DOLAR 13,71940.4%
EURO 15,56840.18%
STERLIN 18,2262-0.32%
ALTIN 786,210,93
BIST 1.910,411,61%
BITCOIN 670609-7,54%
Ankara
11°

KAPALI

06 35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Taşkent’teydim

Taşkent’teydim
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk tarihine dayanarak, yakından ve uzaktan tanıdığım için, 1990’lı yıllardaki değişimden yararlanıp, 1992-1993-1994 ve 1998 yıllarında Taşkent’te bulunmuştum. Bu günlerde Taşkent benim için her şeydi. Taşkent Doğu Bilimler Enstitüsü’nde Türk Dilleri ve Türk Tarihi hakkında bir yıl ders vermiştim. Artık bir Taşkentli kadar Taşkent’i sevmeye başlamıştım. Taşkent beni sevmiş midir bilmem, ben Taşkent’i sevmiştim. Tüm Özbekistan’ı gezdim, araştırmalarda bulundum.

Bugünkü Özbekistan’ın en doğu bölgesi olan Fergane Havzası, Kırgızistan ve Tacikistan ile sınırlanmaktadır. Bu havza sanki bir avuç içi gibi, birbirinden pek de uzak olmayan beş parmağa benzer aralıklarla yerleşen beş şehri içine almaktadır: Fergane, Mergilan, Hokant, Endican, Namengen. Bir de bugünkü Kırgızistan sınırları içinde bulunan Oş şehri de coğrafi bakımdan bu bölgeye aittir. “Fergane” sözcüğü hem bu havzanın, hem bu havzanın en güneyine yerleşen bir şehrin adı olmaktadır. Havzanın en kuzeyine Namengen şehri yerleşmiştir.

Uzak geçmişten bu yana “İki Nehir Arası” (Sır Derya ile Amu Derya arası) anlamında Arapların diliyle “Maveraünnehir”, Avrupalıların diliyle “Transaxiana” diye adlandırılan ve tarih boyunca çok kanlı savaşlara sahne olan bu cennet yurdun bir parçası, işte bu Fergane Havzası’dır. Fergane şehrinin 30-60 km. güneyine doğru Vadil kasabası ve bu kasabaya bağlı Şahimerdan ilçesi, daha güneyde ise, yüksek Alay sıradağları bulunmaktadır. Bu sıradağların güneyi Tacikistan, Tacikistan’ın güneyi Afganistan’dır.

Alay Dağı’nın zirvesi kış yaz bembeyaz karla kaplanmış olup, adı geçen Sır Derya işte buralardan başlıyor. Dağın orta yüksekliğinde oluşan Kök Köl (Gök Göl) ile dağ eteğindeki yerleşim sahası arasına şu anda teleferik tesisatı kurulmuştur. Ben (İklil Kurban) 1994 yılının Temmuz ayı ortalarında burada idim. Havanın 40 derecenin üstünde sıcak olmasına rağmen, çok duru olan dağ suyu eli donduruyordu. Suyun aşağıya doğru büyüyerek akan dere kenarları yemyeşil çimenlik olup, temiz suyu ve güneşli havasıyla burası, şehir halkı için dinlenme, rahatlama yeridir. Bu özelliklerinden dolayı, Türkistan’daki tam 100 (651-751) yıl süren Arap istilasının en yoğun ve kalıcı etkisi buralarda-Maveraünnehir’de gerçekleştirilmiştir. Çünkü Maveraünnehir Arapların hayalindeki cennetti.

İşte yukarıda bahsettiğim coğrafya, bir zamanların ünlü hükümdarı ve yazarı olan Hindistan fatihi Babur’un (1483-1530) yurdudur. Babur buralarda taht kurmuş, düşmanlarıyla çarpışmış ve zor günlerinde bu dağların mağaralarına, yalçın kayalarına sığınmıştır. Ayrıca burası, dağ eteğine yerleşen Şahimerdan ilçesindeki, ünlü ceditçi (yenilikçi) şair Hemze Hakimzade Niyazi’nin (1889-1929) mezarı ile Ona ait müzeyi bağrına basarak, yakın çağımızdaki bir faciaya tanıklık etmektedir. Hemze’nin mezarı üstündeki mermer taşa şairin şu mısraları yazılmıştır:

 

Tüzemiz yengi turmuşni        (Kuracağız yeni hayat

         Zaman içre.                             Zaman içinde.

         Ebedi sungra yeşeymiz            Ebediyete kadar yaşarız

         Cahan içre.                               Cihan içinde.)

 

Şairin mezarının ve Ona ait müzenin bu dağ eteğinde bulunmasının önemli bir sebebi vardır. Şair Hokantlı yani bu yörenin insanıdır. O burada ceditçilik fikirleriyle ortaya çıkarak, kadınlara peçe ve başörtülerinden kurtulup, çağa-bilime ayak uydurmalarını söylediği sırada (1929), dinci gruplar tarafından taşlanarak öldürülmüştür (Özbek Sovyet Ansiklopedisi: 365). Şairin başına gelen bu olay, 1930 yılında Menemen’de hasıl olan Kubilay olayı ile 1993 yılında Sivas’ta hasıl olup, 37 aydının ölümüyle sonuçlanmış yangın olayının hemen hemen aynısıdır. İşte Ruslar-Çinliler gibi istilacıların, komünizm gibi yabancı ideolojilerin Türk topraklarında tutunabilmesini sağlayan başlıca amil-etken, bunun gibi olaylar ve bu olayları doğuran VII. yüzyıl Arap zihniyetinin temsilcileridir.

Tapıların, heykellerin yıkıldığı devrimizde, şairin görkemli heykeli bugün Taşkent’te dimdik ayaktadır. Tıpkı Kubilay’ın Menemen’deki heykeli gibi. Çünkü bu iki kardeşin düşmanları aynı olduğu gibi, amaçları da aynı idi: Ulusunu çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak ve yüceltmek. Aralarındaki tek fark, Hemze’nin Kubilay’dan bir yıl önce öldürülmesidir (1929). Onlar öldürüldü, fakat ölüm her insan varlığının sonu değildir. Nasıl yaşamış ve niçin-nasıl ölmüş olmalarına göre, bu ölümlü dünyamızda bazı insanlar ölümsüzleşir. Böyle insanları doğurabilen ulus, o ölümsüz bireylerinin omzunda sonsuza kadar yaşar.

Devamını Oku

Aklanmak

Aklanmak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Önce Tian Anmen Olayı aklanıp, olaya katılan kişiler-liderler kahraman olarak tanımlandı. Li Şaoçi başta olmak üzere Mao Zedung döneminde karalanmış ve cezalanmış ünlü kişilerin suçsuz olduğu ilan edildi. Basında gözüken Mao Zedung’un öç alma yöntemleri korkunçtu. Örneğin, Mao Zedung, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şaoçi’yi, Keyfıng şehrindeki özel hapishanede, kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, kendi şahsına karşı konuşmasının intikamını almıştır. Her şeyden önce 1930’lu yıllarda Mao Zedung’un bir numaralı rakibi olan ve Çin Komünist Partisi’nin Troçki’si diye tanımlanıp hain ilan edilmiş Çıng Duşiu’nun aklanması dikkate değerdi. Çıng Duşiu’ya özgü yazılarda yer alan şu ifadeler çok düşündürücüydü:

O uzağı görebilen akıllı, gerçekçi liderdi” Demek ki, Çin komünistleri akıllı ve gerçekçi liderini saf dışı bırakıp, akılsızlarla daha doğrusu aldatabilenlerle yola çıkmıştır. Rejime ve Mao Zedung’a yönelik bu şekildeki ifşa haberlerinin çok geçmeden sonu gelmişti. Çünkü gerçeklerin ortaya çıkması Çin Komünistlerinin de sonu olacaktı. Yaşamak için geçmişteki gibi aldatma yoluna devam etmeleri gerekecekti. Bu sebeple bugüne kadar Mao Zedung’un heykel ve resimlerine dokunulmamıştır.

En kapsamlı ve ayrıntılı aklama, 1957-58 yıllarında “sağcı” ve “yerli milliyetçi” suç damgalarıyla cezalandırılmış aydınlar üzerinde gerçekleşmişti. O günkü resmî ağızlardaki söylentilere göre, tüm Çin’de bu tip aydınların sayıca 400 000-Dört Yüz Bin- civarında olduğunu duymuştum. Kimi hangi kurum karalamışsa, şimdi o kurum aklamalı idi. Beni aklama yükümlülüğünü İli Öğretmen Okulu üstlendi. Yani yüksekten buyruk ile yapılan karalama şimdi buyruk ile aklamaya dönüşmüştü. Tekrar soruşturmaya da gereksinim yok gibiydi. İli Bölgesi Parti Komitesi’nde saklı bulunan kabarık dosyamı İli Öğretmen Okulu’na getirtmişler. Stil Düzeltme Hareketi sırasında büyük çapta karalama rolü oynayan, okul parti komitesi şubesinin başkan yardımcısı olan Latif, şimdi beni aklama görevini üstlenmiş. 1978 yılını 1979 yılına bağlayan kış ayı, Latif ile ikimiz okulun sakin bir odasındayız. Dev paket içindeki kağıtları birer birer karıştıran Latif:

Seni aklarız, aklanmayacak bir şeyin yok. Fakat burada kendi isteğinle, Türkiye’ye gideceğim demişsin, buna ne dersin, diye sordu.

Devlet izin verirse halen gitme niyetindeyim, dedim.

Tamam, sen istersen devlet buna bir şey demez, en iyisi senin dosyanı ikimiz beraber yok edelim, diyen Latif, sobanın ağzını açıp, kağıtları ateşe verdi. Böylece benim suç dosyam görünürde ortadan kalkmış oldu. Fakat, Çin devletinin siyasî derinliğinde saklı, intikam arşivinde bulunan kaydımın silineceğine elbette inanacak değildim. Çünkü, Çin’e bir kez kötü olmanın ağır bedelini ödemiş biri olarak, bu aklamanın ne Çin’e ne de bana bir güven verebileceğine hiç ihtimal vermiyordum. Evet Çin’e bir kez kötü oldun mu, onun yapacağı kötülükten ölüp bile kurtulamazsın. Doğu Türkistan’da bağımsız devlet kurduğu için, Yakup Bey’in mezarını bulup, Onun cesedini ateşe verenler, işte bu Çinliler idi. Benim Uygur tarihini öğrenme isteğimi Çinli asla unutmayacaktır, gün gelir bu isteğim beni ölüm sehpasına götürecektir

İli Öğretmen Okulu Parti Şubesi, İli Bölge Komünist Parti Komitesi’ne benim aklandığıma dair yazı yazmış, bu yazıya esasen yazılan İli Bölge Komünist Partisi’nin 17.04.1979 tarihli aklama genelgesi, ben Mayıs Komünü’ndeyken elime geçip, bir bahar sevinci yaşamama neden olmuştu. Bu sevincim aklandığım için değil, zaten ulusumun-vatanımın önünde aktım. Benim için, Çin’in bana “ak” veya “kara” demesinin hiç önemi yoktu. Çin, o zamanın koşullarına göre Mao Zedung dönemini kapatmak ve kendi çıkarı açısından dünyaya açılmak için ben ve benim gibilere “ak” demek zorunda kalmıştı. Bu olgu benim açımdan da yararlı idi, şöyle ki, aklandı gözüken bu resmî belgeyi, ileride Çin’in elinden kurtulabilmemde yolumun açılmasının işareti olarak algıladım ve bu sebeple çok sevinmiştim. Çin cezasını elbette kimse hak etmez. Fakat, ömrümün en verimli devirleri Çin cezasıyla boşuna geçti ise de, aklandığım için değil; cezalanıp, vatanımın-ulusumun kara kaderini paylaşabildiğim için vicdanım son derece rahattı. Çünkü bu ceza, dürüstlüğümün-haklılığımın kanıtı idi.

Korku, kaygı ve sınırsız sıkıntılarla geçen uzun yıllardan sonra, arkasında neler olduğunu tam kestiremesem de, bu sevincimi, bir eylem ile kutlamak ve doğa ile paylaşmak içimden geldi. Bu eylem, her ne pahasına olursa olsun ailece eşek arabasına yüklenip, Nılkı ve Kaş nehrinin boylarını görüp-dolaşıp, belki son kez oraları ziyaret ederek, gönül huzurunu elde etmekti. Yorucu 3-4 günlük yolculuğumuzun son durağı Bergeyti kaplıcası olmuştu. Bergeyti çayı yakasında bulunan kaplıcaya ulaşabilmek için, eşyalarımızı omuzlayıp dik yamaçlar üzerinden geçen keçi yoluyla taşınmıştık. Derede 10 gün kadar kaldıktan sonra, dönüş yolculuğumuzun ilk gecesini sabaha kadar yağan yağmur altında geçirmek zorunda kalmıştık. Delik deşik çadırımıza sığınarak, çoluk çocuğum ile kucaklaşıp, birbirimizi ısıtıp uyumaya çalışmıştık.

Ah o günler, zahmetli olduğu kadar, zevkli de idi. Temmuz ayı-yazın kendine özgü daha yeni olgunlaşmakta olan bitkilerinin burcu burcu kokularının dağıldığı ovalar-tepeler koynunda geçen bu gezimiz, belki vatan doğasına ebediyen elveda dememiz-bağrından doğsak da artık biz yokuz dememiz olacaktı.

Büyüğü 15, küçüğü 6 yaşında olan dört çocuğumu, bir kez olsa bile, bu anılarda kalıcı-büyüleyici manzaralarla tanıştırabildiğim için,  basit de olsa vatan ve aile görevini yerine getirebilmişim gibi gönlüm son derece rahattı. Çoluk çocuğum ile beraber bu engin doğa ile buluştuğum o, günlerimi anmak, aradan 40 yıl kadar zaman geçtiği şu günlerde bile bana mutluluk veriyor. İyi ki, sevincimi paylaşmayı ihmal etmemişim.

O, hayallere fırsat bulabildiğim günlerde-esintilerden de esinlenerek, bu çocuklarımın gelecekte üniversitelerde okuyup, hatta uzmanlıklarını ABD ve Almanya’da bitirip, kendi kaderlerini kendileri belirleyen (benim kaderimi Çin devleti belirlemişti) özgür bireyler olarak yetişeceğini düşünmüşüm müdür acaba? O günlerde, onları hep doyurma ve barındırma kaygısıyla yaşadığım için, böyle bir ülkü kökenli fikrin aklıma gelmiş olmasını pek kestiremiyorum…

Satırlarımın sırasıyken, “Birey hukuku devlet hukukundan üstündür”  denilen, Batı’yı Batı yapan bu yüce değer-bu soylu ilke karşısında, bugünkü özgür ve mutlu çocuklarımın adına saygıyla eğiliyorum. “Bırak, insanlar özgür yaşasın, kendi bahtını kendileri yaratsın!” Bundan daha gerçekçi, bundan daha ideal anlayış olur mu?! İşte, Batı’nın-ABD’nin dünyadaki üstünlüğü, özgür ve mutlu bireyler yaratabilen bu anlayışta saklıdır.

Aslında bu aklama samimî değildi, “sağcı” olarak suçlanmış Çinliler için samimî olabilir, fakat “milliyetçi” olarak suçlanmış azınlıklar için hiç de samimî değildi. Çünkü, burada üzerine basarak söylenmesi gereken şöyle bir gerçek var ki, Çin’in siyahının da beyazının da kızılının da Doğu Türkistan hakkındaki görüş ve tutumları aynıdır-bu genel Çin gerçeğine (isteğine) göre: “Şin Cang (Doğu Türkistan) Çin’in bölünmez bir parçasıdır.” Yani Doğu Türkistan Çin’in ebedî kölesi olacakmış. O halde, bu Çin isteğinin aksini savunan milliyetçilerin,  Çin devleti tarafından aklanmasının hiç de samimî olmadığı da bir gerçektir. Bu gerçek çok geçmeden su yüzüne çıkacaktır.

 

Kaynakça:

1.Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar(Anılar-Yansımalar:1943-2007), s: 146-149, Ankara 2007

Devamını Oku

Doğu Türkistan hatıralarından

0

BEĞENDİM

ABONE OL
YOLDA

(Bu yazım, 1984 yılında Emel Dergisi’nde yayınlanmış olup, aradan geçen 40 yıllık özlemim uğruna, tekrar  “ELVEDA” demeyi düşündüm).

Yıl 1980, 15 Eylül, vakit akşam… Birkaç gün önce 18 000 Yüen’e sattığım babamın evinde, akraba, komşu ve arkadaşlar toplanmıştık. Çay içmeler, konuşmalar, ağlamalar devam ediyor. Vakit gece yarısını geçmişti. İkram olsun diye akrabalara bırakılan keçeler üzerine uzanmıştık. Uyumak da zor, nasıl uyunur? Sabah altıda da garaja yetişmemiz gerekir. Aynı zamanda çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim bu ata yurdunda son saatlerimi uyku ile geçirmek istemiyordum. Ruhumda bir hüzün dalgalanıyor, daha ortalık karanlık… Eşyalarımızı komşularımın getirdiği dört eşek arabasına yükleyip, uzun bir duadan sonra kalabalık bir insanla garaja gittik. Garajda da bizi uğurlamaya gelenler bekliyordu. Bir defa daha kucaklaştık ve ağlaştık. Saat sekiz, otobüsümüz harekete geçti.

Tam öğle vakti, İli Ovası ile Cungar Düzlüğünü ayıran Talkı Dağları’nın arasındayız. İki tarafımız yemyeşil çam ağaçlarıyla süslenmiş. Yüksek dağlar, dağın eteğindeki derede taştan taşa seken gümüş sular, bir de ırmak boyunca yol alan otobüsümüz… Su hızla aşağıya akıyor, biz yavaş yavaş yukarıya tırmanıyoruz. Her tarafa doymadan bakıyordum, gönlüm perişan, gözlerim yaşlı, titrek bir sesle:

Elveda güzel dağlar, elveda köpüklü sular, elveda sihirli orman, artık ben sizi göremem, demiştim. Yanımda oturan küçük oğlum Danyal: “Baba ağlama, ben uçak ile seni tekrar buralara getireceğim” diyordu… Oğlumu bağrıma bastım, ve sessizce ağlayıp, bağrımdaki yangını gözyaşlarımla söndürmeye çalıştım.

Artık dağın doruklarındaydık. Uzaklarda Cungar Ovası’nda parlayan Sayram Gölü’nü seyrederek bu tepedeki tek lokantada öğle yemeğini yedik. Akşam saat 7 civarında Şihu kentinin oteline vardık. Sabah saat 7’de kalkıp, öğleden sonra saat 4 civarında Ürümçi garajına ulaştık. Oradan da tren istasyonuna yakın bir otele taşındık.

Pekin’e gitmek için tren sırasını bekleyen insan çokmuş. Hemen bilet alamadık. Bu arada Çin parasını Dolara değiştirmemiz gerekiyordu. Ürümçi Merkez Bankası ile epey uğraştık, formaliteler çoktu. Paramızın ancak bir kısmını zorla değiştirebildik, Dolar değerli idi. Pasaportumuzdaki belirtilen sınırlarda kalma süremiz de kısıtlı idi. Çin hemen gitmemizi istiyor, yolculuğumuzun başkalarına bulaşmasından korkuyordu.

Koşarak tren istasyonundaki memur Uygur kardeşlerimle tanışıp, onlardan “Türkiye’ye gideceğiz” sözümün karşılığında büyük saygı gördüm. Hemen bilet de bulundu. Gündüz saat 2’de trene bineceğiz (22.09.1980). Tren durağına taşındık. Artık ayaklarımın vatan toprağındaki son dakikalarını yaşıyordum. Tren de geldi, acele eşyalarımızı yerleştirdik. Hoşça kal aziz toprak, aziz dostlar. Yarın bu saatlere kalmadan Doğu Türkistan’dan çıkıp, asıl Çin toprağına geçeceğiz. İlk defa korkmadan-titremeden elime kalem aldım ve “Elveda Vatan” diye bir şeyler yazmaya başladım. Akşam saat 8’de Pekin istasyonunda idik (25.09.1980). Yine buraya geleceğimiz için yakın bir otele gitmeyi düşünüyordum. Yükleri sokağa koyup, otelin danışmanına koştum. Sıradaki insan kalabalığına şaşırdım ve sıraya geçtim. İçerden bir memur çıkıp, “Boş yer kalmadı, boşuna beklemeyin, dağılın!” dedi. Neylersin! Tekrar sokağa koştum. Yükümü üstünde geniş tahtası olan bir bisiklet arabasına yükleyip en yakın otel diye gösterdikleri Dong Diyen adındaki otele gittim. Saat akşam 10’u geçmişti. Otelin nöbetçisi, “Gidin otele sokmam”, diyordu. Ben “Hiç olmazsa otelin önündeki salonda bir gece kalalım. Çocuklar ufak, annem-babam yaşlı, yorulduk-acıktık, başka gidecek yerimiz yok!” diye yalvarsam da, dinlemedi. Ailece sokakta kalmıştık. Ne yapalım, yüklerimi çözüp sokak kıyısında uyumaya karar verdim. Çocuklarımın birden boyunları büküldü, biri ekmek, öteki biri de yorgan istiyordu. Sinirlendim, bütün benliğimi bir öç duygusu kaplamıştı.

Tan attı, sokakta insan gölgesi görünüyordu… Nereden çıktıysa resmî giysili bir Çinli kadın gelip, bize dikiliverdi : “Siz ne biçim insansınız, niye sokak ortasında uyudunuz !?” Çok geçmeden etrafımıza Çinliler toplanmaya başladı. Eşim sinirlenmiş halde bizi seyredenlere karşı şöyle sesleniyordu:

“Siz bizim gibi beş on kişi değil, milyonlarcanız Shincang’a (Doğu Türkistan’a) gidiyorsunuz. Ama ben hiçbir Çinlinin sokakta gecelediğini görmedim. Sizler Shincang’da bizim oturamadığımız en güzel evlerde ömür boyu keyif sürüyorsunuz. Bize burada geceyi geçirip, karnımızı doyuracak bir otel odası bulamadık. Sizin bütün dünyada çığırtkanlık yaptığınız “Millî Beraberlik” siyasetinizin gerçek yüzü bu mudur!?”

Çevremiz ana baba gününe dönmüştü. İlk gördüğümüz kadın polis olmalı ki, birden otele girip telefona sarıldı. Kalabalığın arasında polis ve memur üniformalı kişiler çoğaldı. Polisler kalabalığı dağıtmakta iken (Bilindiği gibi komünistler böyle ani toplanan kalabalıktan çok korkarlar), o memur kadın bizi hemen otele davet etti. Masada çay hazırlanmıştı. Yüklerimizi polisler, otel hademeleri otele taşıyorlardı. Çocuklarımın yüzünde gülümsemeler… Otel memuru olmalı bir yaşlı Çinli: “Özür dilerim, bu olaydan benim haberim yok, sizi otele almayan memur suçludur. Herhangi bir ihtiyacınız varsa söyleyin, hizmetinizdeyiz” diyordu. İşte Çinlinin gerçek yüzü… Akşam kimse yokken başka, gündüz halk arasında başka. Bu tutum Çinlinin ulusal karakteridir. Otel hademeleri hizmetimize koşuyordu…

Öğleden sonra geçit vizesi gereği Rus elçiliğine gittim, ilgi gördüm, çay ikram ettiler. Rusya’ya gitmek için vize isteyen Sabit Abdurahman hakkında bilgi istediler. “Arkadaşımdır, ona yardım edin, vize verin” dedim. Rus elçiliğindeki işlerim bitmişti, otele dönüp rahat bir uykuya daldım. Evet Pekin’deyim, yapılacak işler az değildi. Bulunduğum otel Pekin’in merkezinde, mağazalarla dolu Vang Fu Cin bulvarında idi, satın alınması gereken eşyalarımı aldım. Yapılacak işlerimin en önemlisi Moskova tren biletinin alınması gerekirdi. Beynelmilel ulaşım biletinin satıldığı kuruma gittim. Ummadığım bir zorluk ile karşılaştım…

Pekin-Moskova tren hattı sadece Çarşamba ve Cumartesi günlerinde, Rus treni Mançurya üzerinden, Çin treni Moğolistan üzerinden gidecekmiş. Ben Cumartesi gidecek Rus treninin biletini istedim. Bilet satan kadın, “Sen Çin vatandaşısın Çin treniyle gitmelisin” diyordu. Ben, Çin trenini bekleyemem vaktim kıt, diyince, Çinli kadın “Sen Çin vatandaşı olduğunu unuttun mu, neden zamanını ona göre ayarlamadım?!” diye kızdı…Susmaktan başka çarem yoktu. Sabah saat 9’dan beri kadının önünde boyun büküp oturuyordum. Öğle yemeğine gitme zamanı olmalı, kadın önündeki pasaportları toplarken, kaba bir sesle:

-Ne düşündün, hangi trenle gideceksin?! Kararını söyle! Dedi. Rus treni ile gitmekten başka çarem yok! dedim. Kadın soğuk bir sesle:
-Getir parayı, al pasaportunu, diye, benden kurtulmaya çalıştı… Hayret, işlem beynelmilel, yol seçme hakkı bireysel olduğu halde, bu ne biçim davranış? Tanrı eğer sen varsan bir daha Çinliye muhtaç etme, dileğiyle ben de o kadından kurtulmaya çalıştım. Kadının bu davranışı, Çin ulusunun tarihi buyunca süre gelen akıla karşı, çıkara endekslenmiş geleneğinin- yaradılışının sonucu idi.

Yıl 1980, Ekim ayının 4.günü, akşam saat 8’de Rus treniyle yola çıktım. İki gece bir gündüz yolculuk sonunda sabah sınırda idik. Çinlilerin de, Rusların da dedik dedik aramalarından sonra sınırı geçtik. Rus topraklarındaki bir gündüz, bir gecelik yolculuktan sonra sabahın ilk aydınlığı Baykal gölünden yansıyordu. Gölün kıyılarından geçiyoruz… Ah Baykal… Dünyanın en derin gölü ve tarihin en sırlı bozkırları… Trenin ahenkli sesi, o sakin geniş ormanlara-bozkırlara yayılırken, ben hayale dalmıştım… “Binlerce yıl öncesine gittim. At koşturup, kılıç çektim. Bu ölümlü dünyanın ölümsüz anıtlarını diken atalarımın: KÜLTİGİN ve BİLGE KAGAN’IN, “Ötüken’i niye terk ettin?” diyen öfkeli seslerini duydum. Hoşça kal Baykal! Hoşça kal ata yadigârı aziz topraklar… Ben tekrar geliyorum…

Sararmış ama kar ile süslenmiş Sibirya ormanlarından, Asya’yı Avrupa’dan ayıran Ural Dağlarından geçiyoruz, Önümüzde Moskova. Orada tren istasyonunda akraba ve yakınlarım bekliyor. İşte geldik, tarih ve zaman: 10 Ekim 1980 ve hızla geçmekte olan akşam saat 6… Eşyalarımızı tren istasyonundaki ambara koyup, Kızıl Meydan’a yakın Tsentralnaya Gostinitsa (Merkezi Otel) denilen otele gelip yerleştik. Otel lüks ve pahalı idi. Kişi başına 10 Ruble-15 dolar. Ruble pahalı, fakat çarşıda satın alınacak hiçbir şey yok, soğuk ve yoksul bir şehir. Sabahtan itibaren Moskova-İstanbul tren biletini almaya koştum. Ne mümkün bu tren haftada bir gün kalkacakmış. Ancak 22 Ekim günü için bilet varmış. Ne yapalım, Moskova’da 12 gün yaşamak zorunda kaldım. Türkistan hatırası gereği aldığım Hoten halısını sattım.

Kısacası Moskova’dan memnun değildik. Koşup oynayan çocuklarıma karşı, otele bakan bir Rus kadını:

-Domuzlar, medeniyetsizler! Burası domuz yuvası değil, Burası Çin değil! Kaba Çinliler! Kendinizin Moskova’da olduğunuzu unutmayın! diye bağırıyordu… Bu sözlere karşı sinirlenen eşim:

-Ben medeniyetsiz olsam, sen vahşisin! Domuza domuz yiyenler benzer. Senin Moskova’na biz isteyerek gelmedik. Paramız iyi, kendimiz mi kötüyüz!? Çocuklarımın son ekmeğini de yağmalıyorsunuz, diyordu. Hususen bize Çinli, demesi benim de çok ağrıma gitmişti. Bu kavgayı otel müdürü duyunca, aniden durumumuzda değişiklik oluverdi… Kişi başına 3 Ruble para karşılığında daha geniş odalara taşındık. Bize hakaret eden Rus kadını pastalar getirip özür diledi. Yani Pekin’deki olay bir az değişikle tekrarlandı. Ne olursa olsun Kurban Bayramını otelde güler yüzle geçirdik. Otel hademeleri otel koridorunda koşan çocuklarımı görmezlikten geliyordu.

Moskova’da kaldığım bu 12 gün içinde yine söylemeye değer bir konu da, otelde karşılaştığım bir kişinin bana yaptığı tesiri idi. O beni kendisi bularak Çin ve Doğu Türkistan hakkında bilgi istedi. Sohbet esnasında beni meraklandıran şey, bu kişinin hangi ulusa mensup olması idi. Adını sordum:

-Vadim, Veli de diyebilirsiniz, diyordu.

-Siz Kazanlı mısınız, yani Tatar mısınız, dedim.

-Sovyetler Soyuzundan, diye bozuk bir sesle Tatarca konuşmaya gayret ediyor, sözünün yarısı Rusça idi… O beni lokantaya davet etti. İki tabak yemek getirip, birini benim önüme sürdü,

-Kusura bakma, size etsiz yumurtalı çorba getirdim. Burada size layık etli yemek yokmuş, dedi, ama kendisi et yiyordu.

-Sizin yediğiniz et, ne eti diye sordum.

-Biz artık alıştık, alışmaya bağlıdır. Eğer alışsanız bu et çok besleyicidir, diyor, ama etin adını söylemekten, ulusunun adını söylemekten nasıl çekiniyorsa, öyle çekiniyordu. Bu zavallı insanın bu miskin durumuna çok üzüldüm… Benim annem de Kazanlıdır. Zavallı kazan-zavallı Tatarlar… Moskova ile komşu olmanın acı sonuçlarını bütün çıplaklığıyla yaşayıp, tarihin çetin denemelerinden geçmektesiniz… Rus ulusunun tarihi boyunca süre gelen başkalarını yutma geleneği bu gün de devam etmektedir. Dili uğruna kendini yakan Udmurt Albert Razin (1940-2019) olayı, Rus yutmasına karşı direnişin en çarpıcı örneğidir. Albert Razin taraftarı olarak Tatar şairi Robert Mingnullin de Ruslara karşı direniş şiiri yazdı…

Yıl 1980, Ekimin 22. Günü, akşam saat 8’de Moskova-İstanbul trenine bindim. Artık Moskova’dan kurtulmuştum. Tarih 25.10.1980, gece saat bir. Türk sınırından geçtim. Bambaşka insan, bambaşka ilişki… Pasaportumu inceleyen iki Türk memuru:

-Siz Türk müsünüz, Türkiye’de mi kalacaksınız?! Hoş geldiniz, hayırlı olsun, diyordu.

Gündüz saat üç, pencereden İstanbul’u seyrediyorum. Gönül dolu arzular….      

Devamını Oku

Terör (Suikast) ve İsyan

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Amerika’da meydana gelen 11 Eylül 2001 tarihli korkunç terör olayından sonra, terör ile isyanı daha açık bir şekilde ayırt etmenin gereksinimi doğmuştur. Bu iki sözcüğün anlamında güç kullanmak ile kan dökmek gibi ortaklıkların bulunduğu açıktır. Oysa bu ortaklıklara rağmen, bu iki kavramın içeriğinde birbirine taban tabana zıt olan iki olgu söz konusudur.
 
Terör bireyseldir, isyan toplumsaldır. Terörün gücü gizliliktedir, isyanın gücü meşruluktadır. Farkların en önemlisi, terörün failine irade ve kıskançlık egemendir; isyanın failine akıl ve mertlik egemendir. Terörün faili teröristtir-suikastçıdır; isyanın faili özgürlük savaşçısıdır. Terörün amacı sadece öldürmek ve zarar vermek olduğu için yürüyecek yolu dardır, olanakları kıt, geleceği karanlıktır; isyanın amacı özgürlük-kurtuluş olduğu için yürüyecek yolu geniştir, olanakları sonsuz, geleceği aydınlıktır.
 
Terör iki türlüdür: Bireysel terör ve devlet terörü. İsyanın türü çoktur: Silahlı isyan, yürüyüş, protesto, söz düellosu, kalem gücüyle karşı koymak, tıpkı “UYGURLAR” kitabının yazarı Turgun Almas’ın yaptığı gibi…
 
İşte, dünyamız bir savaş alanıdır. Bu savaş iyilerle kötülerin, mazlumlarla zalimlerin savaşıdır. İnsanlığın geçmişinin büyük kısmı savaş, işgal, isyan, terör, suikast ve katliamdan ibaret kanlı olaylarla doludur. İnsanlık tarihinin her devrinden, her ülke veya ulustan bu kanlı olayların örneklerini bulmak mümkündür.
 
Eski çağlara değinsek:
 
Köle Spartacus’un (ölümü M.Ö.71) tüm Roma’yı titreten isyanı. Roma devletinin başında bulunan ve Spartacus’a, “Eylemlerinin boş uğraş” olacağını söyleyebilen, Ünlü devlet adamı Julius Sezar’ın (M.Ö.101-M.Ö.44), 15 Mart 44 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi.
 
Orta çağlara değinsek:
 
Rudbar, İran’ın başkenti Tahran’ın kuzey-doğusunda Hazar denizine yakın bir vadi… Bir zamanlar dört bir yana terör korkusu yayan Alamut Kalesi buraya yerleşmiştir. Bu terör kale devletinin başında Hasan Sabbah (1050-1124) bulunuyordu. Hasan Sabbah’a göre, kendinden olmayan herkesin sadık fedailer eliyle öldürülmesi dinî vazife olarak algılanıyordu. Sonuçta, bu katil ordusunu ortadan kaldırmaya karar veren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve Onun buyruğunu yerine getirmeye azmeden komutan Yorumtaş ardı ardına fedailer tarafından öldürülmüştü. Ünlü başvezir Nizamülmülk de hançer darbeleri altında can vermişti.
 
Ünlü Türk bilgini Ebu Reyhan Biruni (973-1048) Türkistan’a yönelik Arap işgali sırasında zalimliğiyle ün kazanmış Arap komutanı Kuteybe hakkında : “Kuteybe, Harezm yazısını mükemmel bilen, Harezm’in gelenek-rivayetlerini iyi bilen ve halkı bilgilendiren bilginleri yok etti. Şimdi bu rivayetler yok olduğuna göre, İslamiyetten önce ne olduğunu da bilmenin imkânı yoktur”, diye yazmıştır. Horasan valisi Kuteybe (670-715) komşu Türklere karşı acımasız saldırılar yaparken, Beykenti yerle bir etti. Şehri savunan erkeklerin hepsini öldürttü.  Fergane’deki bir isyan sırasında kendisi de öldürülmüştür.
 
Yakın çağımıza değinsek:
 
Stalin tarafından yönlendirilen Troçki’ye (1879-1940) ve Kirov’a (1886-1934) yapılan suikast. Arhipélag Gulag’da (Adalardaki Kampların Merkezî Yönetimi) 1 Mart 1940 tarihli belgeye göre, cezalandırılan insan sayısı 1,668,200 kişidir. Bunların çoğu öldürülmüştür. İşte bu devlet terörüdür. ABD devlet başkanı Kennedy’in (1917-1963) bir suikast sonucu öldürülmesi. İsveçli devlet adamı Palme’nin (1927-1986) bir suikast sonucu öldürülmesi. Türkiye’deki siyasî İslamcıların Aydınlara yönelik suikast eylemleri.
 
Yukarıda kısaca sıraladığım örneklerin çeşitliliği ve çokluğu bakımından bu konuda Çin’in ayrı bir yeri vardır. Değişik bir değişle, dünyamızda terör ile isyan olaylarına en zengin ülke Çin’dir. Çin’de Terör ne kadar çeşitli ve çoksa, isyan da o kadar çeşitli ve çoktur. Sömürgeleri olan Doğu Türkistan, Tibet, İç Moğolistan ve Mançurya’dan bölünmüş bir Çin’i göz önümüze getirelim. Burası haritada göründüğü gibi yuvarlak göl şeklindeki sazlık bir ülkedir. Bu ülkede yılan, kurbağa, pirinç ve kalabalık sarı ırk topluluğundan başka hiçbir şey yoktur.


 
Başkalarının hesabına ayakta kalabilmek için batı ile kuzeye genişleyen (doğu ile güneye genişleyemezdi, çünkü bu yön denizlerle çevrilidir) bu sarı ırk ve onun devletine tarih boyunca irade gücüyle çıkar kaygısı egemen olmuş; çıkar uğruna yapacağın her şey mubah, onların yaşam felsefesi olmuştur. Bu sebeple bu ırk ve onun devleti mantık ve ahlaktan yoksun olarak gelişmiş ve bunun içindir ki, bu ırk ve onun devleti her zaman terör ve isyana gebe yaşamıştır.  
 
Çin devletinin düşüncesine göre, “Doğu Türkistandiye bir şey yoktur, burası Şin Cañ’dır, yani kazanılmış topraktır. Uygurların yaptığı tüm eylemler ise terör eylemidir. Bin Ladin eyleminde nasıl İslam’ı kullandıysa, Uygurlar da İslam’ı kullanıyor, yani Bin Ladin’in eylemiyle benzerlik taşır.  
 
Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmeye kalktığı 1755 yılından Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu olan 1949 yılına kadar Doğu Türkistan’da olup biten tarihe mal olmuş büyük isyanların sayısı 15’tir. Her isyan kanlı terör ve katliamlarla bastırılmıştır. Öldürülen insan sayısı 10 binler, 100 binlerle tahmin edilir. Bu isyanlar sonucu 3 defa Uygur ulusal devleti kurulmuştu. 1949’dan sonra komünist Çin yönetimine karşı irili-ufaklı isyanlar ister Doğu Türkistan’da ister Çin’in içinde kesintisiz devam etmiştir. Bu isyanları bastırmada sadece Çin’in kendine özgü devlet terörü kullanılmıştır.
 
Örnekler:
 
Mao, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şao Çi’yi Keyfıñ şehrindeki özel hapishanede kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, acımasız bir şekilde, karşı söylemenin intikamını almıştır. Kültür Devrimi’nde (1966-1976) Mao’nun Kızıl Muhafızları tarafından rast gele öldürülen insan sayısı milyonlarla tahmin edilmektedir. 1976 ve 1989 yıllarında Tan En Mın alanında tanklarla ezerek öldürülen gençlerin sayısı on binlerle tahmin edilmektedir. Taklamakan çölündeki ceza kamplarında tutulan ve öldürülen insan sayısını şimdilik bilmemize imkân yoktur. Resmî rakamlara göre, Pekin 2001’de infaz rekoru kırarak 2000’den fazla insan idam etmiştir. Bu rakamın aslında 5000’i bulduğu söylenir. Çin tek başına dünyanın geri kalanından fazla idama imza atıyor. Bu idamlar içinde Uygurlargözde idamlık”tır. Bu olgulara devlet terörü demekten başka ne denilir?!
 
11 Eylül her şeyden önce Araplar ile Çinlilerin işine gelmiştir. Araplar, bu olaya karşı Amerika’nın sert tepkisini istismar ederek, dünyada Amerika düşmanlığını körüklemeye çalıştılar. Çinliler ise, Uygurların İslamî inançlarını istismar ederek, Uygurların özgürlük savaşını terör eylemi olarak tanımlayıp bastırmaya çalıştı. Dünyaya Uygurları terörist olarak ilan etti, tıpkı Rusların Çeçenleri terörist ilan ettikleri gibi.
 
Kendi topraklarında azınlık durumuna düşürülmüş, insan gibi yaşayabilmenin tüm olanakları elinden alınmış yoksul ve yorgun Uygurların Çinlilerle barış içinde beraber yaşamasının asla olasılığı yoktur. Ancak yalan ve haksızlıklara dayanabilen insan Çinlilerle beraber yaşayabilir. Çinlilerle beraber yaşarken dürüstlüğü ve yiğitliği seçmek ölümü seçmek demektir. Uygurların bugünkü savaşı hayatta kalabilme savaşıdır. Çinlilerin, Türk komünistlerini yani vatan hainlerini kullanarak, ister siyasî bakımdan olsun, ister maddî ve manevî bakımdan olsun, Doğu Türkistan’da yürüttüğü bütün eylemleri, bazen sinsi, bazen açık olarak, Doğu Türkistan Türklüğünü top yekûn yok etmeye yöneliktir. Çin’in bu eylemleri Orta Çağ’daki Kuteybe’nin, Hasan Sabbah’ın eylemlerini aratmayacak kadar kötülükte mükemmeldir. Bu yüzden Doğu Türkistan Türklerinin Çinlilere karşı duyduğu kin ve nefret sonsuzdur. Durum böyleyken, Uygurları dincilikle, İslamî terörle suçlamak, onlara yapılan en büyük haksızlık, en büyük hakarettir. Uygurlar ne yaptıysa, ne yapabildiyse bu isyandır. Uygurların Mustafa Kemal’i yok, Nelson Mandela’sı yok, olması da imkânsızdır. Çünkü bu kişiler gibi kurtuluş-özgürlük yıldızlarını ancak az çok Batı değerlerinin etkisi olan, az çok ulusal ve bilimsel eğitime açık olan uluslar yetiştirir. Uygurların çocukluğunda anne babasından öğrendiği yarım yamalak dinî bilgileri ve canlarından başka kurtuluş-özgürlük için kullanabilecek hiçbir şeyleri yoktur. Evet, Çin devleti onları bilimden, ulusal eğitimden yoksun tutmuştur.
 
Esir ulusların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi önce kendini tanımaktan yani tarihini ve kültürünü bilmekten geçer. Bilhassa Uygurlar gibi uzun bir siyasî tarihe ve köklü bir kültüre sahip ulus kendini tam anlamıyla tanıdığı an, o ulusun kurtuluş savaşını hiçbir kara güç durduramaz. Ulusa mal olan bu manevî güç hemen maddî güce dönüşür.
 
Çin Uygurları 11 Eylül’le eziyor.
 
Yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kurnaz hırsızı göz önüne getirelim, bu hırsız kaçarken bağırıyormuş:
 
 “Hırsız kaçtı, yakalayın!” İşte Çin’in Uygurlar hakkındaki bugünkü tutumu budur.
 
Çin’in bu iğrenç tutumu karşısında kayıtsız kalan devlet ve topluluklara, şahıslara, Arhipélag Gulag’da işkence görmüş Polonyalı yazar Bruno Yasensky’in şu seslenişini sunuyorum:
 
“Düşmanlarınızdan korkmayın, en fazla sizi öldürürler. Dostlarınızdan korkmayın, en fazla size ihanet ederler. Kayıtsızlardan korkun, çünkü cinayetler ve ihanetler onların sessiz onayıyla işlenir” .

Devamını Oku

ORTA ASYA’DAKİ “LAİKLİK”İN TARİHİ SEYRİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

            Atatürk ilkelerinden milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerinin Fransız Devrimi’nden kaynaklandığı söylenir. Bilhassa laiklik ilkesinin Avrupa kökenli olup, biz Türkler için bu ilkenin uygulanmasını taklitçilik diyenler, hatta “laik Kültür Devrimi’nin Türkiye’de 100 yıllık çöküntüye yol açtığını” yazan profesör bile olmuştur (GÜVENÇ 1994 : 261). Oysa laikliğin biz Türkler için hiç de yeni ve yabancı unsur olmadığı, Avrupa’dan da alınmadığı, belki tarihimizin derinliklerinden günümüze kadar sürüp gelen geleneklerimiz içinde bulunan kendi malımız olduğu bilinmektedir. Uzak geçmişimizdeki başarılarımızın kaynağı ulusal gücümüz ve akılcı yönetimimiz olduğu elbette inkâr edilemez.

          İslamiyet’ten önceki Türk devletlerinde hanlar dinî reis sıfatını taşımamışlardır. Orta Asya Türklerinin İslamiyet’ten önceki dini olan “Şamanizm” Evrenin yaratıcısı olarak bir Tanrı’nın varlığını kabul eden dinlerdendir. Bu dinin ruhanî liderine “kam” deniliyordu. Kamlar devlet işlerine karışmıyordu. Eski devlet yönetimimizdeki bu serbestlik, karşılaştığı her dine, her inanca hoşgörüyle bakmak gibi geleneğimizin oluşmasına sebep olmuştur. Böylece Moğollar ve Türkler inançlarından dolayı insanları cezalandırmamışlardır (LİGETİ 1986: 298-306).

          Örneğin, öğrenmeyi çok seven, geniş fikirli, ünlü devlet adamı Kubilay’ın (1214-1294), hemen hemen bütün Asya’yı kapsayan Büyük Moğol İmparatorluğunu bir elden yönettiği 35 yıllık hükümdarlık devri, Moğol tarihinin en şanlı devridir (HOWORTH 1876: 251-252). Kubilay 80 yıllık ömrünün sonuna kadar Çin’de yaşasa bile, babası Tuluy ve dedesi Cengiz gibi bütünüyle ulusuna bağlı kalır. Atalarının hatırasını anmak üzere Cengiz’in babası Yesukey’den başlayarak, bunların adına tapınaklar yaptırır. Bir ekip kurarak, Moğol İmparatorluğun tarihini yazdırır (HOWORTH 1876: 223-224). Onun bu bilginliğinden, ulusçuluğundan kaynaklanmış dinler hakkındaki tutumu da dikkate değerdir. O, bütün dinlere eşit muamele ederken, her dinin büyük törenlerine katılırmış. İsa, Muhammed, Musa, Şakyamoni veya Buda’dan ibaret dünyanın bu dört büyük peygamberlerinin hepsi için dua edermiş. Kubilay büyük dinlere böyle saygı göstermekle beraber, dünyevilikten uzaklaşmayı, zevklerden el çekmeyi teşebbüs eden bir tarikatın bütün kitaplarının yakılmasını 1281 yılında emretmiştir (HOWORTH 1876: 213). Kubilay’ın dinler hakkındaki bu tutumu, Timur oğullarından Hindistan padişahı Ekber tarafından geliştirilmiş bir şekilde devam ettirilecektir.

          Ünlü Uygur tarihçisi Turgun Almas (1924-2001) Arapların Orta Asya işgali hakkında şunları yazıyor: “Arapların Orta Asya halklarını diz çöktürme ve bölgeyi işgal eylemi tam 100 yıl (651-751) sürdü. Türkî halkların yenilgisi Arapların güçlülüğünden değil, belki Orta Asya halklarının sınır komşularının güvensizliğinden ve kendi aralarındaki ittifaksızlıktan ileri geldi. Daha açık söylemek gerekirse, Araplar Orta Asya’ya saldırdığında, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı zor durumda idi. Ülke içinde cereyan eden huzursuzluklar dışarıdan Tang sülalesi tarafından sürekli körüklenmekteydi. Çinlilerin Türkî halklara karşı yüz yıllar boyunca yürüttüğü eylemleri sonucunu vermekteydi. Böylece iki cephe arasında kalan Doğu ve Batı Türklüğü Araplara karşı ciddi çaba gösteremediler.” (ALMAS 1989 : 411).

            İslamiyet’ten sonra İslam dininin yapısından kaynaklanmış birçok sorunlar devlet yönetimimizde kendini ağır bir şekilde hissettirmiştir. İslamiyet son din olarak doğmuş, Şamanizm’e de Hıristiyanlığa da benzemeyen değişik yapıya sahiptir. İslam dini, sadece gönül huzurunu temin etmekten ibaret ahrete özgü basit bir inanç değildi. Bu din, Tanrı bilimi ve ahlak dışında, devlet idaresi, hukuk, siyaset ve toplumla ilgili bütün konulara müdahale ettiği için, Türk tarihinde her zaman çağdaşlaşmak için girişilen yeniliklerin karşısında güçlü bir engel oluşturabilmiştir. (ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE 1992: 157). Bu engelleri aşmak için neler yapılmıştı? İşte bu soruyu yanıtlamak için Orta Asya’daki “laiklik”in tarihi seyrine kısaca bir göz atalım:

            Büyük Timur (1336-1405) döneminde ortaya çıkan, akıl ve bilimin üstünlüğüne özgü fikirler hakkında Zeki Velidi Togan şunları yazmaktadır: “XIV. yüzyılda tarih felsefesi ve içtimaiyat ile uğraşan bilginlerin yalnız Akdeniz ve İspanya sahasında yetişen İbni Haldun gibi Batılı İslam bilginlerine özgü olarak kalmadığını, bu fikrin aynı Timur zamanında Semerkant’a gelmiş olduğunu, 1913 kışın Buhara kütüphanelerindeki yazma eserleri araştırırken öğrenmiştim. Bu eser, İbni Haldun’un çağdaşı olduğu halde, onu görmeden aynı felsefî fikirlere vasıl olan Şems İçi’nin eseri idi. Timur zamanında ve onun emriyle tarih felsefesine, Türk kanun ve devlet yönetimi sistemlerine tahsis edilerek yazılan ve Timur’a takdim olunan “Tuhfa” (hediye) adındaki bu büyük eseri, ben ancak İstanbul’a geldikten sonra, Yeni Cami Kütüphanesinde buldum. “Şeriat” yerine “Yasa”ya ve “din” karşısında “Riyazi bilimlerin sonuçlarına” ön verilmek gerektiğinden bahseden bu eserden, bu sohbet esnasında Atatürk’e de bahsetmiştim. O da, “Yaman bir Türk bu Timur” dedi” (TOGAN 1969: 125). Evet, Timur yalnız bilime önem veren bir hükümdar değil, O aynı zamanda kendisi de iyi bir tarihçi idi (BARTHOLD 1930: 29).

          Timur’un Şam’da iken, imamlık için Mutezileleri tercih etmesi dikkat çekicidir. Çünkü Mutezile “kader” tanımaz, cenneti, cehennemi, vahiyi kabul etmez. Bu yüzden Şamlılar, Timur gittikten sonra Onu “kâfir” ilan ederler (TOGAN 1969: 98). Bilhassa Timur+un Anadolu’dayken, gelenekleri Türk kültüründen kaynaklanmış, Şeriatin değişmez sert hükümlerine karşı, inanç ve ibadetleri daha millî, daha esnek olan Alevileri desteklemesi, Aleviliğin Aleviliğin canlanmasına yol açması, Türklük açısından önemli bir olaydır (ŞAYLAN: Cumhuriyet Gazetesi: 9.5.1990). Atatürk Devrimlerine Alevilerin candan destek olması elbette boşuna değildir (OZANKAYA 1995: 247). Burada, ulusal şuur ile laik düşün yapısının birbirini tamamlayıcı bir bütünlüğün ikiz unsuru olduğunu vurgulamak isterim.

          Müspet bilimlerin hükmünün devamlı kalıcılığına inanan ve İslam dünyasında tek bilgin hükümdar olan Ulug Bey, devlet yönetiminde dedesi Timur’u taklit etmiş olup, onun yasayı iyi bilen Moğol beylerinden Duglat Hudaydat’ı getirerek, kendisinden yasanın kaidelerini öğrenmek istediği bilinmektedir (AKA 1991: 106). Ulug Bey zamanında gözlemevine bağlı olarak kurulmuş Semerkant Medresesinde matematik ve astronomi sahalarına özgü birçok müderrisin çalıştığı bilinmektedir (SOYALI 1960: 21). İşte Ulug Bey’in bu bilim aşkı, sonunda onun başına büyük felaketler getirecek olan hocaları ağır derecede öfkelendirir. Tarih boyunca ve her zaman, akla dayanan bilimin karşısına çıkan, imana dayanan, imanı akıldan üstün tutan dinci görüşler, Ulug Bey döneminde de görevini yapar. Din adamlarının yoğun eylemi ile Ulug Bey’e karşı cephe hazırlanır ve öldürülür. Ulug Bey’in öğrencisi Ali Kuşçu, efendisinin bu feci sonundan üzülerek,  İstanbul’a gider ve Ayasofya Medresesinin müderrisliğini yapar.

          Ulug Bey’in öldürülmesi, geçici de olsa, dinin bilim üstündeki galebesini sağlar. Ulug Bey’in yerine geçen büyük oğlu Abdullatif, bu zaferden hemen sonra, “Şeriat hükümlerinin gerektiğini yapacağım, Şeriat kaidelerine babam ile oğlum hilaflık ederse, onlara bile acımam” (SAYRAMİ 1986: 106. İzah). diye, kendisinin din ve hocalar önündeki tutumunu açıklar. Ulug Bey’in öldürülmesiyle beraber, Timurlu Rönesans’ı olarak bilinen akılcılık da, Timurluların şevketi de çöker. Büyük Timur’un yasaya bağlılığının yerine, oğlu Şahruh’un dindarlığı (AKA 1994: 118) yerleşir. Ulug Bey’in bilime düşkünlüğünün yerine, oğlu Abdullatif’in Şeriatçılığı yerleşir. Böylece Türkistan’ın karanlık geleceğinin habercisi olan Hocalar, toplumun her sahasında ve siyasi iktidarda kendilerini hissettirmeye başlarlar.

          İslam dini Türk ulusunun ulusal bağlarını gevşetir, ulusal duygularını, ulusal heyecanını uyuşturur (OZANKAYA 1995: 323). Timurluların başına gelen bu gerileme olayı, zaman zaman tarihin tekerrür edebileceğinin işaretini vermektedir. Bugün Türkiye’mizde cereyan eden laiklik ilkesi üzerindeki oyunlar Ulug Bey dönemini hatırlatmaktadır. Tarihimizde çöküntüye yol açan o acı olayları, bilimsel zihniyetten yoksun sözde tarihçiler, İslam’ın doğru uygulanmamasının sonucu olarak değerlendirip, İslam gerçeğini örtbas etmeye çalışmışlardır. Bu konuda Büyük Atatürk bir tarih feylesofu gibi şu ünlü sözünü söylemiştir:

          “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtıcı bir nitelik alır” (OZANKAYA 1995: 22). Evet, Atatürk’ün dediği gibi, kendi çöküntülerinin sırrını bilmedikleri için İslam dünyası şaşkındır.

          Avrupa’da Engizisyon’un “Dünya Dönüyor” dediği için Bruno’yu (1548-1600) ateşe vermiş olduğu olay ile, Müspet bilimlere ve Türk yasalarına önem verdiği için Hocalar tarafından öldürülen Ulug Bey (1394-1449) faciası arasındaki benzerlik düşünüldüğünde, O zaman Türkistan’ın Avrupa’dan 150 yıl ileride olduğu anlaşılmaktadır. Türkistan’da Timurluların çökmesi, zaman, mekân ve şartların, bilim ve sanat ile uğraşan Timurlular için uygunsuz, din ve Tasavvuf ile uğraşan hocalar için uygun olmasından ileri gelmektedir.

          Büyük Timur’un yedinci kuşaktan torunu olan Hindistan padişahı Ekber’in (1542-1605), Hocalara atıfta bulunarak, “Allah’a tapmak iddiasında bulunanların, ekserisi kendi emellerine taparlar” (BAYUR 1938: 147) demesi boşuna değildir. Ekber atalarından kalmış Hindistan’daki Türk devletini ayakta tutabilmek için giriştiği ıslahatlarında en büyük zorluğu bu hırslı Hocalardan görmüştür. Türklüğün yetiştirdiği en yüksek uz kişilerden olan Ekber, din ve Hocaları doğru anlayan ve onlara karşı devrim girişiminde bulunan ilk Türk padişahıdır. Onun amacı, dinî temellere dayanan ve dolaysıyla türlü dinlerden, onlar için başka başka olan birkaç kanunlar yerine, herkesçe uyulması gereken ve dini esaslardan ayrılan laik özde kanunlar yapıp, halk arasında eşitliği sağlamaktır (BAYUR 1987 a: 75-76).

          Burada Misyonerlerin Ekber hakkındaki bir yazısını sunuyorum:

          “Ekber bir Müslüman değildir ve her inan şekli hakkında şüphelidir: kuvvetle iddia ediyor ki, Allah tarafından tespit edilmiş bir inan şekli yoktur. Zira bunların her birinde akıl ve mantığına mugayir bir şey buluyor ve öyle zannediyor ki, akıl ve mantık her şeyi kavrayabilir. Mamafih bazı zamanlar hiçbir inan İncil kadar üzerinde tesir bırakmadığını kabul ediyor ve bir adamın bunu hakiki ve diğer inanlara faik addedecek kadar ileri gittiği vakit onu kabule hazır olduğunu söylüyor. Sarayda bazıları O bir Putperesttir ve güneşe tapar, diğerleri Hıristiyan’dır, daha başkaları yeni din kurmak niyetindedir, diyorlar. Halk içinde de imparator hakkında muhtelif fikirler vardır: Bazıları Onu Hıristiyan, bazıları putperest, ve bazıları Müslüman addediyorlar. Mamafih en akıllıları Onun ne Hıristiyan, ne putperest, ne de Müslüman olduğunu iddia ediyorlar ve işin en doğrusunun bu olduğuna kanidirler; veya zannediyorlar ki, O halkın teveccühünü kazanmak için zahiren her dine uyan bir Müslüman’dır” (BAYUR 1938: 160).

          Ekber’in ortaya koyduğu bazı yeniliklerden örnekler:

  1. Bir kadından fazla evlilik yasaklanır.
  2. Akraba evliliği yasaklanır.
  3. Herkesin beğendiği dine girmesine ve her din mensuplarının istedikleri gibi ibadet evi yaptırmalarına izin verilir.
  4. Eğitimde ahlak ve bilime önem verilir.
  5. Faizle borç para verilmesine müsaade edilir.
  6. Şarap satma ve içmeye müsaade edilir (BAYUR 1938: 177-179).

 
Büyük Timur’un onuncu kuşaktan, Ekber’in üçüncü kuşaktan torunu olan ve Hindistan’da bir yüzyıl kadar yaşayıp, yarım yüz yıl saltanat sürmüş Alemgir’in (1618-1658-1707) Seyitler hakkındaki şu vasiyeti dikkate değerdir:

“Barha Seyitlerine karşı, peygamber soyundan olmaları dolaysıyla, Kuran ayetleri gereğince saygı gösterilmesi, ancak onlara ihtiyatlı davranılması, içten onlarla sevişilmesi, fakat durumlarının yükseltilmemesi, çünkü üstün ortak olurlar, hatta ülkeyi isterler. Azıcık dizgin bırakılırsa pişman olunur” (BAYUR 1987a: 317).
 
XVI. Yüzyıl başlarında çağ değişir, müspet bilimler gelişir. Moğol’u ve Türk’ü coşturan atın hızı deniz kıyılarında kesilir. Avrupalılar gemi ve pusula ile okyanus ötesindeki bilinmeyen karalara gider. Karalar Çağı (Orta Çağ) kapanır, Deniz Çağı (Yeni Çağ) başlar. Karalar Çağı kapanınca, Türkistan da Karalar Okyanusundaki rolünü kaybetmeye başlar. Artık Türk’ün de karadaki fatihlik çağı yavaş yavaş kapanır. Dünyamız, denizci yeni fatihler tarafından işgal edilir. Hem coğrafî, hem dinî nedenlerden dolayı çağa ayak uydurmada zorlanan Türkistan Türklüğünün ağır bir şekilde sarsılmasından sonra, Türk hükümdarlarında Hocaların manevî liderliğine sığınma, onlara mürit olma gibi bir tutum, genel bir olay olarak Türk tarihinde karşımıza çıkmaktadır (DUGHLAT 1972: 213). Bu durum deprem sırasında ne yapacağını bilemeden şaşıran ve depremin sırrını da bilemeyen zavallı insanların korkunç halini hatırlatmaktadır. Devlet yönetimimizdeki dinin ve mürşitlerin egemenliği, işte bu değişim sırasında hem bilgisiz, hem çaresiz zayıf düştüğümüz döneme rastlanmaktadır. Timur’dan sonraki dönemlerde, ister Çağatay oğulları hanları olsun, ister Timur oğulları hanları olsun (Ulug Bey ve Ekber’den başkaları), Timur’un tutumunu tersine uygularlar. Yani din adamları hanların iktidarı için değil, Hocalara mürit olan hanlar, din adamlarının isteğine göre fetva ile hanlığı yönetirler. Böylece iktidar hırsı içindeki Seyitlerin ve Hocaların, önce hanların zihnini ele geçirmekten ibaret sinsi-yavaş ve uzun süren, fakat kalıcı ve etkili girişimleri gitgide meyvesini verir. Türkistan Türklüğü işgale uğrar ve devletsiz kalır. Bu bir ulusal facia idi.
             
Doğu Türkistan’da yaşanan 77 yıllık (1678-1755) “HOCALAR DEVRİ” bu facianın en çarpıcı örneğini vermektedir. Kendi aralarında Aktaglıklar ve Karataglıklar adı altında birbirine aşırı derecede zıt, fakat aralarında hiçbir inanç farkı bulunmayan iki partiye bölünmüş din Hocaları, kıyasıya taht kavgasına girişirler. Böyle anlamsız dinî kavgalar hakkında ünlü şair Cami: “Bana hangi mezheptesin diye soruyorlar, yüzlerce şükür ki, Sünni köpeği ve Şii eşeği değilim” demektedir (AKA 1994: 221).
 
Çin sınırında cereyan eden bu anlamsız kavgalar, “Başkalarını birbirine karşı kışkırt ve parçala yut” (BARTHOLD 1990: 405) anlayışını devlet geleneği yapan Çinliler için bulunmaz bir fırsat yaratır. Sonuçta, 1755 yılında tüm Doğu Türkistan boyunca Birinci Çin İstilası gerçekleşir (KURBAN 1995: IX).

Son olarak İsmail Gaspıralı’nın (1851-1914) Usulu Cedid (Eğitimde Yenilenme) girişimi,Yusuf Akçura’nın (1876-1935) Türk Birliği tezi, Rus komünizmi karşısında, esir Türk illerinin kaderini değiştirmede yetersiz kalır. Şeriat ile yönetilen ve Rusya’nın küçük vassalı haline gelmiş Buhara Hanlığı öcünü Ceditçilerden alır.

“Biz hayatta özgürlük, eşitlik ve kardeşlik istiyoruz” (ZENKOVSKİY 1971: 216) diye haykıran Ceditçiler, hem komünistlerin, hem Şeriatçıların saldırısına duçar olur. Rus işgaline karşı bağımsızlık savaşı vermekte olan Basmacılar da, bu Ceditçi ve Kadimci (Şeriatçı) mücadelesi içine çekilir. Basmacıların Kadimci cephesinin komutanı Şir Mehmet Bek’in cellâdı olan Saki, Basmacıların Ceditçiler cephesinin komutanı Mehmet Emin Bek’i, Halhoca Hoca’nın fetvasıyla “Besmele” okuyarak, boğazına bıçak sürüp koyun gibi keser (KERİM 1993: 64). Bu uygun ortamdan yararlanan Rus komünistleri, kurtarıcı görünümü altında önce Kadimcileri, sonra Ceditçileri temizleyerek, Türkistan’ı ele geçirirler.

Sonuç şu ki, güce muhtaç olduğumuz devir, laikliğe ve barışa muhtaç olduğumuz devirdir. En güçlü devrimiz, devleti ve toplumu barış içinde laik ilke ile yönettiğimiz devirdir. Laiklik tarihimizin derinliklerinden günümüze kadar sürüp gelen ulus olarak yaşama mücadelemizdeki, devlet yönetimimizdeki hayatî ihtiyaçtan, akılcılığın zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Ulus varlığı için ulusal dil ne kadar önemli ise, ulusal devletin varlığı için de laiklik o kadar önemlidir.
 
KAYNAKÇA
          AKA, İSMAİL

  1.  
  2.  

ALMAS, TURGUN

  1.  

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE (TOPLU BİLİM)Ankara

  1.  

BARTHOLD, W.W.

  1.  
  2.  
  3.  

BAYUR, Y. HİKMET

  1.  

Belleten II. Cilt: 133-182

  1.  

DUGHLAT, MİRZA MUHAMMED HAYDAR

  1.  
  2.  

GÜVENÇ, BOZKURT

  1.  

HOWORTH, H. H.

  1.  

Mongol Proper and the KalmuksLondra
KERİM, İBRAHİM

  1.  

KURBAN, İKLİL

  1.  

LİGETİ, L

  1.  

OZANKAYA, ÖZER

  1.  

SAYRAMİ, MUSA

  1.  

SOYALI, AYDIN

  1.  

Gıyasüddi-i Kaşi’nin MektubuAnkara
SAYLAN, GENCAY

  1.  
  2.  

TOGAN, ZEKİ VELİDİ

  1.  

ZENKOVSKY, SERGE A.

  1.  

                                  
 
 
 
 
 
            
                                                                                             
 
 
 

Devamını Oku