve özgürlükler arasında özel bir yer verilir. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından önce
herhangi bir yasa dışı faaliyetinden dolayı haklarında soruşturma, kovuşturma olmayan
kişilerin şartlar zuhur edince –kim olursa olsun- mülkiyet hakları dahil bütün insan hakları
rahatlıkla gasp edilebilmektedir.
Batı kapitalizminin özü olan insan hakları, özel mülkiyet, serbest piyasa ekonomisi,
rekabet, Rus girişimcileri mal varlıklarına el konulmasıyla en azından ahlaken tartışılır hale
gelmiştir. Öyle görünüyor ki batılı siyasi liderler şartlar söz konusu olduğunda Prodhun’un

dediği gibi mülkiyete hırsızlık muamelesi yapmaktadır. En azından Rus oligarklara
uygulanan muamele bunu gösteriyor.
Eğer savaşta Rus oligarklarının payı olduğu düşünülüyorsa SSCB dağıldıktan sonra
batılı oligark örneğin George Soros’un mal varlıklarını dondurulmasını neden batılı karar
vericilerin aklına hiç gelmemiş?
Bir çok ülkede iç savaş çıkaran, rengârenk devrimler yapanlar hakkında hiçbir
muamelenin yapılmamış olması manidar değil midir? Kaldı ki 1953 yılında İran’da
Musaddık’a karşı darbenin alt yapısını oluşturan Standart Oil şirketidir. Şili’de Allende’ye
karşı 1973 darbesini planlayan ITT çok uluslu ABD şirketinin oligarklarının mal varlığına el
koyma bir yana önleri açılmıştır.
Diğer yandan Batılı ülkeler Ukrayna savaşı sırasında mülteci durumuna düşen
insanlardan “sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli” olanlara farklı siyah renkli olanlara ise daha
farklı muamele yaparak kendilerine ele vermişlerdir. İnsana insan olmasından dolayı değil
renginden, inancından ve tabiiyetinden dolayı farklı muamele yapmak (yani ırkçılık) Batı’nın
bilinçaltıdır. Savaş kötüdür ama bazı gerçekleri ortaya çıkaran böyle bir iyiliği de vardır.

Devamını Oku

Bütünsel siyaset, birlikte yönetim!

Bütünsel siyaset, birlikte yönetim!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İktidarın muhalefeti yok sayması, muhalefetin ise iktidarı bütün kötülüklerin anası
olarak ilan etmesi hem doğru hem de inandırıcı değildir. İktidarda kalmak için her şeyin
“mubah” görülmesi de iktidara gelmek için olmayacak dualara “âmin” denilmesi de yanlıştır.
‘İktidar yaparsa yanlış ama biz iktidara geldiğimizde yaparsak bir sebebi vardır’ anlayışı
arızalıdır. Muhalefetteyken kendi mensuplarına karşı bile adil olamayanların iktidara
geldiğinde karşıt siyasi parti üyeleri için adil olmalarını beklemek de eşyanın tabiatına
aykırıdır.
Yalnız yukarıda yazılanlar bağlamında düşünülse bile Türkiye’deki siyasetin ne denli
yüzeysel olduğu görülür. Aslında bunlar da bir kenara siyasetin üslubu bile her şeyi anlatır
niteliktedir. Hani üslubu beyan var ya…
Birbirinin elini sıkmayan, birbirine tepeden bakan, birbirini en aşağılık kelimelerle
tarif eden bir siyaset hastadır.
Türkiye siyasetinin en önemli sorunlarından birisi de aynı olguyu, bireyi ya da
uygulamayı dün yanlış, hatalı, kötü olarak görüp ve gösterenlerin bugün doğru, haklı ve
olumlu göstermeleridir. Bu durum siyasette tutarlılık ve devamlılığın bütünüyle ortadan
kalktığını gösterir. Günümüzün siyasileri Demirel’in o ünlü “dün dündür, bugün
bugündür” cümlesini bağlamından kopararak ihtiyaçlarına göre kullanmaktadır.
Güncel siyasette bir başka handikap da eylem/söylem, kuram/uygulama uyumunun
bulunmamasıdır. Türkiye’de siyasilerin ağzından çıkanla elinden çıkan arasındaki fark
çok büyüktür. Bu konuda iktidar muhalefet fark etmiyor söylemde hak, hukuk, adalet
diyenlerin uygulamada rakipleri için “yaşasın cehennem” diyecek kadar zalim
davranmalarından buna anlamak mümkündür. Şiir okuduğu için hapse girenlerin iktidarında
hakaret etti diye birilerinin on bir yıl hapsi istenebiliyor!
Türkiye’de siyasetin aktörleri eleştirdikleri, reddettikleri ve yanlış buldukları tavır ve
davranışları bizzat kendileri yapmakta herhangi bir sakınca görmemektedir. Şöyle ki üyelerine
bize “gurur, kibir asla yakışmaz. Biz tevazu ehli olmaya mecburuz.” Diyen iktidar muhalif
liderleri küçümsemekte, hakaret etmekte ve aşağılamaktadır. Bir yanda böbürlenme ve kibirli
olmanın şaheser örneğini vermekte diğer yanda kibir bize yakışmaz demektedirler. Buna
çelişkileri siyaseti denir!
Siyaset toplumu bütün olarak manalarda birleştirmek, hedeflerde ortaklaştırarak
sorunlarla mücadele etmek için yapılır. Ayrışarak ötekileşerek kamplaştırarak siyaset değil
kavga yapılır. Değerleri ayrıştırıp paylaşarak, tarihi bölerek, inanç üzerinde tekel kurarak biz
ve onlar siyaseti analiz siyasetidir. Türkiye’nin analiz değil sentez siyasetine ihtiyacı var.
Cumhuriyeti kuranlar birleştiren, bütünleştiren bir anlayışla milleti ortak hedeflere
yöneltmişlerdir. “Tefrika girerse bir millete” diyerek ayrışmanın tehlikelerine dikkat çekmiş,
yüreklerin toplu vurmasını var olmanın şartı olarak değerlendirmişlerdir. “Türk Milletinden,
İslam Ümmetinden, Garp Medeniyetindenim” diyerek her üç olguyu da aynı konsept içinde

değerlendirebilmişlerdir. Devlet kuran iradenin başarısının sırrı buradadır. Onların
uyguladıkları sentez siyasetiydi.
Cumhuriyet ilan edileli 102 yıl oluyor. Hala Türkiye’deki siyaset kendini “ya o ya
bu” niteliğinden kurtaramıyor. Ülkedeki siyaset Cumhuriyeti Osmanlı’yla, Osmanlıyı
Selçukluyla, Selçukluyu Göktürk’le birlikte düşünemiyor. Tarihi devlet temelinde, Vatanı
bölge temelinde dini mezhep temelinde bölüyor. Topluma farklı yanlarıyla bir ve bütün olarak
hitap etmek akıllarına gelmiyor. Türk Milletini etnisitelerle, İslam dinini mezheplerle,
mezhepleri cemaat ve tarikatlarla tanımlıyorlar. “Hem onu hem de diğerini” içine alan
birleştirici ve bütünleştirici bir siyaset siyasilerin aklına hiç gelmiyor. Herkesten oy isteyenler
her kesimi değil bir kesimi temsil ettiklerini söylüyorlar. Sonra da dönüp bütün milletten oy
istemiş oluyorlar.
Türkiye’nin bütünsel siyaset ve yönetime olan ihtiyacı ekmeğe olan ihtiyacından daha
fazladır!

Devamını Oku

İsrail’le ilişkiler tamam da ya Suriye?

İsrail’le ilişkiler tamam da ya Suriye?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Komşularla sıfır sorun” iddiasıyla iş başına gelmiş olan bir iktidar ülkeyi yirmi yıldır
yönetiyor. AK Parti iktidarının “çözümsüzlük çözüm değildir”, “Bir adım önde olmak”,
“süpürmeyin kullanın” gibi ilkeleri, “BOP Eş Başkanlığı gibi” övünüp üstlendiği görevleri,
“One Minute” gibi meydan okumaları vardı. Destek verilen “Kofi Annan Planı”, imzalanan
“Zürih Protokolleri” de iktidarın marifetleri arasındaydı.
Mısır’la darbeci Sisi, Suudi Arabistan’la Prens Muhammet bin Selman ve Kaşıkçı
cinayeti, Suriye’yle “eli kanlı Eset”, İsrail’le Filistin, BAE ile 15 Temmuz darbe girişimi,
ABD ile S-400/F-35 vb sorunlar dolaysıyla AK Parti bu ülkelerle ilişkileri ya durdurdu ya
dondurdu ya da kopmanın eşiğine getirdi.
İzlenen siyaset ülkeyi yalnızlığa sürükleyince iktidar yanlıları bunu “Değerli
Yalnızlık” olarak olumlulaştırdılar. Süreç içinde yalnızlığın ülkeye maliyetinin kaldırılamaz
olduğu anlaşılınca bu defa Sisi’nin darbeciliği birden bire gitti Mısır’la ilişkiler belli ölçüde
kuruldu, BAE’nin hain darbeye verdiği finansal destek unutuldu ilişkiler ilerletildi, Kaşıkçı
cinayeti yok sayıldı Suudi Arabistan’la ilişkiler yoğunlaştırıldı, İsrail’in Filistin’deki
emrivakileri ve cinayetleri görmezlikten gelinerek ilişkilere yeni bir ivme kazandırıldı.
Bu gelişmelerin Türkiye’nin yararına sonuçları olacaktır. Ancak konu Suriye
olduğunda iktidar yetkilileri “katil Eset, varil bombasıyla halkını bombaladı” deyip
konuyu geçiştiriyor. Bu nedenle Türkiye komşusu Suriye’yle olan sorunlarını Rusya
üzerinden konuşuyor. Hâlbuki Suriye, Türkiye ile en uzun kara sınırına sahip olup, altı
milyon mülteci ile demografik ve ekonomik, kuzeyinde terör örgütüne hâkimiyet alanları
oluşturmasıyla güvenlik, ABD’nin PYD üzerinde terör devleti oluşturmak için yaptığı
TIR’lar dolusu silah yardımıyla beka sorunu haline gelmiştir.
Türkiye’nin dış politikada en acil ve önemli sorunu Suriye’yle ilişkilerin
normalleştirilmesidir. Türkiye’nin mülteci yükünden ve terörün devletleşme belasından
kurtulmasının, güvenliğinin sağlanmasının tek yolu Şam yönetimiyle kurulacak ilişkilere
bağlıdır. Kaldı ki Şam yönetiminin elinin zayıflatılması doğrudan PYD/PKK’nın bölgedeki
hâkimiyetinin güçlenmesi, Golan Tepelerinin ebediyen İsrail’in elinde kalması anlamına da
gelmektedir. İsrail’le, BAE ile Mısır’la ilişki kuranların aklına kapı komşusu Suriye’yle
ilişkileri iyileştirmek ve normalleştirmek gelmiyor! Bu normal değil aksine anormal bir
durumdur.
Suriye’yle ilişkilerin kötü tutulmasının iktidarın bilinçli bir tercihi olduğu anlaşılıyor.
Türkiye’de şu andan kayıtlı kayıtsız yaklaşık altı ile sekiz milyon Suriyeli göçmen var.
Türkiye’ye yönelik terör kuzey Suriye’de devletleşme aşamasına gelmiştir. ABD var gücüyle
Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PYD/PKK’ya silah, mühimmat ve teçhizat veriyor. Gerek
Suriye’nin kuzeyindeki Türk birliklerine gerekse oradan ülkeye sığınmış göçmenlere yönelik
olarak Türkiye’nin katlandığı maliyet kaldırılır düzeyde değildir. Türkiye’yi bütün
komşularından daha çok Suriye’deki gelişmeler rahatsız ediyor.
Yunanistan dahil Türkiye bütün komşu ülkelerle ilişkilerini ilerletmeye çalışırken en
acil ve en maliyetli sorun olan Suriye’yle ilişkiler, mültecilerin geri dönüşü, PYD/PKK’nın

bölgedeki hakimiyetinin bertaraf edilmesi vb. konularda iktidarın Suriye ile ilişkileri
düzelterek duruma vaziyet etmemiş olması normal görülemez. Kargaşa içinde olan Suriye
herkesten daha çok Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit ediyor. Suriye’deki kaos her anlamda
en fazla Türkiye’yi rahatsız etmektedir.
İşin ilginç yanı iktidardaki AK Parti sırf bu yüzden yirmi yıllık iktidarını kaybetme
tehlikesiyle de yüz yüzedir. Buna rağmen Suriye’yle ilişkilerin düşmanlık denecek seviyede
tutulmasının bilinçli bir tercih olduğu anlaşılıyor. Birileri sekiz milyon Suriyeli mülteci
üzerinden mezhep, etnik ve demografik güç devşirme hesabı yaptığı için sorunun
çözülmesini, mültecilerin geri dönmesini bir felaket gibi gördüğü anlaşılıyor. Suriye ile
ilişkilerin iyileştirilmesi bu yüzden istenmiyor!

Devamını Oku

Ukrayna’daki savaştan alınacak dersler!

Ukrayna’daki savaştan alınacak dersler!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABD’de etkili senatörlerinden olan Lindsey Graham, “Rusya’da bir Brütüs var mı? Rusya ordusunda daha başarılı bir Albay Stauffenberg var mı? Bu işi bitirmenin tek yolu Rusya’daki birinin bu adamı –Putin’i kast ediyor- indirmesi” demiş.

Brütüs, Antik Roma’da İmparator Sezar’a senatörlerin düzenlediği suikastin planlayıcısıydı. Nazi Almanya’sı ordusunda albay olan Claus von Stauffenberg ise Adolf Hitler’e yönelik olarak yapılan suikast girişiminin mimarıydı.

Graham, Ruslara yönelik olarak “Bunu gerçekleştirerek ülkenize ve dünyaya büyük bir hizmet yapmış olursunuz” diyor.

Ayağı çıplak Taliban karşısında Afganistan’dan tabana kuvvet kaçan ABD’den bir senatörün Ukrayna sorununun mimarı olarak gördüğü Putin’den kurtulma formülü budur.

Rusya 2008’de Gürcistan’a, 2014’te Kırım’a ve devamında da Dombas’a müdahale ettiğinde ABD hiç de ciddi sayılacak bir tepki vermemişti. Bu durum Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini teşvik etmiştir.

            Dahası Ukrayna’yı AB’ye ve NATO’ya girmesi için teşvik edip, cesaretlendiren de ABD’dir. Sonuçta Rusya devasa gücüyle acımasız bir şekilde Ukrayna’yı ezerken uzaktan seyreden de ABD olmuştur. NATO ve Batı’nın Ukrayna’daki yıkım karşısında “3. Dünya savaşı ya da “nükleer Savaş çıkar” gerekçesiyle seyirci kalmasından alınması gereken dersler vardır.

Rusya’nın Ukrayna’daki yıkımı ile ABD ve Batı ülkelerinin tutumundan çıkarılacak ilk ders şudur:  Vatanını savunmak için muhtaç olunan kudreti vatandaşının damarlarındaki kanda değil NATO’da AB de arayanların vatanları savunmasız kalıyor. Ukrayna’nın geleceğini Ukraynalıların ülkeleri için ödeyeceği bedel belirleyecektir.

İttifaklar düşmanı caydırmak için vardır. Savaş söz konusu olduğunda uluslar öz güçleriyle düşmanlarının karşısında kalırlar. Güçlü olmak caydırır. Güçsüzlük ise düşman davet eder. Hiçbir saldırgan yenileceğini bildiği bir güçle savaşmaz.

            Ukrayna halkının mülteci durumuna düşmesinin ortaya çıkardığı Batı bilinçaltını da Batılı televizyon, gazetecilerin söylemlerinden anlamak mümkündür.

            BBC’nin canlı yayınına Kiev’den katılan yorumcu: “Mavi gözlü Avrupalıların ve sarı saçlı çocukların her gün Putin’in füzeleriyle öldürüldüğünü görüyorum. Bunlar müreffeh orta sınıf insanlar. Ortadoğu’da halen büyük bir savaş durumunda olan bölgelerden kaçmaya çalışan mülteciler değil..”

NBC muhabiri Kelly Cobiella: Açıkça söylemek gerekirse, “bunlar Suriye’den gelen mülteciler değil. Bunlar komşu Ukrayna’dan gelen mülteciler. Bunlar Hristiyanlar, beyazlar. Polonya’da yaşayan insanlara çok benziyorlar.

İngiltere’den yayın yapan The Daily Telegraph gazetesinde Daniel Hannan imzasıyla çıkan yazıda ise “Bize çok benziyorlar. Bu durumu çok şoke edici kılıyor. Ukrayna bir Avrupa ülkesi. Özgürce oy kullanıyor ve sansürsüz gazeteler okuyor. Savaş artık uzaktaki yoksul insanların başına gelen bir şey değil.”

Dahası Suriye’deki iç savaştan kaçan mültecileri Ege’de denize iten Yunanistan ile Suriyelilere yönelik “Mücevher yasası” çıkaran Danimarka’nın Ukraynalı mültecilere koşulsuz olarak kapılarını açtığı açıklandı.

Bu ırkçı görüş sahipleri vasat ve sıradan Batılılar değildir. Bunlar toplumlarını olan bitenden haberdar eden profesyonel televizyoncu ya da gazetecilerdir. Bu söylemler emperyalizmin, sömürgeciliğin, Nazizm’in, faşizmin ve ırkçılığın anavatanı olan Avrupa’da o günden bugüne ırkçılık konusunda da değişen fazla bir şey olmadığını batılı olunca mültecileri koşulsuz kabul eden hükümetler de göstermektedir.

Son olarak vatanında bombalanan Ukraynalıların hazin durumlarından Türkiye’deki birilerinin de alacağı dersler olmalıdır. Kendisi Türkiye’de ruhu başka yerlerde olan kesimin Ukrayna’da meydana gelenlerden alacağı dersler olmalıdır. Özellikle vatan, toprak, istiklal, egemenlik, Atatürk gibi kavramların ne anlama geldiğini öğrenmeleri için Samsun’da şahlanış anıtındaki atın kuyruğuna halat bağlayan mahlûklar Ukrayna’ya gönderilmelidir. Orada muhtemelen Rus tanklarının paletlerine takılarak sokaklarda sürünürken yaptıklarının ne anlama geldiğini de anlamış olurlar.

Devamını Oku