DOLAR 12,49380.73%
EURO 14,09970.38%
STERLIN 16,67350.61%
ALTIN 716,890,56
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7155235,93%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Eğitimde Kaybettiğimiz ‘DEĞER’

Eğitimde Kaybettiğimiz ‘DEĞER’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Zaman zaman gönül dostlarıyla sohbet ediyor, eğitimi masaya oturtarak, süreci irdeliyor, yarına dönük neler yapılmalı sorusuna cevaplar arıyoruz.

Yine böyle bir sohbette, o kadar çok sorun tartışıldı ki, bir ara, yakındığımız ve çözülmeli değimiz bu sorunları önceliklendirme diyagramına oturtalım dedim. Arkadaşlar, merakla nasıl yapalım dediler. En öncelikli gördüğümüz, diğer sorunların da çözümünde başlangıç olabilecek, daha önemli gördüğümüzü 1. sıraya koyarak, devam edelim demiştim.

Bu sıralamada uzun emek verilmişti. Ortak irdeleme sonunda da “DÜRÜSLÜK” kriterine öncelik vermiş,  uzlaşmıştık. Dürüstlük, doğruluk bir toplumun huzur ve bekasının ana ekseni olacağı üzerinde yorumlar yapılmıştı.

Doğru olmak deyince, bizim jenerasyonumuzun öğrenciliğimizde okuduğu “ANDIMIZ” gelmişti sohbetin odağına…

Türküm, doğruyum, çalışkanım.

  Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak,

Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

  Ülküm yükselmek, ileri gitmektir…”

 

Sebebinin pek de mana derinliğinde tartışılmadan kaldırıldığını düşündüğümüz “Andımız” sonrasında, değer eksenindeki kayıplarımızın da mana derinliğinde tartışılmadığını düşünüyoruz…

Oysa, “DOĞRU” olmak, imani noktada en temel hassasiyetimiz olması gerekmiyor mu? Hani Resulullah’ın (sav) “Hud Suresi” beni İhtiyarlattı dediği yönüyle…

Sahi Allah (c.c.) HUD Suresinde ne diyordu?   Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Hud Suresi/112) derken, “Doğru olmanın önemini, bizzat Resulullah’a (sav) emrederek ortaya koymuyor mu? Bu emir, bizi de kapsamıyor mu?

Peki “doğru” olmak bir değer ise, değerler eğitiminin de salt bilgi ile kazandırılamayacağı da literatürde geçen bir tespit ise… Sahi bir eğitimciler istikbalin teminatı olan çocuklarımızı “DOĞRU” olmalarını kazandırmak için bu değerin modeli miyiz?

Sorular sonsuz sıralanabilir… Amaç, soruları sıralamak yerine, ciddi bir öz değerlendirme yapmamız yönünde bir farkındalık oluşturmaktı…

Yıllar öncesinde okuduğum, hatırladığım kadarıyla Azeri bilim insanı Anooshirvan Miandji’nin aktarımı olan bir anekdotu hatırladım. Paylaşmanın anlamlı olacağını düşünüyorum.

 

Dürüstlüğe Dair

Ortaokul birdeydim. Mahalleden bir arkadaşım vardı, yukarıda okula giderken gelip kapımızı çalardı, beraber giderdik. O gün üşütmüştüm annem okula göndermedi. Arkadaşım her zamanki gibi geldi, kapıyı çaldı, annem kapıya gitti ve beni okula gelemeyeceğimi anlattı.

Arkadaşım, akşam okulda dönerken yine kapıyı çaldı, öğretmek sınav kâğıdını onunla göndermişti, evde doldurayım diye. Bende ertesi gün kâğıdı doldurdum okula gittiğimde öğretmenime teslim ettim.

Haftaya notları açıklarken öğretmen bana tam not verdiğini açıkladı. Bende bir yanlışlık olduğunu anladım, çünkü 5 sorudan sadece 3 üne cevap yazmıştım. Zil çaldı, ders bitti ve ben öğretmenin yanına yanaştı, parmağımı kaldırdım ve “ öğretmenim müsaide var mı, bir şey sorabilir miyim? ”dedim, “ buyur” dedi. “benim notum yanlış galiba çünkü ben iki soruyu boş bırakmıştım”, öğretmenim başımı okşadı ve cevap verdi “ yok, notun doğru, evde olmana rağmen soruları açıp kitaptan bakmamışsın, eksik notunu da dürüstlüğün tamamladı, bu yüzden tam not aldın. Hep böyle kal, aferin sana.”

Şimdi bende öğretmenim üniversitede ve öğrencilere soruyorum “sınav yaparken çıkarsam, kopya çekmeyeceğinize söz verebilir misin?” birbirlerine bakıp gülüyorlar, çünkü dürüstlüğün meziyet olduğunu biliyorlar.

Dürüst olmak hiçbir zaman kolay olmamıştır ancak gün geçtikçe zorlaştığı kesin.

Niye?

Çünkü sen dürüst olmadan adam olacağına inanmışsın, dürüst olmadan iş bulacağına, dürüst olmadan okul bitireceğine, dürüst olmadan evlenebileceğine ve dürüst olmadan yaşayabileceğine inanmışsın? Peki, bu inancı kim sana öğretmiş? “Dürüst olmadığında, bedel ödemeyen büyüklerin.

Kanun olmadığında yerini kanunsuzluk doldurur. Değerler onları taşıyan kişiler tarafından ortaya koyulmadıysa, birer emanet elbise gibi terk etme nameleri çalarlar. ..

Başkalarının adil olmasını beklemeden, adil olmayı denemeliyiz. Adalet ithal edilmez, adalet satın alınmaz, adalet bilinç ile inşa edilir. Hukukunu inşa etmeyen toplumları, adil olamaz.

Bunun ilk adımı evde başlar, “ anne babaya eve getirdiği paranın miktarını değil, kaynağını soracak.” anne şu kadar para getir dediğinde baba gider hırsızlık yapar, çalar, rüşvet yer, neyse bulur getirir.

Para her şeyi alır denilen yerde dürüstlük artık antikadır.

Dürüst olun, dürüst yaşayın ve yaşatın. (Anooshirvan Miandji)

 

Sahi bizde durum ne boyutta dersiniz…

 

Pek uzak olmayan bir süre önce gündemi meşgul eden aşağıdaki haberleri hatırlıyorum da….

 

* Tez yazım sektörü patladı… En fazla parayı tıp tezlerinden alıyorlar…

‘Akademik tez’ borsası: 7 bin 500 liraya tez 300 liraya ödev…

Akademik danışmanlık, bitirme projesi danışmanlığı, tez danışmanlığı… İsimleri farklı olsa da yaptıkları iş aynı: Parayla tez yazmak veya ödev ve proje hazırlamak… En pahalısı da TIP…

Yakın çevremizde tanık olduğumuz, dürüst olmayan söz, söylem ve eylem örneklendirmelerinizi duyar gibiyim…

 

Bu yanlışla nereye kadar…

Bu yanlışa dur demek çok mu zor?

Anooshirvan Miandji’nin anlattığı noktadan başlayabilir miyiz? Denemeye demez mi?

Esen kalın diyor, saygılar sunuyorum.

Çevrimiçi Kaynaklar:

  1. https://t24.com.tr/haber/akademik-tez-borsasi-7-bin-500-liraya-tez-300-liraya-odev,849442
  2. https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-tez-yazim-sektoru-patladien-fazla-parayi-tip-tezlerinden-aliyorlar-11-681-73271.html
Devamını Oku

Kültür Temelinde Milli Birlik ve Beraberlik…

Kültür Temelinde Milli Birlik ve Beraberlik…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kültür; bir toplumun tarihsel süreç içinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi özelliklerin bütünüdür.

Kültür, bir toplumun kimliğini oluşturur, onu diğer toplumlardan farklı kılar. Kültür, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır.

  • Birey davranışlarını yönlendirerek toplumsal düzeni sağlar.
  • Topluma kimlik kazandırır.
  • Toplumu diğer toplumlardan farklı kılar.
  • Toplumsal dayanışma ve birlik duygusu “Biz bilinci” verir.
  • Toplumsal kişiliğin oluşmasını “sosyalleşme” sağlar.

Toplum üyeleri arasındaki dayanışma, kültür ortaklığına bağlıdır. Bu nedenle de kültürün toplumun ve toplumsal düzenin bekası için korunması gerekmektedir. Kültürel değişme hemen hemen her toplumda çeşitli şekillerde insanların, toplumların etkileşmesi sonucu meydana gelmektedir. Fakat kültürel değişmenin iki yönünü ele almak gerekir. Bunlardan birincisi kültürel gelişmedir ki bu toplumsal yapı için faydalı bir süreç olmakla birlikte diğeri kültürel yozlaşmadır ki buda toplumsal yapıyı olumsuz yönde etkilemekte, toplumu bir çöküşe götürmektedir. (ŞAHİN,2011:244)

Toplumda; sahip olunan dilin, dinin, ahlaki değerlerin, örf ve adetlerin yozlaşmaya uğraması, Kültürel Değerlerin yozlaşmaya uğraması demektir. Kültür ve içinde barındırdığı unsurlar bir toplumu ayakta tutan değerler ise bu değerlerin yozlaşmaya uğraması ve giderek yok olması, toplumsal düzenin yozlaşması, toplumun yok olması anlamına gelmektedir. Tarihin her devrinde bu tür yok olma örnekleri karşımıza çıkmakta ve yine tarihin her devrinde kendi öz kültürlerini koruyan toplulukların bazı medeniyetlerin hâkimiyetlerine girseler de yüz yıllar sonra bile tekrar bağımsızlıklarını kazandıkları görülmektedir. (ŞAHİN, 2011:245).

 Kültür temelinde bakıldığında;

Kültür mirası, insanlığın ortak mirasıdır. Her millet hatta her uygarlık dil, kültür, tarih mirasıyla dünyada yerini alır. Bireylerin kökleşmesi ve toplumsallaşması, bu mirasın içinde gerçekleşir. Kültür mirasları geçmişin tanıklarıdır, bu yönleriyle geleceğin şekillenmesinde etkendir. Halk kültürü ürünleri halk arasında mayalandığı için, halkın kültür yapısını ve dokusunu ortaya koyar. Halk kültürü toplumsal yaşamda birlikteliği pekiştirici, dayanışmayı arttırıcı özelliklerini sürdürerek bir işlev üslenir, halkın kendi kültürüyle yabancılaşmasını önler. (Günay.1999:24:).

Mehmet Eröz, bireyin kişiliğini kazanmasında, halkın milli şahsiyetini kazanarak millet haline gelmesinde kültürün rolü büyük,Diliyle, diniyle, sanatıyla, yazılı ve sözlü edebiyatıyla, gelenek ve görenekleriyle kültür, binlerce yılın oluşturduğu tarihi ve içtimai bir bütündür” der. (Eröz, 1997: 46).

Dünyada yaşanan dünyanın küçük bir köy haline gelmesi “Küreselleşme” süreci; gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerin sadece siyasal yapılarını etkilememekte, aynı zamanda kültürel yapılarını da tahrip etmektedir. Kültür temelinde yaşanan bozulma, bu yapıda yaşanan tahribat, “kültür temelinde yozlaşma” ile başlar. Yozlaşma arttıkça, sahip olunan kültür kendine has olan özelliklerini kaybetmekte ve savunmasız bir duruma düşmektedir. Bu sürecin ileriki boyutu kültür temelinde yaşan çözülme, yabancılaşma ve var olan kültürün hakim özelliklerinin tamamen yok olması olacaktır. Toplumların kültür temelinde yer alan değerlerini kaybetmesi, kültürün hakim özelliklerinin tamamen yok olması, toplumun da kaybolması demektir.

Bugün yaşadığımız sosyal çözülmenin arkasında yatan gerçek de eğitim sürecinde (örgün ve yaygın eğitim) okul öncesinden, ilk-orta-lise ve yükseköğrenim  ile hayat boyu eğitim faaliyetlerimiz yanı sıra toplumsal eğitimde etkililiği tartışılma olan medyanın ortak hedefe dönük etkili kullanılamayışı veya medyaya egemen olan küresel güçlerin/aktörlerin daha etkili olan faaliyetleri karşısında etkisizleşen eğitim sürecimizin açmazlarıdır.

Yaşadığımız kültür temelindeki yozlaşma, şehrin ötesinde varoşlardaki, köylerimizdeki evlerimizin  damlarımızda, çatılarımızda yer alan uydu çanakları tesiri altında görülmeyen bir elin etkili yönlendirmesi hız kazanırken, yaşadığımız sosyal çözülme, toplumsal çatışmayı derinleştirmekte…  

Yaşanan ağır sosyal çözülmeye ve toplumsal çatışmaya son verilmesi, milletin bağımsızlığı, devletin bekası açısından son derece önemlidir.

Söylemde kalan, “Milli Birlik Beraberlik” ifadelerinin sloganlaşmasının yetmediği,  yarın için de yetmeyeceği unutulmamalıdır…

 Cumhurbaşkanımızın bir konuşmasında; “Eğitim, okuyan, araştıran, geleceğe dair hedefleri ve iddiaları olan bir nesle sahip olmanın yegane yoludur. Ülkemizi muasır medeniyetler seviyesinin üstüne taşıyacak, 2023 hedefleri ile 2053 ve 2071 vizyonuyla buluşturacak olan temel unsur da yine eğitimdir.” Tespitleri vizyonumuz olmalı derken,

23 Ekim 2018 tarihinde 2023 Vizyon sürecimiz ile ilgili konuşmasında; “Çocuklarımızı, zihinlerini bilgiyle doldurarak, diploma sahibi yapmanın peşinde koşarken, onların gönül dünyalarını doyurmayı ihmal ettik…” dediği ve böyle olduğu için diplomaların hep yetersiz kaldığını vurguladığı değerlendirmelerinde; “Çocuklarımızı iyi bir talimle hayata hazırlamak için imkanlarımızı seferber ederken, onların terbiyesini eksik bırakmakla ne büyük hata yaptığımızı attığımız her adımda daha iyi anlıyoruz.” Cümleleri süreçteki eksikliklerimizi, büyük bir samimiyetle ifade etmişti. 

Tartışmasız kabul edilen “2023, 2053 ve 2071 Hedeflerimizi”, vizyonumuz olarak, içtenlikli kabul etmek yetmez… Bu süreçte handikaplarımızı, bilerek veya bilmeyerek yaptığımız hatalarımızı da kabullenerek, yarına dönük olası sorunlara karşı çözüm ekseninde bakarak, ciddi bir öz değerlendirme ile başlamanın anlamlı olacağını düşünüyoruz…

 Salgın şartlarının kısmi veya tam kapanmayı gerektirecek olumsuzluklar dahilinde yaşanan, uzaktan eğitim sürecindeki kontrolsüzlüğün;

 Ekran/dijital bağımlılığı tetiklemesi,

 Çocukların teknolojik cihazları uygun olmayan süre, sıklık ve farklı duruş pozisyonlarında kullanmalarının, çocukların fiziki gelişimleri açısından ; (kas-iskelet sistemlerinde, göz sağlığı ile ilgili sorunlar gibi doğabilecek problemler), fiziksel hareketsizlik, obezite ve uyku kalitesinde yetersizlik gibi sağlık riskleri yanında asıl büyük tahribatın eğitim sürecinde değerlerin aktarımızda/ kazandırılmasında yaşandığıdır..,

Değer eksenli hedef ve kazanımların kazandırılması yönünde, yüz yüze eğitimde yaşanan hataların, uzaktan eğitim sürecinde daha ağır probleme dönüştüğünün de gözden kaçırıldığını düşünüyoruz.

Değerler eğitiminde; “Değerlerin Modellenerek Öğrenilebileceği” gerçeğinin, uzaktan eğitim sürecindeki kontrolsüzlük ve yetersizlikler nedeniyle, önceliklerimiz içerisinde yer almadığı gibi, bu eğitimin nasıl sağlanabileceği yönünde akademik araştırma ve bu yönde eğitim iş gören eğitimlerinin de ihmal edildiği bir başka handikabımız olduğunu düşünüyoruz.

Günay’ın (1999) vurguladığı üzere; Halk kültürü, toplumsal yaşamda birlikteliği pekiştirici, dayanışmayı arttırıcı özelliklerini sürdürerek bir işlev üslenir, halkın kendi kültürüyle yabancılaşmasını önleyici olduğu göz önünde bulundurularak, bu alana dönük çalışmalar önemsenmelidir.

 Muhammed İkbal’ın da söylediği gibi; “Harekette birlik olmazsa, fikirdeki birlik faydasızdır.” Bu açıdan, örgün ve yaygın eğitim kurumlarının yanı sıra toplumsal eğitim açısından tesiri tartışılmaz olan yerel ve ulusal ölçekte yayın yapan medyanın sosyal sorumluluk içerisinde ortak milli ve manevi hedeflere yönelik faaliyetlerinde programların sarmallık ilkesi göz önünde bulundurularak daha duyarlı ve olası hatalardan arındırılmış olması sağlanmalıdır.

Bu faaliyetlerin verimliliği için; Milli Eğitim Bakanlığına bağlı  faaliyet gösteren devlet ve özel okullar başta olmak üzere, çocuklarımızın eğitimi yanı sıra, hayat boyu eğitim ekseninde, toplumun her katmanına hitaben, resmi, özel kurum ve kuruluşlar yanı sıra STK başlığı altında yer alan her tür sivi toplum kuruluşları başkanlarının, temsilcilerinin, toplum kanaat önderlerinin, milli ve manevi değerler odağında birlik ve beraberliği sağlanarak, kültürel zenginliğimizin tabii değişim sürecindeki doğal tekamülü dışında yaşanan her tür yozlaşmalara karşı toplumsal refleksin yerleşmesine katkı sağlamalıdır.  

Toplumsal yapımızın, yaşanan kültürel yozlaşmalara karşı mukavemet edebilme yeterliğine kavuşması yönünde faal olmalarını temin, tesis ve devamının sağlanması önemlidir. Bunun gerçekleştirilmesi yönünde stratejik çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

 

——————

  1. Günay (Umay), 1999,”Osmanlı İmparatorluğu ve Türk Halk Kültürü” Osmanlı Kültür ve Sanat C.9 Yeni Türkive Yayınlan, Ankara
  2. Kamil ŞAHİN (2011), Kültürel Yozlaşmaya Neden Olan Bir Unsur Olarak Televizyon (http://sbe.kku.edu.tr/edergi/dergi_ocak2011/kamil%20sahin.pdf)
  3. Eröz, Mehmet. (1997). Türk Kültürü Araştırmaları, İstanbul: Kutluğ Yayınları.
Devamını Oku

Eğitimde Temel Hedef ‘Mutluluk’

Eğitimde Temel Hedef ‘Mutluluk’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gönül dostu, birkaç eğitim yöneticisi ile eğitimi konuştuk. Sohbet derinleştikçe, “Eğitimde temel hedef ne?” sorusu sohbetimizin ana eksenine oturuverdi. Uzlaştığımız temel hedefin “İyi İnsan” olduğuna dikkat çekerken, mutlu değilse bir insanın, “İyi” olmasının da tartışılacağı yöne vurgu yapılırken, eğitimde temel hedefimizin “MUTLULUK” olduğu hususuna işaret edildi. Uzlaşılan bir hedef oluşu da dikkat çekti…

İstikbalin teminatı olan çocuklarımızı/gençlerimizi, tarafımızca verilen eğitim/öğretim sürecinde onları mutlu kılabiliyor muyuz? Dedim… Bu soruya verilen cevaplarımız çok net olmadı…

Peki, bu süreçte, neslin inşa mesuliyetini müdrik olan, biz eğitimciler “Mutlu muyuz” dedim? Bu soruma da çok net cevaplar alamadım… Siz değerli okurlarımız ne düşünür bilemiyorum.

Mutluluk, insanın iç dünyasında olan bir şeydir. Ona sahip olanlar, veya bizim öyle düşündüklerimiz, her şeyin en iyisine sahip olanların olmadıklarını düşünüyorum… Sanırım, gerçekten “Mutlu Olanlar”, sahip olduğu şeylerle mutlu olmasını bilenlerdir.

Mutlu olmak; bardağın dolu tarafını fark edebilmek, her şeyin iyi tarafına bakabilmeyi başarmakla başlıyor sanırım. Bu yeterliklere sahip olmayanlarca, istikbalin teminatı gördüklerimize salt okur gibi anlatmakla başarılabilir mi? Hayır dediğinizi duyar gibiyim.

Önce biz bu yeterliğe, gönül huzuruna, kendimizle/çevremizle barışıklığa sahip olmalıyız… Daha sonra, bu yeterliğimizi, kendimizle/çevremizle barışık yaşama anlayışımızı, yaşamımızın ana eksenine oturtmak suretiyle, hedef kitlemize doğru model olarak, devam etmek gerekiyor sanırım.

Ne karşılaştığımız durumlar ne de insanlar bizi mutlu edebilir. Gözden kaçırmamamız gereken temel kriter, Mutluluğun tamamen bize/size bağlı oluşudur. Unutmayalım ki, “Mutluluk” bizimle/sizinle başlar, düşüncelerimizle, bakış açımızla ve eylemlerimizle anlam kazanır, devamlılık gösterir…

Peki, “Mutluluğa” hazır mıyız?

Bu soruya samimi olarak cevap vermek için, ciddi bir öz değerlendirme yaparak başlayabiliriz…

Ünlü bir deyiş vardır: Hiç kimse sizin acınızı alamaz, bu yüzden hiç kimsenin sizden mutluluğunuzu almasına izin vermeyin. Mutluluğunuzu nesnelere, olaylara ve kişilere bağlamayın. Hayatınızın ve mutluluğunuzun sahibi olun!

Her ülkenin binlerce atasözü var, özdeyişi var. Bunlar birikimlerin hap halinde ifade edilmiş şeklidir.

Ünlülerin, toplumları etkileyen kişilerin özdeyişleri var. Çoğu zaman yazarlar, anlatmak istedikleri konuya giriş yaparken “ufuk açma” niyetine alıntılar yaparlar.

Philip E. Humbert adlı bir psikiyatri profesörü, “İnsanlara mutlu yaşamın anahtarını 10 kuralda toplayacak olsam, hangi deyişleri seçerdim” diye kapsamlı bir çalışma sonrası bir liste çıkartmış.

1. Kendini tanı.(Sokrat)

Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor.

2. Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol . (Mevlâna)

Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta bir şeyleri korumak için ayakta kalmazsan her şey seni düşürür.

3. En yukarda aşk var . (Aziz Paul)

Sesi müziğe dönüştüren aşktır. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, ihtimam eksikse hayatın kuru bir daldan farkı kalmaz.

4. Dünyayı hayal gücü döndürür . (Albert Einstein)

Yaptığımız her şey hayal kurarak başlar. Hayat -herkes için- hayalleri gerçekleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en güzeli peşinde gitmektir. Bobby Kennedy’nin sözü gibi: Diğerleri dünyaya bakıyor ve “Neden” diye soruyor. Ben bambaşka bir dünya düşünüyor ve “Neden olmasın” diye soruyorum

5. Fazla güzellik göz çıkarmaz . (Mae West)

Güzel hayat doya doya yaşanır. Mutluluk paylaşılır, hayatı sevme hissi coşkuyla beraber gelir. Ruhun müziğinde “Haydi bastır, göster kendini” temposu vardır. Kibir değil, çoşku!

6. Fırsatlar yakalandıkça çoğalır . (Sun Tzu)

Başarı cesaret ister, başlangıçtaki cesaret sonradan inanca dönüşür. İnanç insanlığa daha iyi hizmet arzusuna dönüştüğünde fırsatlar yelpazesi yukarı bir seviyede tekrar açılır.

7.Ya yap ya yapma. Denemek yok! (Yoda – Yıldız Savaşları)

Hayat seri hareket, karar ve kararlılık gerektirir. Tereddütte kalanlar geride kalır. Hayatın üstüne gitmezseniz hayat sizin üstünüze gelir.

8.Mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil, alınacak bir şey kalmadığında oluşur. (Antoine de St.Exupery)

Hayatınızı basitleştirin. Basite indirge, indirge, bir kere daha indirge… O zaman ne kalıyor, ona bak. İstekler listenizi kısa tutun. Kısa tutun ki fokus edebilesiniz. Güneş ışığına büyüteç tutmak gibi, odaklamazsanız hayatı yakamazsınız.

9. Kabiliyet yoksa sanatçı olmaz, ama çalışılmadıkça kabiliyet hiç bir işe yaramaz. (Emile Zola)

Ancak akıllı, bilinçli ve odağı şaşmayan çabalar sonrası olası potansiyelin yapabilecekleri gerçekleşir. Elması yontmadıkça elinizde sadece bir taş parçası vardır.

10.Hayatı yaşamanın iki yolu var. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak… Diğeri her şey mucizeymiş gibi yaşamak. (Albert Einstein)

Şükretmeyi unutmamak gerek!

Devamını Oku

Eğitimde Neyi, Niçin Telafi Etmeliyiz?

Eğitimde Neyi, Niçin Telafi Etmeliyiz?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Küresel çapta sosyal-siyasal ve ekonomik bir krize neden olan, COVID-19 salgını, 2020 Mart ayında başlayan, toplumun her kesimi ve her sektöründe alınan tedbirler ışığında; gün oldu, kısmi, gün oldu tam kapanma, gün oldu kontrollü açılma evrelerini yaşamış, aşı sürecinde alınan mesafeyle beraber, temmuz ayıyla tam açılma sürecine girmiştik…

09/12/2020 tarihinde yayınlanan, “Salgın Sürecinde Eğitimimiz(!)” başlıklı yazımızda; sürece dönük değerlendirmemizde, ekonomik etkilenmişlikten daha derin etkilenmeyi “eğitimde” yaşadığımıza dikkat çekmiş, eğitimde yaşadığımız bu etkilenmenin derinliğini ve tesirini henüz tam fark edemediğimizi, ilerleyen yıllarda daha derin etkilerinin izleneceğini düşünüyoruz demiştik…

Tam açılma süreciyle kısmen rahatlarken, ekonomik etkilenmişlikleri azaltmanın gayret ve beklentilerimiz her şeyin ötesine geçti…

Oysa ekonomiden daha derin etkilendiğimiz “EĞİTİM”, gündemimizin öncelikleri içerinde yer almıyor gibi…

Eğitim, istikbalin insan sermayesine yapılan yatırımdır.

Tunç’un 1998 de yaptığı çalışmada belirttiği üzere; İnsanın üretim sürecindeki rolü, aynı üretim üzerinde fiziki sermayenin etkisi gibi, insana sermaye niteliği kazandırmaktadır. Emek, girişimci ve teknik bilgi faktörlerinin sahibi olarak insanın nitelikli veya niteliksiz olarak her iki şekilde de ekonomik sürece katkısı, insanı ekonomide sermaye unsuru olarak, belki de en önemli değişken olarak ortaya çıkarmaktadır.

Kalkınmada insan sermayesini ön plana çıkaran; ilkel tekniklerden modern tekniklere geçilmesi, teknik ve bilimsel bilginin önem kazanması, ayrıca mal ve hizmetlerin üretimi, yöneticilik, pazarlama ve diğer alanlarda fiziksel ve düşünsel olarak insanın üretim sürecinden bağımsız düşünülememesi, nitelikli insan faktörüne ihtiyacı artırmıştır.

İleri ekonomilere baktığımızda, iyi eğitilmiş insan gücü, bu ülkelerdeki kalkınma ve ekonomik büyüme süreçlerinde en önemli pay sahibidir. İnsan kaynağına yatırım yapan ve bu kaynağı verimli kullanan ülkeler, daha hızlı kalkınırlar. Eğitimli insan, verimlilik ve üretkenlik açısından en önemli sermaye kabul edilmektedir.

Nitelikli işgücünün çok değerli bir kaynak haline gelmesine bağlı olarak, beşerî sermayenin niteliğinde belirleyici olan eğitime verilen önem hızla arttı. Çünkü beşerî sermayeyi oluşturan bireylerin bilgi birikimi, doğuştan gelmeyip, alınan kaliteli eğitimle oluşuyor.

İnsana yapılan yatırım ekonomik çıktıların yanında önemli sosyal faydalar sağladığı da tartışılmaz bir gerçek değil mi?

Tartışılmaz bu gerçeklere dayalı;

Salgının başladığı Mart 2020’den bu yana okulların en uzun süre kapalı kaldığı OECD ülkelerinden biri olduğumuzu,

Okulların kapalı kaldığı süre uzadıkça öğrencilerin bilişsel, sosyal ve duygusal kayıplarımız sistemin telafi süreçlerini yönetme kapasitesini giderek aştığını göz ardı etmeden değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz.

Bir önceki yazımızda; Öğretimin Kesintiye Uğraması Sebebiyle, “Uzaktan Eğitim” verilse de “Oluşan Öğrenme Kayıplarına” dönük akademik mantık dahilinde ciddi araştırmalar yapılması gerektiğini ifade etmiştik.

Türk Eğitim Derneğince “Türkiye’nin Telafi Eğitimi Yol Haritası” başlıklı çalışmasında detaylı yer alan boyutlarıyla; öğrenme kayıpları beşerî sermaye kayıplarına yol açmaktadır. Öğrenme kayıpları, salt bireyle sınırlı kalmayıp, toplumsal yapıya, ekonomik yapıya olan tesiri ile yarına dönük toplumsal yapının bütününe olan yansımalarıyla insanların yaşam boyunca eğitim, öğrenme ve tecrübe ile kazandıkları bilgi, beceri ve üretken kapasitelerini ifade eden beşerî sermayelerinde kayıplara yol açmasıdır.

Küresel salgınının en fazla etkilediği iki alan olan sağlık ve eğitim, beşerî sermayenin iki temel bileşenidir.

İnsanların hayatlarına mal olan ve hem fiziksel hem ruhsal sağlıklarına doğrudan etkisi olan bu küresel salgın; aynı zamanda okulların kapanması, karantinalar ve kısıtlamalar sebebiyle başta küçük çocuklar olmak üzere, öğrencilerin sosyal ve duygusal gelişimlerini ve bilişsel öğrenme süreçlerini de olumsuz etkiledi.

Bu süreçte oluşan öğrenme ve beceri kayıpları; bilişsel, sosyal ve duygusal beceriler açısından birbiriyle ilişkili ve çok boyutlu etkilerle beşerî sermaye kayıplarına yol açmıştır.

COVID-19 sürecinde özellikle küçük yaştaki çocuklar, hanelerde yaşanan gelir kayıpları nedeniyle beslenme, bakım gibi temel ihtiyaçlarının karşılanamaması riskiyle karşı karşıya kalmakta ve bu süreçte çocuk ölümlerindeki artış, gelişme/büyüme geriliği yarının çözüm bekleyen açık alanlarımızdır.

Salgın sürecinde okulların kapanması ve okul terkleri nedeniyle oluşan öğrenme ve beceri kayıplarıöğrencilerin aldığı eğitimin süresinde ve kazandırdığı beceriler bakımından eğitimin niteliğinde kayıplar olması anlamına gelir.

Eğitimin niceliği ve niteliğindeki kayıplar ise gelecekte daha düşük bireysel gelirlerle ve daha düşük istihdam oranlarıyla ilişkilendirilmektedir.

COVID-19 sürecinde eğitimin niceliği ve niteliğindeki kayıpların gelecekte istihdam ve bireysel gelirlerde kayıplara neden olacağı öngörülmektedir. Örneğin bir çalışmada, ilave bir yıllık eğitimin gelecekte ortalama %10 daha yüksek bireysel gelirle ilişkili olduğu kabul edildiğinde, ABD’de okulların dört ay kapalı kalması sonucu her bir öğrencinin gelecekteki çalışma hayatında her yıl 1.337 $ daha az gelir elde edeceği tahmin edilmektedir.

İngiltere için yapılan bir çalışmada; işgücü anketlerindeki veriler kullanılarak zorunlu eğitimden sonra ilave bir yıllık eğitimin istihdamda olma olasılığı ve yıllık bireysel gelirlerle ne ölçüde ilişkili olduğu hesaplanması çalışmasında;

Eğitimin yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik duruma göre farklılaşan etkilerini ele alan çalışmanın verilerinden yola çıkan çalışmada, okulların 71 gün (bir okul yılının %37’si) kadar kapalı kalmasının yol açacağı istihdam kayıplarına uyarlanmış gelir kayıplarının daha düşük sosyoekonomik grupta yer alan öğrencilerde daha yüksek olacağı ve bu öğrencilerin yıllık brüt gelirlerindeki kayıpların 14.600£ ile 22.500£ arasında değişen miktarlara ulaşabileceği tahmin edilmektedir.

Dünya genelinde ilave bir yıllık temel eğitimin gelecekte % 8 daha yüksek bireysel gelirle ilişkili olduğu kabulünden yola çıkan başka bir çalışma okulların kapalı kaldığı süre uzadıkça okul terklerinin ve öğrenme kayıplarının artma eğilimine ve öğrencilerin bu süreçte temel becerilerindeki kayıplara işaret etmektedir. Bireysel kayıplar aynı zamanda, toplumsal kayıplarında bir başka boyutu olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye’de COVID-19 sürecinde eğitim öğretimdeki kesintiler ve okul terkleri nedeniyle öğrenme ve beceri kayıplarıyla ilgili akademik ciddiyet dahilinde bir araştırma olmadığını düşünüyoruz.

Türk Eğitim Derneğince “Türkiye’nin Telafi Eğitimi Yol Haritası” başlıklı çalışmasında detaylı yer alan çalışmalarında diğer ilkeler bazında yapılan diğer çalışmalardan hareketle basit çıkarımlar yapılabilir diyerek;

Türkiye’de ilave bir yıllık eğitimin işgücü piyasasında elde edilen bireysel gelirle ilişkisini araştıran yakın zamanlı bir çalışma Hane Halkı İşgücü Anketleri verilerinden yola çıkarak Türkiye’de ilave bir yıllık eğitimin ortalama %8,8 daha yüksek bireysel gelirle ilişkili olduğu sonucuna ulaşıldığını, (Patrinos, Psacharopoulos ve Tansel, 2019).

Türkiye’de eğitimde bir yıllık bir kesintinin gelecekte ortalama %8,8 daha düşük bireysel gelirle ilişkili olacağı gibi kabaca bir tahmin yapılabileceğiniöğrenme kayıplarının, gelecekte daha düşük GSYH ve daha düşük büyüme oranlarına yol açtığını,

Eğitim ve öğrenmeyle kazanılan beceriler yalnızca beşerî sermaye ile değil aynı zamanda ülkelerin ulusal gelirleriyle ve uzun dönemli büyüme oranlarıyla da ilişkili olduğunu,

Öğrenmeyle kazanılan bilişsel becerilerin yüksekliği (örneğin yüksek PISA performansları) ile ülkelerin daha yüksek ekonomik performansa sahip olması arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdiğini vurgular...

Öğrenme ve beceri kayıpları, beşerî sermaye oluşumu ve birikimi kanalıyla da ekonomilerin büyüme oranları üzerinde önemli etkileri olduğu tartışılmaz bir gerçek değil mi?

COVID-19 sürecinde oluşan öğrenme ve beceri kayıplarının iktisadi büyüme üzerindeki olası olumsuz etkileri, telafinin nasıl olması gerektiği yönüylesadece MEB ile de sınırlı kalınmayan bir mantık dâhilindeçok boyutlu olarak, (Sosyoloji-Sağlık-Ekonomi vb.) ciddi bir araştırma yapılarak alternatif çözüm seçenekleri ile ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.

 

 

—————————-

  1. Tunç, M. (1998). “Kalkınmada İnsan Sermayesi: İç Getiri Oranı Yaklaşımı Ve Türkiye Uygulaması”, E.Ü.İ.İ.B.F. Dergisi Cilt:13, Sayı: I s.83-106
Devamını Oku

Engelli Kardeşlerimizi Anlamaya Mecburuz…

Engelli Kardeşlerimizi Anlamaya Mecburuz…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Engelliler ile ilgili mevzuat da “ENGELLİ“; “Doğuştan veya sonradan, herhangi bir hastalık veya kaza sonucu, bedensel, zihinsel, ruhsal, sosyal, duyusal ve duygusal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılamada güçlükleri olan bireydir.” diye tanımlanır.

İster sağlıklı, ister engelli olsun; insan, Allah’ın (c.c.) yeryüzünde yarattığı  en kıymetli ve en değerli varlıktır.

Allah (c.c.);

Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık” (Tin, 95/4),

Allah size şekil verdi ve şeklinizi en güzel yaptı” (Teğâbün, 64/3) ve

Sonra insanı şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrâk organları yarattı” (Secde, 32/9) anlamındaki ayetlerinde, insanları en güzel ve en mükemmel biçimde yarattığını ifade eder…

Kâinatın yaratılışındaki yaratılan her şeyi onun hizmetine sunan ve yaratılanların en şereflisi olan insanın, Allah (C.C.) katındaki değeri, onun katındaki üstünlüğü; rengi, ırkı, fiziki yapısı, cinsiyeti, gücü, kuvveti, boyu, posu ile değil, imanı, güzel ahlakı, takvasındaki derecesiyledir. Allah (C.C.) insanları takvalarına göre değerlendirirken, onların sağlam veya engelli oluşlarına bakmamaktadır.

Hz. Peygamberin (sav) ; “Allah sizin suretlerinize ve servetlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize (îman veya inkâr halinize) ve amellerinize bakarhadisi de buna işaret eder…

Yüce dinimiz; sosyal ilişkilere büyük önem veren,  sağlıklı ve engelli diye bir ayırım yapmayıp,  yardıma, ilgiye ve bakıma muhtaç insanlarla daha çok ilgilenmeyi teşvik ederken, Hz. Peygamberimiz (sav) görme engellilere karşı kötü davrananları, mesela, onların yoluna engel olanları kınadığı bize örnek olmalıdır…

Hz. Muhammed  (sav) bırakın herhangi bir engellinin engeliyle tahkir edilmesini veya sakatlığıyla hitap edilmesini, engelsiz kimselerin dahi boyu veya rengi sebebiyle ayıplanmasına sessiz kalmadığını, aksine bu tür tavırlara sert bir şekilde karşı çıktığı sünnetinin unutulmaması gerekir…

Sosyal hayatın ve yaşanan fiziksel çevrenin engelli kardeşlerimize hizmet odaklı düzenlenmemesi, engelli kardeşlerimizin, evlatlarımızın, yaratılışlarında kendilerine bahşedilen potansiyellerini yeterince kullanamamalarına, gündelik hayatlarında çeşitli sorunlarla karşılaşmalarına neden olurken, yaşadıkları topluma sağlayabilecekleri katma değerden de yoksun bırakılmaktadırlar

Engelli kardeşlerimizin hayattan kopmaması için yaşadığımız toplumda hepimizin üzerine düşen vazifeler vardır. Unutmamalıyız ki her an her birimiz bir anda engelli olabiliriz.

Bu nedenle engelli vatandaşlarımızı sadece bir gün, bu hafta değil yıl boyunca hatırlayarak onlara destek olmalıyız. Onlara nasıl yardımcı ve destek olabileceğimiz konularında onların da fikirlerini alarak, kurum ve kuruluşların ortak hedef doğrultusunda senkronize çalışmaları gereğine dikkat çekerken, bu yönde çalışan hizmet ehli olan ve gücünün ötesinde gayret gösteren güzel insanlara, değerli yöneticilerimize en kalbi şükranlarımızı arz eder, bize insan olduğumuzu hatırlatan, hatalarımıza rağmen bizleri yargılamadan, bizleri aşağılamadan seven ve hatalarımızı anladıkları  nedeniyle bizleri hoş gören engelli büyüklerimizi, kardeşlerimizi evlatlarımızı gönül dolusu muhabbetle selamlıyor, saygılar sunuyorum.

Devamını Oku