DOLAR 12,41800.01%
EURO 14,0056-0.39%
STERLIN 16,5623-0.15%
ALTIN 713,320,06
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7103065,50%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

İlim ve Teknolojinin Tılsımı

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Bilim ve teknoloji çok önemlidir. Önemli konular sıraya konulsa  kesin birinci sıraya geçer. Bu tezi inkar edecek aklı başında bir insan düşünemiyorum. Ancak, bir konuyu bilmekle idrak etmek her zaman aynı şey olmuyor. Bazı insanlar işittikleri bir kısım bilgilerin doğruluğunu tasdik etseler de tam olarak idrak edemeyebiliyorlar. Tam olarak idrak etmek için o konuyu tüm yönleriyle incelemek, ölçüp tartmak ve sonunda içselleştirmek gerekiyor.

Bilim ve teknololoji de tam olarak idrak edilebilmesi için her yönüyle incelenmesi, ölçülüp tartılması ve içselleştirilmesi gereken bir konu. Bir konunun örnekler üzerinde tüm yönleriyle incelenip, ölçülüp tartılması, içselleştirilmesini yani idrak edilmesini oldukça kolaylaştırıyor. İşte, bu yazıda bilim ve teknolojinin önemini bilim ve teknolojinin yarattığı bir örnekten yararlanarak açıklamak istiyorum. Kullanacağım örnek İsrail Devleti.
İsrail Devleti, 1948 yılında kurulmuş olup henüz 69 yaşında genç bir devlettir. İsrail, genç bir devlet olmasına rağmen tarım, hayvancılık, sanayi, savunma, nükleer teknolojide ve ticarette müthiş ilerlemeler kaydetmiş. İsrail hakkında daha iyi fikir sahibi olabilmek için bazı sayılar vereceğim. Şöyle:
 

Nüfus: 8,4 milyon,
Yıllık Gayri Safi Milli Gelir: 305,2 milyar dolar,
Kişi başına düşen milli gelir: (Yaklaşık) 35.000 dolar
Yıllık askeri harcama tutarı: 16,5 milyar dolar
Yıllık ihracat: 63,9 milyar dolar
Enflasyon oranı: % 0,7
İşsizlik oranı: % 5,3
Yukarıda verdiğim sayılar ülkesinin büyük kısmı çöl olan 69 yıllık küçük bir devlet için mucize niteliğinde. İsrail, gerçekten kurulduktan sonra çok kısa bir süre içinde tarımda büyük bir devrim gerçekleştirmiş. Ülkede su kaynakları kıt olduğu için deniz suyu damıtılarak tarımda kullanılmış ve üretimde müthiş ilerlemeler kaydedilmiş. Tarımda devrim sayılan damlama sulama İsraillilerin ilk olarak uyguladıkları bir sulama yöntemi.

İsrail, tohumculukta çok ileri gitmiş bir ülke. Birçok ülke gibi maalesef biz de İsrail’den tohum almakta, bunun karşılığında milyonlarca dolar ödemekteyiz.

İsrail, savunma sanayinde çok ileri gitmiş bir ülke. Artık, savaş uçağı ve tank başta olmak üzere savaş araç ve gereçlerini kendisi üretiyor. Üretim fazlasını ise ihraç ediyor.

İsrail nükleer teknolojide çok ileri gitmiş. Ülkede nükleer santraller var, ama gizleniyor.  Her ne kadar İsrail’li yetkililer inkar etseler de bu ülkede en az 200 tane atom bombası olduğu biliniyor. Bir ülke, nükleer santrale sahip olmadan atom bombası yapamaz. 200 tane atom bombasına sahip olması İsrail’de en az birkaç tane nükleer santralin olduğunun en açık delili.

İsrail hakkında daha pek çok bilgi verebiliriz. Ancak, verdiğimiz bilgiler dahi 8,5 milyonluk küçük bir ülkenin 69 yılda mucize denilebilecek ilerlemeler kaydettiğini göstermeye yeterli. Peki, acaba İsrail, 69 yıl gibi kısa sürede mucize sayılan bu gelişme ve ilerlemeleri nasıl sağladı? Bu sorunun cevabı tek: Bilim ve teknoloji sayesinde.

Yahudiler, İsrail Devleti kurulmadan önce de dünyanın her yerinde bilim ve teknolojiye çok büyük önem vermekteydiler. Gelişmiş dünya ülkelerinde önde gelen bilim adamlarının önemli bir kısmı Yahudi kökenlidir. Halen ABD’deki üniversitelerdeki akademisyenlerin yaklaşık % 40’ı Yahudi’dir. İsrail Devleti kurulunca eğitime ve bilime çok büyük önem verdiler. Halen İsrail’de üniversite öğrencilerinin % 30-35’i tıp, mühendislik ve temel bilimler alanlarında öğrenim görmektedirler. Gene, yüksek lisans ve doktora eğitimi alanların % 30-35’i mühendislik, uygulamalı matematik, tıp ve temel bilimler alanlarında  eğitim almaktadırlar.

İsrail’de endüstri alanında araştırma ve geliştirmeye çok büyük önem verilmektedir. Tarım, İletişim, Savunma, Ulusal Altyapı, Savunma, Sağlık ve Sanayi Bakanlıklarının bilimsel temelli yüksek teknolojiyi desteklemek ve cesaretlendirmek üzere baş bilimcileri (Chief Scientist) bulunmaktadır. Her baş bilimci;  ilgili bakana endüstriyel araştırma ve gelişim konularında danışmanlık yapmakta; diğer ülkelerle olan işbirliğinin geliştirilmesine katkıda bulunmakta ve araştırma ve geliştirme projelerine iktisadi destek bulmaya çalışmaktadır.

İsrail, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avrupa Birliği üyeleri, Hindistan ve Singapur ile çift taraflı Ar-Ge antlaşmaları imzalamıştır. Bu anlaşmaların amacı; İsrail şirketleri ile diğer ülkelerin şirketleri arasındaki ilişkileri artırmak ve Ar-Ge, üretim ve pazarlama alanında ortak teşebbüsler ortaya çıkartmaktır.  Yabancı sanayi firmaları ile birlikte ortak teşebbüslerin kurulması, genellikle İsrailli kuruluşun yenilikçi gücünü işlevsel kılmakta ve yabancı firmanın da büyük çapta üretim yapmasına ve yeni pazarlara girmesine katkı sağlamaktadır. Ortak teşebbüsler; elektrik-elektronik, yazılım, tıbbi donanım gibi alanlarda kendisini göstermektedir.

Açıkladığımız üzere İsrail, bilim ve teknolojiyi kullanarak 69 yıl gibi kısa bir süre içinde çok büyük bir güce ulaşmış,  nüfusuna ve ülkesinin yüzölçümüne göre dünya ölçeğinde çok önemli bir yer tutmuştur. Maalesef İsrail’den alacağımız çok dersler vardır. Sloganlarla, “Kahrolsun İsrail” naralarıyla bir yere varamayacağımız bellidir. Hem İsrail’le hem de diğer ülkelerle göze göz-dişe diş mücadele etmek için çok güçlü olmamız şarttır. Bu gücü de ancak bilim ve teknoloji ile elde edebiliriz. Bu sebeple yarından tezi yok ülke ve millet olarak bilim ve teknolojiye gereken önemi vermek, bu alanda yapılması gereken her şeyi yapmak zorundayız.
 

Devamını Oku

Türkçülük Yapmak, Türk Milleti’nin En Doğal Hakkıdır

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gençlik yıllarımdan beri milliyetçiliğin ırkçılık demek olduğu,  Müslümanları böldüğü, bu nedenlerle milliyetçilikten uzak durulması gerektiği yolundaki söylemleri Siyasal İslamcı çevrelerden işitirim. Bu söylem, son günlerde Devletin en yüksek mertebelerinden gene Türkçülük üzerinden tekrarlandı.
Bir iddia yanlışsa, temelsizse Devletin en yüksek mertebelerinden de gelse gene yanlıştır. Çok şükür, nereden gelirse gelsin yanlışa yanlış diyecek fikir namusuna sahibiz. Bu nedenle bu yanlışa da elbette yanlış diyeceğiz.
Türk Milliyetçiliği, yani Türkçülük, kesinlikle bölücülük değildir. Türkçülük yapmak Türk Milleti’nin en doğal hakkıdır. Niçin mi? Şunun için:
Osmanlı Devleti’nin özellikle gerileme döneminde Devlet’e vergi verme ve askerlik yapma yükümlülüğü sadece Türk Milleti’nin üstünde kalmıştır.  Türkler, hiç itiraz etmeden vergi vermişler, çocuklarını askere göndermişlerdir. Türkler, böyle ağır yükümlülükleri yerine getirdikleri halde salt Devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü bozulmasın diye milliyetçilik yapmamışlardır.
Türkler, Devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü için en doğal hakları olan milliyetçilikten vazgeçtikleri halde gayrımüslüm unsurlar en yüksek makamlara yükselme imkanını buldukları gibi sanat ve ticareti tekellerine almayı başarmışlardır. Sonunda öyle bir garip bir durum oluşmuştur ki; Devletin asıl kurucusu ve taşıyıcısı olan Türkler fakir, yoksul düşmüşler, buna karşılık askere gitmeyen, çoğu zaman vergi de vermeyen gayrımüslüm unsurlar ise alabildiğine zenginleşmişlerdir.
Gayrımüslüm unsurlar, sahip oldukları bu ayrıcalıklarla yetinmeyerek birer birer isyan ederek kendi bağımsız devletlerini kurmuşlardır.
Gayrımüslümlerin ayrılmasından sonra Osmanlı Devleti yöneticileri hiç olmazsa Müslüman unsurları muhafaza edelim düşüncesiyle İslamcılık siyasetini uygulamaya koymuşlar, ancak başarılı olamamışlardır. Bu dönemde vergi vermek, askerlik yapmak,   gene Türklerin üstüne yüklenmiş, Müslüman unsurlar da vergi vermemişler ve askerlik yapmamışlardır. Devlet, Müslüman unsurların yaşadıkları bölgelerden vergi ve asker toplayamadığı yetmiyormuş gibi bir de  bu bölgelerde çıkan isyanları bastırmakla uğraşmak zorunda kalmıştır. Elbette ki, bu isyanlar Türk çocuklarından oluşan ordularla bastırılabilmiştir. Türk Milleti, bütün bu olumsuz şartlara rağmen gene  Devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü bozulmasın diye milliyetçilik yapmamıştır.
1.  Dünya Savaşı’nda Türk Mehmetçikleri Arapların yaşadığı Hicaz, Yemen, Filistin, Suriye ve Irak’ta kanını dökerken Arap vatandaşlarımız ordumuza destek olmadıkları gibi İngilizlerin kışkırtmasıyla ordumuzu arkadan vurmuşlardır.  
Arapların bu ihaneti, bardağı taşıran son damla olmuş, artık Türk Milleti kendi kaderine sahip çıkmaya karar vermiştir.  İşte, bu bilinçle İstiklal Savaşı kazanılmıştır.
Cumhuriyet kurulduktan sonra da özellikle Müslüman Arapların Türk Milleti’ne karşı tutumu değişmemiştir. Bunu Kıbrıs meselesinde, Azerbaycan –Ermeni Çatışmasında vs. her fırsatta görüyoruz.
Türk Milleti, artık şunu iyice anlamıştır. TÜRK’ÜN TÜRK’TEN BAŞKA DOSTU YOKTUR.
Türk Milliyetçiliği, yani Türkçülük, Türk Milleti’nin kendi kaderine sahip çıkması, kendi varlığını korumaya çalışmasıdır. Bu sebeplerle, Türkçülük kesinlikle bölücülük olarak nitelendirilemez. İngiliz’in İngiliz Milliyetçiliği, Fransız’ın Fransız Milliyetçiliği, Arap’ın Arap Milliyetçiliği yapması ne kadar meşru ise Türk’ün Türk Milliyetçiliği yapması da en az Onlar kadar meşrudur.  
 
 NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!
 

Devamını Oku

Bugünlere Nasıl Geldik?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Konumuz Kuzey Irak’taki referandum. 1991 yılına kadar Irak bir bütündü. Irak’ın kuzeyinde federal bir güç mevcut değildi. Nasıl oldu da Kürt Peşmergeler Kuzey Irak’ta bir askeri ve siyasi güç haline geldiler? Nasıl oldu da koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne meydan okuyabiliyorlar? Bunlar elbette bir günde olmadı. Belli bir süreç içinde oluştu. Önce bu süreci anlatacak, ardından eleştirisini yapacak, en son yapılması gerekenler hakkındaki görüşlerimi açıklayacağım.

Önce, Kürt peşmergelerin Kuzey Irak’ta askeri ve siyasi güç haline gelme sürecini açıklayalım:

1991 yılındaki 1. Körfez Savaşı’nda Irak’ın o zamanki diktatörü Saddam Hüseyin ağır bir yenilgi almıştı. Kuzey Irak’taki Kürt Peşmergeler bu yenilgiyi fırsat sayarak ayaklandılar. Saddam Hüseyin, kısa zamanda ordusunu toparlayarak bu ayaklanmayı bastırdı. Saddam Hüseyin’in ordusundan kaçan yüzbinlerce Kürt Türkiye’ye sığındı.

O zaman görevde olan ANAP Hükümeti, böyle bir göç dalgasına hazırlıksızdı. Bu göç dalgasının tahrip edici etkilerini giderebilmek, evini terk eden Kürtlerin evlerine dönmelerini sağlamak amacıyla ABD’ye başvurdu. ABD’nin öncülüğünde, BM Güvenlik Konseyi kararıyla Kuzey Irak’ta Uçuşa Yasak Bölge oluşturuldu. Buna göre Irak Ordusu, 36. Paralelin kuzeyine geçemeyecekti. Bu karar, sadece Irak hava kuvvetlerinin değil, Irak kara kuvvetlerinin de 36. Paralelin kuzeyine geçmesini yasaklıyordu.

Uçuşa Yasak Bölge uygulamasının denetlenmesi için ABD, İngiltere ve Fransa savaş uçaklarından oluşan Çekiç Güç adlı bir silahlı hava gücü oluşturuldu. Bu silahlı hava gücü İncirlik Üssü’nde konuşlu olacak ve Irak Ordusu’nun 36. Paralelin kuzeyine geçip geçmediğini denetlemek için Kuzey Irak hava sahasında uçuş yapacaktı.

Kuzey Irak’ta oluşturulan Uçuşa Yasak Bölge uygulaması 1991 yılından ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003 yılına kadar devam etti. Bu uygulama, Kuzey Irak’ta çok büyük bir otorite boşluğu oluşmasına neden oldu. Irak Ordusu, 36. Paralelin kuzeyine geçemediği için devlet otoritesi yok olmuştu. Meydana gelen bu otorite boşluğundan Kürt peşmergeler ve PKK sonuna kadar faydalandı. Mesut Barzani, ABD’nin desteğiyle Kuzey Irak’ta parlamentoyu kurdu. Üniversitelerden hastanelere kadar birçok devlet kurumunun temelleri atıldı. Maalesef, Türkiye Hükümetleri de zaman zaman bu gelişmelere yardımcı oldular, katkıda bulundular. PKK ise oluşan otorite boşluğu sayesinde Kuzey Irak’a tamamen yerleşti, sınıra yakın kamplarının yanı sıra Kandil Dağı Bölgesi’nde ana karargahını kurdu.

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgalinde Kürt peşmergeler açıkça ABD’nin yanında yer alarak Irak Ordusu’na karşı savaştılar. Kerkük, ABD askerlerinin denetimine geçtiğinde Kürt peşmergeler öncelikle nüfus ve tapu dairelerini yağmalayarak tüm nüfus ve tapu kayıtlarını yok ettiler. O dönemde işbaşında olan Türkiye Hükümeti buna ses çıkarmadı.

2003 yılından günümüze kadar olan dönemde Mesut BARZANİ, Kuzey Irak’ta adım adım Kürt Devleti’ni inşa etti. Önce, 2005 yılında yeni Irak Anayasası hazırlandı. Anayasada Irak Devleti’nin federal bir devlet olduğu, Kürtçe’nin Arapça ile birlikte resmi dil olduğu ve federal bölgelerden birisinin Kürdistan olduğu yazılıydı. Böylelikle Kürt peşmergeler, Kuzey Irak’ta federal bir Kürt Devleti’nin varlığını anayasa ile güvence altına almış oluyorlardı.

Mesut Barzani liderliğindeki Kürt peşmergeler, ABD’nin de desteğiyle çoğunluğu Türkmen olan Kerkük’te  yönetimi ellerine geçirdiler. Gerek nüfus ve tapu dairelerinin yağmalanması, gerekse Türkmenlere karşı yürütülen sistemli baskı ve yıldırmalar sonucunda Kerkük’te nüfus Kürtlerin lehine değiştirildi.

2003 yılından sonraki dönemde Mesut Barzani yönetimi Kuzey Irak’ta inşa ettiği Kürt Devleti’ni ekonomik olarak da güçlendirdi. Bunu yaparken en büyük iki destekçisi ABD ve Türkiye Hükümetleri idi. Barzani, Irak Anayasası’na aykırı olarak Kuzey Irak’ta petrol araştırmaları ve üretimi konularında yabancı petrol şirketleriyle anlaşmalar yaptı. Çıkardığı petrolü Türkiye Hükümeti’nin yardımıyla dünya piyasalarına satmayı başardı ve bundan büyük paralar kazandı. Türkiye Hükümeti’nin yanı sıra çok sayıda Türk işadamı da Kuzey Irak’ta yatırım yaptı ve bazıları halen yapmaya devam ediyor.

ABD, kendi yarattığı IŞİD’i güya yok etmek için Irak’ta Kürt peşmergeler, Suriye’de ise PKK uzantısı PYD ile işbirliği yapıyor. ABD, işbirliği bahanesiyle hem Kürt peşmergeleri, hem de PYD’yi askeri bakımdan iyice güçlendirdi. Bu sebeple Kuzey Irak’ta Peşmerge Yönetimi, Suriye’de PYD, kendilerinde Türkiye’ye kafa tutacak, hatta tehdit edecek gücü bulabiliyorlar.

Şimdi de yukarıda açıklamaya çalıştığımız sürecin Türkiye açısından eleştirisini yapalım:

Türkiye 1991 yılında Kuzey Irak’tan ülkemize doğru meydana gelen Kürt göçü sorununu kendi imkanlarıyla çözmeliydi. O zaman görevde olan ANAP Hükümeti’nin bu sorunun çözümü için ABD’ye başvurması çok büyük bir strateji hatası olmuştur. ABD, bunu fırsat bilerek Çekiç Güç’ü başımıza bela etmiştir.

Milli Güvenlik Kurulu, 2001 yılında   Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti ilanını   önlemek için bir dış müdahale öncesinde Kuzey Irak’a kolordu düzeyinde bir askeri kuvvetle müdahale kararı almıştı. Bu karar, 2002 yılında yapılan erken seçimler nedeniyle uygulanamamış, uygulama seçimler sonucunda kurulacak yeni hükümete bırakılmıştı. 2002 seçimleri sonucunda kurulan AKP Hükümeti, bu kararı uygulamadı. Uygulamış olsaydı, bugün Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti tehlikesi hiçbir şekilde söz konusu olamazdı. AKP Hükümeti, haydi Kuzey Irak’a müdahale etmedi diyelim. Hiç olmazsa 2003 yılında Kürt peşmergelerin Kerkük’te nüfus ve tapu dairelerini yağmalamalarına gereken tepkiyi göstermiş olsaydı, bugün böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalmazdık.

2003 yılından sonra Kuzey Irak’ta kurulmaya çalışılan Kürt Devleti’ne Türkiye Hükümetlerinin yardımcı olması, Barzani’nin Irak Anayasası’na aykırı olarak çıkardığı petrolün Türkiye Hükümetlerinin yardımıyla dünya piyasalarına satılması ve Türk işadamlarının Kuzey Irak’ta yatırım yapmaları vs. de çok büyük stratejik hatalar olmuştur. Türkiye Hükümetlerinin yaptığı bu stratejik hatalar olmasaydı, Barzani diye bir çapulcu kendisinde bağımsızlık referandumu yapacak gücü bulamazdı.

En son olarak “Halihazırda neler yapabiliriz?” konusundaki görüşlerimi açıklamak istiyorum:

Türkiye güçlü bir devlettir. Kuzey Irak’taki Barzani çapulcusuna karşı yapabileceği çok şeyler vardır. Askeri güç kullanmak, en son düşünülmesi gereken bir çaredir. Bundan önce Türkiye’nin elinde kullanabileceği çok sayıda diplomatik ve ekonomik imkan vardır. Bunlardan sadece birkaçını zikretmekle yetineceğim.

  • Birincisi, Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumundan rahatsız olan Irak, İran ve Suriye Hükümetleri ile tam işbirliği yapılarak Barzani’yi yaptığına bin pişman edecek siyasi ve diplomatik tedbirler alınarak uygulamaya konulmalı, uygulama hiç geri adım atmadan Barzani bağımsızlık sevdasından kesin olarak vazgeçtiğini açıklayana kadar titizlikle sürdürülmelidir.
  •  İkincisi, Habur sınır kapısı iki taraflı olarak süresiz kapatılmalı, Türkiye hava sahası Kuzey Irak’tan gelecek uçaklara kapatılmalı ve Türkiye’den Kuzey Irak’a yapılan uçak seferleri kesin olarak iptal edilmelidir. Üçüncüsü, Türkiye’nin Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile yaptığı tüm anlaşmaların iptal edilmelidir.

Yukarıda açıkladığımız tedbirler çok ciddi olarak uygulanırsa iddia ediyorum ki, Barzani, yaptığına bin pişman olacak, devlet büyüklerimizin önünde diz çökecektir. Bu ve buna benzer tedbirlerin uygulanmasını devlet büyüklerimizden bekliyoruz.

Devamını Oku

Günümüzde Hafızlık Bir İhtiyaç mıdır?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

“Hafız” kelimesi, Arapça kökenli bir kelime olup Arapça’da “koruyan, saklayan” anlamındadır. Ancak, bu kelime Türkçemiz’de ezberleyen, özel olarak “Kur’an-ı ezberleyen” anlamında kullanılmaktadır. Bir başka deyişle Kur’an-ı Kerim’i ezberleyenlere “Hafız” denilmektedir.

Ülkemizde hafızlığa, yani Kur’an-ı ezberlemeye öteden beri büyük önem verilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an Kurslarının yanı sıra bir çok tarikat ve cemaat de resmi-gayrı resmi Kuran kursu açmaktadır. Kur’an kurslarında Arap alfabesi ile Kuran okuma öğretilirken, bir yandan da hafızlık kursu verilmektedir. Sadece Kur’an okumayı öğrenmek isteyenler yaz tatilinde veya haftanın belirli zamanlarında kursa gelmekle Kur’an okumayı öğrenebillirler iken hafız olmak isteyenlerin en az 2-3 yıl , hatta 4 yıl bu kurslara devam etmeleri zorunlu olmaktadır.  Herkesin her yaşta hafız olması da mümkün değildir. Hafızlığa başlama yaşı, 12-14 yaşları olarak tavsiye edilmektedir.

Hafızlığa başlama yaşı olarak kabul edilen 12-14 yaşları, bu yaştaki çocukların orta öğrenim gördükleri veya çırak olarak  meslek öğrendikleri döneme denk gelmektedir. Hafız olmak isteyen bir çocuk öğrenim görmekten veya bir meslek öğrenmekten vazgeçmek durumunda kalmaktadır. Halk arasında hafız olarak tanınan kimselere baktığımızda neredeyse tamamının orta ve yüksek öğrenim görmediklerine ve bir meslek sahibi olmadıklarına şahit olmaktayız.

Her türlü önyargıdan uzak olarak objektif olarak bir değerlendirme yaptığımızda çocuklarımızı orta ve yüksek öğrenim görmelerini veya bir meslek sahibi olmalarını engellemek pahasına hafız olsunlar diye Kur’an kurslarına göndermek doğru mudur acaba? Önyargılı olanlar bu soruyu sorduğum için beni hemen din düşmanı ilan edebilirler. Ancak, bu soruyu sormanın din düşmanlığıyla bir ilgisi kesinlikle yok. Bu soruyu cevaplandırmadan önce hafızlığın tarihçesine açıklamak, bu açıklamalar çerçevesinde soruyu cevaplandırmak gerekir diye düşünüyorum. Hafızlığın tarihçesi ile ilgili özet olarak şunları söyleyebiliriz:

Peygamberimiz Hz. Muhammed, Kur’an-ı Kerim ayetleri nazil oldukça vahiy katiplerine yazdırıyor, bir yandan da kendisi ezberlediği gibi sahabeye de ezberletiyordu. Bilindiği üzere Kur’an 23 yılda parça parça indirilmiştir. Bu sebeple ezberlenmesi de bu sebeple daha kolay olmuştur.

Kitap, matbaa vs. imkanların olmadığı İslamiyet’in ilk döneminde Kur’an-ı Kerim’in korunması açısından hafızlık oldukça önemlidir. Peygamberimizin vefatından sonra halife seçilen Hz. Ebubekir, Arap Yarımadası’nda ortaya çıkan sahte peygamberler ve dinden dönenlerle   bir seri savaşlar yapmak durumunda kalmıştır. Ancak, savaşlarda çok sayıda hafız sahabenin şehit olması üzerine  Kur’an-ı Kerim’i kitap haline getirilmesi mecburiyeti ortaya çıkmıştır.

Günümüzde teknolojinin gelişmesi nedeniyle Kur’an-ı Kerim’in korunması, çoğaltılması, yayılması için kitap, matbaa, dergi vs.’nin yanı sıra elektronik bir çok imkan mevcuttur. Bu imkanlar sayesinde Kur’an-ı Kerim kayıt altındadır ve   çoğaltılması, yayılması da çok kolaylıkla sağlanabilmektedir. “Teknolojinin sunduğu sınırsız imkanlar hafızlığa olan ihtiyacı sona erdirmiştir.” dersek yanlış söylemiş olmayız.  Bu sebeple, yukarıda sorduğum soruya, rahatlıkla, “Çocuklarımızı orta ve yüksek öğrenim görmelerini veya bir meslek sahibi olmalarını engellemek pahasına hafız olsunlar diye Kur’an kurslarına göndermek doğru değildir.” cevabını verebilirim.

Türkiye, bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde kişiler temel hak ve özgürlüklerini anayasal çerçevede kullanma hakkına sahiptirler. Bu çerçevede isteyenler hafız olmak için çaba gösterebilir. Buna bir diyeceğimiz olamaz. Benim söylemek istediğim çocuklarımızı öğrenim görmek ve meslek sahibi olmak imkanlarını yok etme pahasına hafız olsun diye Kur’an kurslarına göndermek doğru değildir. Bilindiği üzere hafızlar Kur’an-ı ezbere okur, ama anlamını bilmez. Anlamını bilmedikten sonra Kur’an-ı ezbere okumanın okuyana da, dinleyene de bir yarar sağlayacağını düşünmüyorum.

Son söz olarak, Kur’an-ı Kerim’i anlamını bilmeden Arap alfabesi ile okumak, ezberlemek yerine Türkçe tercümesini okuyarak anlamaya çalışsak ve anladıklarımızı uygulasak çok daha doğru bir iş yapmış oluruz. Çünkü, Allah, Kur’an-ı Kerim’i anlamını bilmeden okusunlar, ezberlesinler diye değil; okusunlar, anlasınlar ve hayatlarını buna göre tanzim etsinler diye göndermiştir.

Devamını Oku

İslâm’da Halifelik Var mı?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

“Halifelik”, İslam Alemi’nde eskiden olduğu gibi bugün de çokkonuşulan, tartışılan konulardan biridir. İslam Alemi’nde oldukça önemli sayılabilecek bir Halifelik Lobisi vardır. Doğal olarak ülkemizde de bu lobinin güçlü uzantıları mevcuttur. Türkiye’de “Siyasal İslamcılar”  olarak nitelendirdiğimiz grup aynı zamanda Halifelik Lobisi’nin Türkiye temsilcileridir.

Türkiye’deki Halifelik Lobisi üyeleri, Atatürk’ü hiç sevmezler, hatta Atatürk’e düşmandırlar. Halifelik Lobisi’nin Atatürk’ü sevmemelerinin, düşman olmalarının en önemli sebebi Halifeliği kaldırmış olmasıdır. Onlar, Atatürk’ü halifeliği kaldırmak suretiyle İslam Dünyası’nı başsız, lidersiz bırakmakla itham ederler. Halifelik lobisinin Atatürk’ü itham etmelerinin haklı olup olmadığını yazının sonunda açıklayacağım. Önce, Halifelik Lobisi’nin iddialarını ve bu iddiaların doğru, haklı olup olmadığını inceleyelim.

Halifelik Lobisi’nin başlıca iddiaları şunlardır:

1- Halifelik, İslam Dini’nde olmazsa olmaz bir kurumdur. Allah’ın emridir.

2- Halife, tüm dünya Müslümanlarının  önderi ve yöneticisidir.

3- Halife, peygamberin vekilidir.

4- Halife, Müslümanların önderi ve yöneticisi olarak dini korumak, Allah adına dini hükümler koymakla görevli ve yetkilidir. Bu yetki, günümüzdeki yasama yetkisi anlamındadır.

5- Halife, aynı zamanda tüm Müslümanların yöneticisi olarak devlet başkanlarının sahip olduğu yürütme görev ve yetkisine haizdir. Halife, dünya Müslümanlarının canlarını, mallarını ve güvenliklerini korumakla da görevli ve yetkilidir.

6- Adaletin dağıtılması, bunun için yargılama işinin yürütülmesi de halifenin önemli görev ve yetkilerindendir.

7- Tüm Müslümanlar halifeye itaat etmekle yükümlüdürler. Halifeye itaat etmemek Allah’a karşı gelmektir.

Yukarıda belirttiğimiz hususlar, Halifelik Lobisi’nin genel iddialarıdır. Bundan başka bazı guruplar, bunlara ilaveten Halife’nin Arap Milleti’nden ve Kureyş Kabilesi’nden olmasını da şart koşmaktadırlar.

Osmanlı Devleti’nde ise halifeler Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (Zillullah) olarak nitelendirilmişledir.

Halifelik Lobisi’nin iddialarını belirttikten sonra doğru ve haklı olup olmadıklarını inceleyelim:

1- Kur’an-ı Kerim’de halife kavramı ile ilgili ayetlerden bazıları şunlardır:

Bakara Suresi 30. Ayet: Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz.” Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.

Enam Suresi 165. Ayet: O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve sizleri verdiği şeylerle denemek için kiminizi, kiminize üstün kılandır. Şüphe yok ki, Rabbin çabuk cezalandıran ve yine şüphe yok ki, O, tek bağışlayan, tek merhamet edendir.

Yukarıda verdiğimiz ayetlerden Allah’ın peygamber vekili, tüm Müslümanların önderi ve yöneticisi olacak bir halifeyi emrettiği anlamı çıkarılamaz. Bu ayetlerde kastedilen  halife, genel olarak insanlığın tümüdür. Allah, bu ayetlerle insanlara kendi emir ve yasaklarını dünyada uygulamak görevi ve sorumluluğu yüklemiştir. Ancak, insanların pek çoğunun buna uymadığı gene Kur’an’da ifade edilmektedir.

2- Halifenin tüm dünya Müslümanlarının önderi ve yöneticisi olması fiilen mümkün değildir. Çünkü, Müslümanlar dünyanın 5 kıtasına yayılmış durumdadırlar. Bundan başka halkının çoğunluğu Müslüman olan 57 devlet var iken bazı Müslümanlar çeşitli devletlerde dini azınlık olarak yaşamaktadırlar. Bu kadar çok sayıda devletin halife olacak kişinin önderliğini ve otoritesini kabul etmeyeceği gün gibi açıktır. Çünkü, hiçbir devlet egemenliğini paylaşmaz.

3- Peygamberlik, Hz. Muhammed (A.S.) ile sona ermiştir. Geri gelmemek üzere sona ermiş bir makamın ve görevin vekaleti diye bir şey söz konusu olamaz. Asıl varsa, vekalet vardır. Asıl yoksa vekalet de yoktur. Peygamberlik sona erdiğine göre elbette peygamberin vekilliği de söz konusu değildir.

4- Peygamberin vekili, tüm Müslümanların önderi ve yöneticisi anlamında bir halife söz konusu olamayacağı için kendisini halife ilan bir kimsenin Allah adına dini hükümler koyması da mümkün değildir.

5- Peygamberin vekili, tüm Müslümanların önderi ve yöneticisi anlamında bir halife söz konusu olamayacağı için kendisini halife ilan bir kimsenin yürütme görev ve yetkisine haiz olması da söz konusu olamaz.

6- Peygamberin vekili, tüm Müslümanların önderi ve yöneticisi anlamında bir halife söz konusu olamayacağı için kendisini halife ilan bir kimsenin adalet dağıtması, yargılama yapması da elbette söz konusu olamaz.

7- Peygamberin vekili, tüm Müslümanların önderi ve yöneticisi anlamında bir halife söz konusu olamayacağı için Müslümanların kendisini halife ilan eden bir kimseye itaat etmek yükümlülükleri yoktur.

 Peygamberin vekili, tüm Müslümanların önderi ve yöneticisi anlamında bir halifenin söz konusu olamayacağını açıklayabildiğimi sanıyorum. Hz. Muhammed, sadece peygamber değil, aynı zamanda devlet başkanıydı. Hz. Muhammed’in vefatından sonra işbaşına gelen Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali, peygamber vekili olarak değil; devlet başkanı olarak görev yapmışlardır. O dönemde bu kişilere “Halife-i Müslimin” değil, “Emir-ül Müminin” deniyordu. Saydığımız bu kişiler, Hz. Muhammed’e peygamber vekili sıfatıyla değil, devlet başkanı sıfatıyla halef olmuşlardır.

 Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçimle veya Müslümanların ortak kararıyla işbaşına geldikleri halde, devlet başkanlığı, Muaviye’den sonra babadan oğula intikal şeklinde saltanat  haline gelmiştir. “Halifelik” denilen devlet başkanlığı, zaten İslami bir kurum değilken, saltanat haline gelmiş olması, bu kurumu tamamen İslami olmaktan uzaklaştırmıştır.

Osmanlı Devleti’nde 2. Abdülhamit, Müslüman unsurların ayrılmasını önlemek için Halifeliği bir siyaset aracı olarak kullanmak istemiş, ancak başarılı olamamıştır. Sultan Mehmet Reşat, 1914 yılında  halife sıfatıyla, Cihad-ı Ekber fetvası yayınlayarak tüm dünya müslümanlarını Osmanlı Devleti’nin yanında İngilizlere, Fransızlara karşı savaşmaya çağırmıştır. Bu çağrıya Türklerden başka uyan olmamıştır. Bilindiği üzere Hint Müslümanları Çanakkale’de İngiliz Ordusunda, bir kısım Afrikalı Müslümanlar ise gene Çanakkale’de Fransız Ordusu’nda bize karşı savaşmışlardır. Arabistan ve Filistin’de İngiliz altınlarının cazibesine kapılan Arapların da Türk Ordusu’nu arkadan vurdukları tarihi bir gerçektir.

Son Padişah Vahdettin, Halife-i Müslümin, yani Müslümanların Halifesi sıfatıyla İngiltere’den sığınma istemiş, bir İngiliz Zırhlısı ile kaçmıştır.

Atatürk, hiçbir şekilde İslami olmayan, Müslümanlara yarar yerine zarar vermeye başlamış olan içi boş bir Halifelik Kurumunu kaldırmıştır. Kaldırmakla da çok iyi etmiştir. Halifeliğin kaldırılmasından sonra özellikle İngilizler, kukla gibi oynatabilecekleri bir kurumu ve bunun başındaki kuklalarını kaybetmişlerdir.

İngilizlerin, Fransızların ve diğer Avrupa Devletleri’nin Atatürk’e düşman olmalarını anlayabiliriz. Çünkü, Atatürk, Onlar’ın tekerine çomak sokmuştur, oyunlarını bozmuştur. Ancak, Müslümanların, hele hele Türkiye’de yaşayan bir kısım Müslümanların halifeliği kaldırdığı için Atatürk’e düşman olmalarını anlamak mümkün değildir. Atatürk’e halifeliği kaldırdığı için düşman olmak, ancak, cehaletle ve yobazlıkla izah edilebilir. Evet, lafı eğip bükmeden söylüyorum: HALİFELİĞİ KALDIRDIĞI İÇİN ATATÜRK’E DÜŞMAN OLANLAR, CAHİL VE YOBAZDIRLAR.

Devamını Oku