DOLAR 13,71940.4%
EURO 15,56840.18%
STERLIN 18,2262-0.32%
ALTIN 786,210,93
BIST 1.910,411,61%
BITCOIN 673961-7,40%
Ankara
11°

KAPALI

06 35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Yeni oyun anayasa

Yeni oyun anayasa
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülke de iktidar da sıkıştı, çıkış yolu arayışları başladı. Güçlü halk destekli tek parti iktidarının 19.yılında AKP yönetimi her alanda iflas etti. Ekonomi başta ülkeye maliyeti çok yüksek bir hasara neden oldu. Yeni bir anayasa yaparak bir yandan iktidar ömrünü uzatmak, diğer yandan faturayı muhalefete de yansıtarak yol almak istiyor. Ancak tutulan bu yolun, iktidarını idameye yetip yetmeyeceğini göreceğiz, fakat ülkeyi selamete ulaştırması imkânsız. Hep yazar, söyler, savunurum. Sorunun sebebi/parçası olanlar asla çözümün adresi olamazlar.

Dün CB Erdoğan; “Belki de Türkiye’nin yeni bir anayasayı tartışmasının zamanı gelmiştir. Bu çalışmanın milletin gözü önünde ve onun temsilcilerinin tamamının katılımıyla ve şeffaf bir şekilde gerçekleştirilmesi, ortaya çıkan metnin de mutlaka milletin takdirine sunulması gerekir. Cumhur İttifakındaki ortağımızla bu konuda bir anlayış birliğine varmamız hâlinde, önümüzdeki dönemde yeni anayasa için harekete geçebiliriz.” dedi.

Niyetini biliyoruz da önce kısaca anayasa nedir ne değildir onu kısaca hatırlatalım.

  • Anayasa; devletin siyasal sistemini, yönetim biçimini, icra eden temel kurumlarını, vatandaşın hak ve ödevlerini düzenleyen bir toplum sözleşmesi yani temel mutabakat metnidir.
  • Toplumun 2/3 nün üzerinde uzlaşğı üst normdur. Diğer bütün yasa ve kuralların, baştan aşağı tüm yönetimin meşruiyet kaynağıdır.
  • Zırt pırt değiştirilmediği gibi, tümüyle yeni bir anayasa ancak, savaş, darbe, yaygın iç karışıklık ve kargaşa vb. gibi olaylar/sebepler sonucunda sosyal barışın yeniden tesisi veya köklü rejim değişikliği ihtiyacından doğar.  Bizim tüm anayasalarımız da böyle olmuş

Şu hâlde bugün ülkede yeni bir anayasa ihtiyacı var mıdır? Varsa hangi sebep ve ihtiyaçtan doğmuştur? Neyi yeni olacak ve siyasal sistemde neyi yenileştirecektir? Bu sorulara makul ve mukni cevaplar verilmeden tümüyle yeni bir anayasa yapmak gereksiz bir çaba beyhude bir gayret olur.

Her geçen gün hukuk devletinden uzaklaşıp, ihtiyacı açıklanmayan yeni anayasa heyecanı ve gündemi oluşturmak tam bir aldatmacadır. Yeni anayasada ne olacak da hukuk devleti ihya edilecek? Ülke ‘siyasette ahlak, yönetimde adalet’ temelli bir siyasi zihniyete erişmeden, on kez yeni anayasa yapın hiçbir iyileşme olmaz. Bu kafayla daha da kötüye gider.

Düşünün ki 2007’den beri 3 kez referandumlu olarak değişen anayasanın bu kafayla çok kötü tatbikatı ve hukuk devletinin temellerini sarsan sonuçları ortadadır.

2010’da ileri demokrasi sloganlı yapılan değişiklik 15 Temmuz’un yolunu açmıştır. Elbette ki hukuk metinleri darbelerin sebebi ve meşruiyeti değildir, ancak sistemi sigortası olan yargının korumasından çıkardığınızda benzer akıbetler mukadderleşir.

Yeni anayasada neler olacak? Bu ucube sistem değişecek mi? Erkler ayrılığı olacak mı? Hukukun üstünlüğü hâkim kılınacak mı, sistemin sigortası olan yargı, bugünkü siyasallaşmasından kurtarılacak ve bağımsızlaşacak mı? Ve tüm bunlar nasıl sağlanacak?

Bunları her defasında ileri demokrasiye geçiyoruz iddia ve sloganıyla yok edenlerin, şimdi tersini yapacağına neden, niçin ve nasıl, inanalım?

Sorunun anayasadan kaynaklandığı sanmak, sandırmak bu halkı yeniden aldatmaktır. Anayasası olan her devlet anayasal devlet sayılmaz. Anayasa hükümlerine uymayan bir yönetim zihniyetinin anayasayı değiştirmesi, hele de yeni bir anayasa yapması kaideten sakattır. Olana uymayanın değişene uyacağının garantisi yoktur. Sorun anayasada değil, demokrasi fikrine özünde karşı olan kafalardadır.

İyi kanun, kötü uygulayıcı elinde kötü,

Kötü kanun, iyi uygulayıcı elinde iyidir!

Mer’i anayasaya göre dahi istenirse adil bir yönetim pekâlâ mümkündür. (Çok iddialı olacak belki ama bu anayasa ve yasalarla naçizane adilane yönetirim )

Örneğin; İ. Fidan’ı İstanbul C.B.S’dan önce Yargıtay’a, ertelenen ve organize edilen bir seçimden 3 gün sonra da Anayasa Mahkemesine atamak, bu kötü anayasanın zorunluluğundan değil keyfi ve yargıyı dizayncı bir kayırmacılıktan olmuştur.

Örneğin; Boğaziçi Üniversitesine yandaş trol biri anayasa emri olduğu için atanmadı. Rektörü olduğu üniversiteden kendine bir tane yardımcı hoca bulamayan, rektörü istemeyen öğretim üyeleri ve öğrencilerin protestosu Anayasa 26. m. ne göre temek hak ve özgürlük iken üniversitenin kapısına kelepçe de keza bu anayasa gereği vurulmadı!

Modern tüm dünya hukukundaki ‘masumiyet karinesi‘ bizde de anayasal ilke iken, Takipsizlik ve beraat kararı alan KHK’lılar, hukuka açıkça aykırı olarak görevlerine iade edilmiyorlar. Peki sizce bunu da anayasa mı yapıyor?

Hak ettikleri halde emekli edilmeyen EYT’lilerin sebebi anayasa mı?

Muhalif düşünce açıklayanların talimatlı tutuklamaların, herkese söven, tehdit ve hakaret eden yandaşların derhal serbest kalmalarının sebebi bu anayasa mı? Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Ekonomi dip yapmış, kamu ve hane halkı gırtlağına kadar borçlu, fakirleşen ahali açlık, kıtlık korkusu içinde, işsiz gençlik bunalımda. Ülke her alanda kötüye gitmiş. Sebebi kötü yönetim ama şimdi suçu anayasaya yıkıp, muhalefeti de günaha, vebale ortak edip sıyrılma gayretindeler.

Yahu düşünsenize 10 yıl önce tüm vesayetleri yerle bir etmiş ileri demokrasiye geçmiştik. Öncesinden beri ve halen iktidar da aynı, yani hiç değişmedi. Hatta o günden bu yana devletin kılcallarına kadar yerleşti ve adeta dikensiz gül bahçesinde gezmek gibi engelsiz istediği biçimde yönetti, sonuç da ortada. Sorumlu bu anayasa mı, iktidar değil mi? Sorunun sebebi/parçası olanlar, çözümün adresi olamazlar.

Demokratikleşme niyetiniz halis ve bu işte samimi iseniz eğer, öyle çok uğraşmaya ve konuşmaya gerek yok. Boşuna yorulmayın, siyaseti daha fazla yormayın, gündemi de bununla işgal etmeyin. Naçizane tavsiyem; Mayıs-2007 tarihindeki anayasayı el ve oybirliğiyle yürürlüğe koyun yeter. Gerisi tek adam yönetimi mantığından kurtulmakla kendiliğinden hale yola girer.

Devamını Oku

Muhasebe

Muhasebe
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyasi yandaşlık veya karşıtlıktan azade objektif ve akılcı biçimde bir değerlendirme yaptığımızda gelinen noktaya bakalım. Kamu hukuku – siyaset bilimi kuramlarına göre tümüyle değişik olsa da kısa adıyla bizdeki Başkanlık Sistemi sorun çözemediği gibi sorun üreten bir defacto yani fiili durum yönetimi pratiği. Yasama yürütme ve yargı erklerinin sert biçimde ayrılığı olan sistem bizde tam tersi aynilermiş durumda. Yasa yerine karar/nameler, yargı denetimine kapalı idari karar ve uygulamalar ve bağımsızlığını yitirmiş bir yargı düzeni var.  Devlet aygıtının kılcallarına kadar sirayet etmiş Tekçi yönetim anlayışı ve işleyişi sorunları çözemiyor, aksine yenilerini yaratıyor.

Hızla alınacak kararlarla iyi işleyeceği vaat edilen sistemle geçen iki yılı aşkın sürede, kamuda yolsuzluk, halkta yoksulluk, gençlikte işsizlik arttı. Türk Lirası tarihte olmadığı kadar değersizleşti, enflasyon patladı. Emirle düşen faizler, rezervler boşalınca zorunlu olarak artırıldı.  Ama halkın kendi parasından çok dövize olan güvenci ve inancı değişmedi. Döviz tevdiat hesapları sürekli arttı. Hukuk güvenliği olmayınca, yabancı gelmediği gibi içeriden de çıkışlar oldu. Net yabancı yatırım miktarı eksiye düştü. Sonuçta ülke ya kur farkına çalışmak ya da yüksek faiz ödemekten başka yolu kalmayan bir ekonomik çaresizliğe mahkûm oldu.

Yargı bağımsız olmayınca hukuk işlevsizleşti, basın özgürlüğü kalmadı, eğitim çöktü. Yeteneksiz yandaş rektörlerin idaresinde kalitesi düşen üniversitelerin saygınlığı da bitti. Liyakatsizliğin, ehliyetsizliğin çürüttüğü devlet bürokrasisi de saygınlığını ve inandırıcılığını kaybetti. Bu dönemde kamu eliyle üretilen ve yayınlanan hemen bütün sayı, rakam ve istatistikler güvenilmez hale geldi. Devlet adına yapılan açıklamalar ve izahlara ‘yalan-yanlış’ bakışı bireylerde içselleşti, toplumda yaygınlaştı.  Tekçi buyurgan diliyle ayrıştırılan toplumda gerilim, kutuplaşma, mutsuzluk ve umutsuzluk had safhaya ulaştı.  Modelin doğasındaki geniş yetkiler, hukuk ve adalet bilincinden yoksunların sınırsız yetki kullanımı iştah ve arzusu ülkeyi esasen yürütmeye zorlanan, mevcudu çözemeyen ilave sorun üreten bir hale dönüştürdü.

Sistemin kısa sürede iflası, ekonomideki krizin derinleşmesiyle artan dış kaynak ihtiyacı, reform sözlerinin havada uçuşmasıyla hasarı giderilebilecek gibi değil. İşin kötüsü derinleşen kronikleşen ülke sorunları kritik eşiği aşma noktasına geldi. Hal böyle olduğu için, sistemde cılız değişim girişimleri, mış gibi yapılıp aslında yok hükmündeki reformlar gerçekte anlamsız, halkta ve dış dünyada karşılıksız kalmaya mahkûm çaba ve beyhude gayretlerdir. Demokratik hukuk devleti anlayış ve işleyişinden uzaklaşan bir siyaset ve yönetim anlayışına dûçar olduk. Hastalığımızın asıl sebebini bilelim ve kabul edelim, aksi halde tedavisi de olamaz. Bir de sorunun sebebi-ortağı olanların çözümün adresi olamayacaklarını artık fark edelim. Reform yerine makul adaleti önceleyen bir hukuk devleti işleyişini temin edelim yeter…

Devamını Oku

Tehlikenin farkında mıyız?

Tehlikenin farkında mıyız?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hukuk reformu denilmesinin hemen ardından olan bitene ve konuşulanlara bir bakalım. Yargı itibarının yerlerde süründüğü dönemde bunu katmerleştiren bir sözde seçim sonucunda anayasa mahkemesine yapılacak -kesin gözüyle bakılan- bir atama. 1950’lerden beri kurucusu ve imzacısı olduğumuz Avrupa Konseyi ve AİHM kararlarını tanımama. İçeride, adeta topçu yemini gibi ‘havada, karada denizde, her zaman ve her yerde … ‘ gibi herkesi hem de sımsıkı bağlayan anayasa 153. maddeye rağmen anayasa mahkemesi kararına bağlı olmayan bir mahkeme. İktidar mensup ve yandaşlarının yediği herzelere ve en son uyuşturucuyla yakalanan bir AKP’li ‘diplomat’ın haberine yargı kararıyla derhal karartma. Tarafsız yargıda gelinen son nokta.

İşin siyasi yanı bir tarafa. Soft hukuk açısından bakıldığında, uluslararası ve ulusal hukukta terör örgütü sayılan PKK organik ilişkisi terörle odak olma ölçütü alenen ve fiilen aşikâr olan partinin anayasa 68-69 maddelerine göre kapatılması mümkün. Bunu defalarca yaptık sonuç alamadık, demek hukuki değil. Kural varsa uygularsın, sonucuna da bakmazsın. Yerine kurulacak olanı terör odağı olduğunda gene kapatırsın. Yok bunu yap(a)mıyorsan kuralı değiştirirsin, ya da ahlaklı davranır siyaseten kullanmazsın. AİHM kararlarını beğenmeyebiliriz ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf ve AİHM’in yargı yetkisini de kabul etmişiz. Tanımam, uymam diyemezsiniz, beğenmiyorsanız AİHS den tek taraflı çekilirsiniz. Bu egemen devlet olarak hakkınız, hükumet olarak da yetkiniz. Ancak âkit taraf olmaya devam ederseniz uymak durumunda ve hatta zorundasınız.

Türkiye’de özellikle bugünkü siyasi konjonktürde car’i ve mer’î“hukuku savunmak” tehlikeli bir tuzağa dönüşmüş durumda. Anayasal ilkeler, temel kavramlar boş sepet gibi askıda. Örneğin ”masumiyet karinesi” anayasada yerli yerinde ama uygulamada yok hükmünde. Kesinleşmiş karar yok ama örneğin Cumhurbaşkanı/İçişleri Bakanı yargılanmakta olan birileri hakkında ”o suçludur, mahkemeden başka yönde bir karar beklemeyin” diyebiliyor. Çok bağımsız ve pek bir tarafsız yargı da derhal vaziyet alıyor. İşin kötüsü bu sözlerine itiraz edemiyor, buna yargı karar vermeli” bile diyemiyorsunuz. Çünkü kişi terör örgütüyle arasına mesafe koymayan bir siyasetçi. Herhalde adil yargılanması gerektiğini söylerseniz, bu kez de terör destekçilerini savunuyorsun diye suçlanıyorsunuz. Siyasi fikriniz ona zıt, bölücü terör karşıtlığınız da çok bariz ortadaysa, bu defa bölücülerin karşısında ”devletin yanında olmamakla” suçlanıyorsunuz. Sonuçta hukuku ve adaleti savunmaktan çekinir hale geliyorsunuz.

Bu anlayış yaygınlaşınca devletleşen parti politikalarının hukuk dışına çıkması normalleşiyor. Sonuçta toplum olarak hukuksuzluğu kabulleniyor ve hoş olmayacak akıbete yönelen bir tuzağa düşüyoruz. Halbuki bölücü siyasetin yol açabileceği zarar asla hukukun rafa kaldırılmasından daha büyük olamaz. Hukuk, devleti ete, kemiğe büründüren, can verendir. Olmayınca o korumak için çok çalıştığımız devletin öleceğini göremiyoruz. Böyle olunca iktidarın devleti kurtarma(!) yönetimi, mevcut devleti yıkma girişimine dönüşüyor. Anayasal düzeni ve buna uygun kurumları olmayan bir yeni – devlet diyemeyeceğim- bir şey inşa ediliyor sanki.

Demokratik katılım ve çoğulculuktan uzak, sıkı merkeziyetçi bir siyaset anlayışıyla iktidar, devlet teamüllerine, kurumsal geleneklere, istişareye, liyakate, ehliyete değil, tek kişiye bağlı olarak sadakatlilerle kurgulanan bir yönetim modeli inşa ediyor. Böylece her kurum merkezdeki dar bir çevrenin kontrolüne alınıyor, kamuya aidiyetler yok ediliyor. Kamu yararı yerine kişi/aile, parti yararı olunca, kamu düzeninin yerini kaosun alacağı düşünülemiyor. Ekonomik krizin, siyasi-devlet krizine dönüşme eğilimi de görülemiyor. Unutmayalım, devletin içinden hukuku çıkardığınızda ortada haydut kalır. Tehlikenin farkında mıyız?

Devamını Oku

Sistem mi? Zihniyet mi? Ne değişmeli?

Sistem mi? Zihniyet mi? Ne değişmeli?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Konfüçyüs’a atfedilen sözde toplumlar için en tehlikeli 3 durum, akıllı insanların duygusuz, duygulu insanların etkisiz, etkili insanların da akılsız oluşu söylenir. Günümüzde hep vurgulanan devlet yönetiminde liyakat, ehliyet eksikliğinin 2500 yıl önceki ifadesi gibidir. Buradaki ‘duygu‘ kelimesi yerine ahlakı koyarak güncellemek daha doğru olur. Kim bilir belki dünyadaki diğer toplumlarda az ya da çok durum böyle. Ama bizde çok yaygınlaşan ve artık normalleşme mesabesinde kanaatimce. Örneğin, sahteliği mahkeme kararıyla kesinleşen diplomanın sahibi bir devlet adamı (!) utanma yerine, pişkince inkâr ile ne kadar yerli milli olduğunu ispat derdinde. Vak’a bireysel olsa hadi neyse de ne yazık ki binlercesi var böyle. O yüzdendir ki toplumun her kademesinde yaygınlaşan ahlaksızlık artık ayıplanan bir durum değil bu ülkede.

Ortak değerlerin siyasette hunharca kullanılıp içlerinin boşaltılması sonucunda gelinen nokta, derin bir çürüme. Siyasi arenada tüm fikirler/ideolojiler adeta mutasyona uğramış, başkalaşmış, özünden uzaklaşmış vaziyette. Milliyetçilik çok parçalı ve kendi içinde kavgalı, siyasal İslamcılık dinden uzak modern müşrik, hurafeci tarikat ve cemaatlerin önderliğinde, devrimcilik gardrop düzeyinde yenilikçi ve halkçılık da hala elitistlerin kontrolünde. Hiçbirinin asıl gündeminde ne yazık ki demokratik hukuk devleti, çoğulcu katılımcı demokrasi, adaletli yönetim yok. İsnat ve iddialar kimden geliyor kime yöneliyora bakılıyor önce. Bizim mahalle, öteki mahalle, karşı mahalle ekseninde yan tutuluyor. Kimin ya da hangi tarafın haklı olduğuna hiç bakılmıyor. Bu bağlamda toplum kesimleri arasında çok fark kalmıyor. Gettolaşan siyasi mahallelerde değerleri kaybolan her kesim içten içe çürüyor.

Çok partili siyasi yaşama geçtiğimiz seçimlerin sloganı “yeter söz milletin” olsa da yönetimde söz bir türlü halkın olamıyor. Yaygın anlayış ve ne yazık ki halkın kabulüne göre, bu ülkede siyaset kamu eliyle kaynakları kontrol, sahiplenme ve üleşme mekanizması olmaya devam ediyor. Yeter söz milletindir diye geldiği 10 yıllık iktidarın, akılda kalan icraatları, dışa bağımlılığı kökleştiren tarımda makinalaşma ile evlerinde doğal sütten bol bir şey olmayan köy çocuklarına süt tozu dağıtma. Son dönemde aynı bilinçaltına hitapla milletin adamı sloganıyla gelinen uzun iktidarının sonunda toplumun çoğunluğu için açlık büyük dert, kıtlık da kapıda. Bu paradoksal retoriğin devamıyla gelinen nokta her alanda çürümüşlük oldu.

Elbette ki bu düzenin devamında birinci derecede siyaset esnafının yönetimi de halkın hiç mi kabahati yok bu mevzuda? Adamını bul, yolunu bul, paranın açamayacağı kapı yoktur gibi özünde haksızlık içeren darbı mesellerden beslenenlerin seçimleri etkili olmuyor mu bu sonuçta? Canı yandığında avazı çıktığı kadar adaletsizlikten şikâyet edenlerin hak ve hukuka inanç ve saygıları ne kadar mesela? Bunlar adaleti sadece kendileri için isterler, başkaları onların umurunda değildir. Makam-mevki, mülk-emlak, ihale- kaynak, mama-cukka babından hak etmediği bir kamu menfaatine asla itiraz etmezler. Müstahak olmadığına ulaşmak ve kavuşmak için de kanun, kural dinlemezler, akıllarına ahlakı da hiç getirmezler. Hal böyle olunca bu tür haksız taleplerine karşılık alamayacaklarını düşündükleri dürüst siyasetçiyi seçmez, göreve de getirmezler. Tahterevalli misali karşılıklı beslenen bir hale gelen çürüme daha da derinleşir.  

İşin hakikatini anlamakta, kavramakta pasif direnenler, bütün kötülüklerin anası saydıkları mevcut sistemi, yani anayasal düzeni değiştirince her şeyin düzeleceğini sanırlar, en azından topluma böyle anlatırlar. Eski yeni (ki bunlar CB hükumet sistemine geçmemize oy ve destek verenler) muhalefet parti sözcüleri, çoğunluk baro başkanları, her kesimden hukuki yorumcular, kafa yorucular, anayasayı değiştirince hukuk devletinin kendiliğinden ve derhal kurulacağını zannederler ve canhıraş savunurlar.

Unutmayalım ki, kötü kanun iyi uygulayıcı elinde iyi, iyi kanun kötü uygulayıcı elinde kötüdür. Bu kuralsız sistemde bile istendiğinde adil bir yönetim icrası pekâlâ mümkündür. Sorun sistemden daha çok zihniyet değişikliğidir. Siyaset ve yönetici sınıf bunu istemekte ve buna hazır mıdır? Bu konuda konuşmak anlaşmak ve uzlaşmak gerekir. Bunun için evvela çoğulcu, katılımcı demokratik hukuk devleti çerçevesinin çizilmesi, temel kabuller ve değerler mutabakatı lazım gelir. Türkiye’de en çok da hukuk ve adalet anlayışı temelli bir ahlak ve kültür sorunumuz var. Son dönem yargı-yürütme uygulaması itibariyle sürekli kötüleşerek diğer alanlar gibi her geçen gün çürüyor, yargının itibarı yerlerde sürünüyor.

Demokrasinin temel unsuru olan hukuk devleti ancak ve ancak yargı bağımsızlığıyla mümkündür. Tüm değerlerin içi boşalmış bir ülkede ahlaken çürümüş geniş kütlelerin uyacağı hukuki ilkeler zamanla yok olur. Bu noktada birey, toplum ve yönetimleri hukuk dairesine çekecek ve orada kalmaya zorlayacak olan bağımsız yargıdır. Sistemin sigortası ve bireyin teminatı olan yargı adaletli yönetilen devletin de koruyucusudur. Bugün için her kesimde buna olan inanç ne kadar? Geçim derdine düşmüş halkımız bunu ne ölçüde talep eder? Düşünülmesi ve üzerinde kafa yorulması gereken nokta budur.

Kim bilir belki de işe devlet nedir sorusuyla başlayıp, olması gereken gerçekliğinde anlaşmak ve uzlaşmak icap eder. Aksi halde yönetimde yağma, toplumda da ahlaki çürüme devam eder. “Siyasette ahlak, yönetimde adalet” ilkeli bir toplumsal düzene geçmek hepimizin yararınadır ve her kesimin amacı olmalıdır.

Devamını Oku

Yönetilemezlik derinleşiyor

Yönetilemezlik derinleşiyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Öncesinde başlayan ekonomik krizin salgınla daha da derinleşip halkın canını acıtan boyuta ulaşmasıyla durum sosyal buhrana dönüşmeye evriliyor. Salgın evrensel, yöneticiler buna sığınıp gerçeği gizliyor, toplumun yarısı bunu göremiyor. Oysa salgın sona erse bile durumun hemen iyileşmeyeceği aşikâr. Sebebi yönetemeyen iktidar ile yönetilemeyen devletin defacto idaresidir. 

Hukukta ‘defacto‘ kavramı fiili durumu ifade eder, kurallılık yerine pratikteki işleyiştir. Şeklen uygunluğun yeterli sayılıp kanunun amaçladığının yerine hatta bazen tersine tatbikatın adıdır. İdarede çok sık olmasa da geçmişte istisna olan bu uygulama son dönemde neredeyse olağan hale geldi. Sadece idarede değil yargıda da ben yaparım olur, hukuka da uygundur. Velev ki olmasa bile uygun sayılır, hukuksuzluğunu iddia eden de haindir, PKK’lı ya da Fetöcüdür.

Demokrasilerin erdemlilerden oluşan toplumda varoluşu, gelişmesi yaşaması nispeten kolaydır. Ancak bu kültürün yeterli olmadığı toplumlarda varlığı ve devamı çerçevesi net çizilmiş hukuk devleti ile mümkündür. Hukuk devletinin sigortası bağımsız yargı erkidir. Olmadığında devlet zayıf, millet de teminatsız kalır.

Geçen gün Yargıtay’da ertelenen bir seçim yapıldı. Anayasa mahkemesine atanacak 3 aday tespit edildi, birini Cumhurbaşkanı AYM üyesi yapacak. Şeklen hukuka uygun olan bu seçim ile atama ne yazık ki ruhen kanuna uygun değil. Çünkü ilk sırada seçilen ve muhtemel değil mutlaka atanacak olan pek taze “yüksek yargıç” olarak Yargıtay’da bir tek dosyaya bakmadı. Atanacağı yüksek mahkemenin anayasa gereği uyma zorunluluğu olan kararına uymayan bir hâkim heyetinin adliyesinden jet hızıyla gelmişti. Şimdi Anayasa mahkemesinde ne yapacak? Hukuksuzluğa karşı bir adalet adamı mı olacak? Eğer öyleyse açıkça anayasaya aykırı karar veren ve kasten olduğu için de disiplin suçu işleyen o hakimler heyetine, üyesi olduğu Adalet Komisyonunca neden hiçbir işlem yapmadı?

Şeklen uyulan yani kitabına uydurulan ama ‘kanunun ruhu’na uymayan bir atama. Siyasi karar beklentili bir tercihle gelinen görevde adil ve bağımsız olamayacağına göre yoksa geçmiş hizmetlerin ödüllendirilmesi mi? Bunu gören diğer yüksek yargı mensuplarının ve genel olarak yargının bunu içine sindirmesi mümkün olamaz. Yargı erki kendi içinde tutarsız ve güvensiz hale gelir. Yargının itibar kaybı, halkın eleştirisiyle değil işte böyle kör gözüm parmağına seçim ve atamalarla olur. Son on yılda halk nezdinde yargının derin itibarsızlaşmasının sebebi budur. 

Devlet yönetiminde herkes ehliyet ve liyakatten söz etse de kimsenin böyle bir derdinin ve amacının olmadığı ortada. Genel idarede liyakatsizlikten kaynaklı yetersizlik bir nebze tolere edilse de yargıda olunca sonucu ağırlaşır. Öyle ki bir süre sonra sistem sigortasız kalır ve şalter atabilir. Kanunun ruhuna ve kurallara uyulmazsa yargı yıpranır, halkın hukuka güveni sarsılır. Hukuk güvenliği bitince, herkes zarar görmemek için kabuğuna çekilir. Çok muhtaç olduğumuz yabancı yatırımcı gelmez, yerli tasarruf sahibi dahi yatırım yapmaz. Cumhurbaşkanına gerektiğinde herkesin malına el koyma, dondurma yetkisi verilen ülkede bağımsızlığını yitirmiş bir yargı denetimine kim güvenir? 

Hukuk ve demokrasi reformundan söz edilip ardından böyle bir tasarruf yapmak, yargı bağımsızlığı konusundaki kuşkuları artırmak ve adaletsizliği kronikleştirmekten başka ne işe yarıyor? AİHM, Türkiye’de siyasi gücün etkisiyle tutuklamalar yapılıyor, diye karar alıyor. Yargı bağımsızlığı endeksinde dip yapıyor, özgür olmayan ülke statüsüne düşüyoruz.  Gerçekle yüzleşmezsek eğer yarınlarımız çok daha berbat günlere gebe. Sorun net, çözüm de basit. Keşke tüm siyasi kesimler farkına varsa da çözüme yönelse. Bu ülkede hukuk ve demokrasi reformuna ihtiyaç yok. Sadece ‘siyasette ahlak yönetimde adalet’ ilkeli bir zihniyet reformu gerek. Anlamadan anlatmak ve çözmeyi ummak beyhude gayret…

Devamını Oku