DOLAR 18,1029 0.8%
EURO 18,4374 0.74%
ALTIN 1.027,251,03
BITCOIN 4259050,14%
Ankara
29°

AÇIK

Hasip Sarıgöz

Hasip Sarıgöz

20 Temmuz 2022 Çarşamba

DİĞER YAZARLARIMIZ

BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’NİN KIBRIS BARIŞ HAREKATI KUTLU OLSUN.

BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’NİN KIBRIS BARIŞ HAREKATI KUTLU OLSUN.
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Onlar kaçmadılar…

Tehlikede gördükleri vatan topraklarındaki mabetlerimizi yıkmadılar, türbelerimizi ise kaçırmadılar…

Adalarımızın peyderpey işgal edilmesine göz yummadılar…

Ne kişisel bir ikbal beşinde ne de ciğeri beş para etmez kişilerin peşinde koştular, onlar volkan gibi yürekleri ile yalnızca Türk milleti için coştular.

Canlarını ve kanlarını ortaya koyarak gerçek bir destan yazdılar.

İşte şimdi o muazzam destandan bir kesit:

“OĞUZ ve YAVUZ…

Günlerden 20 Temmuz…

Yıllardan 1974 idi.

O sıcak yaz günleri, şanlı Türk tarihine eklenmek üzere olan yeni ve kutlu bir destanın daha doğum sancısı içindeydiler…

İşaret fişeği atıldı ve Ayşe tatile çıktı!

O gün, Oğuz Ata’nın Yavuz bahadırları; kanlarıyla yazacakları Kıbrıs Destanı için, tam da şafak vaktinde Yavuz Çıkarma Plajı’ndaki yerlerini almışlardı.

Yıllardır süren Rum zulmü artık bir son bulacak ve yapılmadık zulüm bırakmayan zalimler sürüsü bugün, Mehmetçiğin süngüsü karşısında hesaba çekileceklerdi.

İlk önce denizciler “Kıbrıs!” diye bağırdılar…

Gemi komutanı geminin hoparlörlerini açtı ve gemideki şehadete yürümeye hazırlanan Oğuz bahadırlarına Başbakan Ecevit’in radyo konuşmasını dinletti…

Uzaktan sisli, biraz da silik görülen Kıbrıs manzarası giderek netleşmeye devam ederken, gemideki kahramanların heyecanı artmış, helalleşmeler, silah ve mühimmatın son kontrolleri yapılmakta… Gönüllerinde öyle bir kasırga vardı ki, bir dışarıya çıksa oluşturacağı anafor ile koca Kıbrıs Adası’nı Arş-ı Ala’ya kadar uçurabilirdi.

Savaş birazdan başlayacaktı!

Lakin bindikleri gemi sanki çıkacağı yeri bilmiyormuş da arıyormuş gibi yol alıyordu. Gemi Girne açığından geçip gittikten sonra döndü ve aynı yere doğru ilerlemeye başladı…

Gemideki kahramanlardan biri Atilla Üsteğmene sordu: “- Komutanım hedefimiz neresi?” O da bilmiyordu. Derken biraz uzaklarında seyreden Ertuğrul gemisine gözleri takıldı. Geminin bordolarından sarkıtılan ve merdiven vazifesi gören halat ağlardan inen deniz piyadeleri suyun üzerinde adeta birer oyuncak gibi duran LMC çıkarma araçlarına binmekteydiler.

İşte bu LMC araçları; Medeni Batı’nın ülkemize uyguladığı ambargo nedeniyle uzun zaman çıkarma botu olmayan Türkiye tarafından, kaydı silinmiş jet uçaklarının motorları kullanarak ve gövde kısmını da Türk sanayi ustalarına emanet ederek yapılmış yerli çıkarma araçlarıydılar.

Bu manzarayı gördükten sonra, artık geri dönme ihtimalinin tamamen ortadan kalkmış olduğu anlaşılıyordu.

Derken kıyıya doğru sarı balonlarla (şamandıra) işaretlenmiş olduğu anlaşılan küçük bir koya doğru ilerlemeye başladılar.

Kıyıdan atılan ilk Rum mermisiyle çıkarma gemisinde tamir maksatlı bulunan ve çıkarma bölgesine doğru bakmakta olan sivil bir ustamız başından vurularak şehit oldu.

Savaşa girerken dahi çantasında Aziz Nesin’e ait bir kitap bulunduran bir astsubayımız da yarı endişe ve yarı heyecanla gözünü kıyıya dikmiş biraz sonra neler yapabileceğini tasarlamaya çalışıyordu.

Bir an, ilk görev yeri olan Kars İstihkâm Taburunda geçen günlerini anımsadı. Yıllar ne çabuk geçmişti… Sovyet hududunda birinci öncelikli olarak tahrip edilecek köprüler üzerinde çalışarak, olmayan bir savaş içinde, ama savaşıyormuş gibi yaşamışlardı yıllarca. Bir gün tahrip projelerini incelerken, projelerin altında İstihkâm Üsteğmen Aziz Nesin’in imzalarını görmüş ve “Şu işe bakın ki, bugün Komünistlikle suçlanan Aziz Nesin, bir Komünist saldırısına engel olacak tahripleri planlıyor, ne yaman bir çelişki”diye düşünmüştü.

O da harekâta katılan binlerce kahramandan biriydi…

Yavuz Çıkartma Plajı’nda yazılan son Türk destanının tam göbeğindeydi,

Allah’a sığındı ve vatanı için, milleti için, devleti için ve Türklük için elinden gelenin çok daha fazlasını yaptı.

Yaptığı kahramanlıklarla harekâtın ve Kıbrıs Türklüğünün kaderini değiştirdi.

O bir Türk Astsubayı idi.

Gaza türkülerini tahriplerde duyan ve engellerin yıldıramadığı bir Oğuz İstihkâm savaşçısıydı.

Adı Oğuz Serçinlioğlu idi.

Karaya ayak basar basmaz ateş başladı!

Savaştan insan manzaraları görülmeye değerdi. Herkes biraz korku, biraz telaş ve daha çok vatan görevinde mahcup olmamak adına oradan oraya koşuşturuyordu.

Oğuz da aynı durumdaydı, sıcak ve korku yüzünden sırılsıklam terlemişti. Her nedense hiç durmadan sigara içmek istiyordu. Elini cebine attı ve kibritini çıkardı fakat kibriti terden ıslanmış olduğundan yanmıyordu. Bir anda yanında biten Onbaşı Abdullah çakmağını uzattı, “Sende kalsın” diyerek savaşmaya devam etti ve birkaç saat sonra da şehit oldu.

Dozerini gemiden sahile indirmiş ama ne yapacağını tam olarak kestiremiyordu. Deniz Amfibi Alay Komutanı Neşet İkiz’i görünce hemen sordu: “- Komutanım bir dozer operatörü olarak ne yapmalıyım, benden istediğiniz nedir?” O mahşeri ortamda verilen cevap çok ilginçti “- Allah için, vatan için ne yapman gerekiyorsa onu yap!”

Üzerindeki tedirginliği atarak kendine geldi aynı komutanının dediği gibi, Allah için ve vatan için çok değerli olacak bir şeyler yapmaya başladı. Baktı ki, çıkarma gemisinden kıyıya inen araçlar patinaj yapıyor ve kuma saplanıp kalıyor! Önce dozeri ile bu araçları çekip çıkarmaya başladı baktı ki bağlayıp çekmek çok zaman alıyor, her batan aracı dozerinin bıçağı ile ittirerek kıyıya çıkarmaya devam etti…

Fakat çıkarma plajında çok daha büyük bir problem vardı. Kıyıya kapak atan çıkarma gemileri deniz sığ olduğundan karaya oturuyor ve yüklerini boşalttıkları halde kıyıdan ayrılıp gidemiyorlardı! Plaj o kadar küçüktü ki, kıyıya saplanan bu gemiler geriye çıkamadıkça yenileri de yanaşamıyordu. Allah korusun çıkarma harekâtı akamete uğramak üzere idi! Hemen çalışmaya başladı ve kumsaldan denize doğru kumdan iskeleler yapmaya başladı. Top gürlemeleri, havan gümlemeleri ve makineli tüfek takırtıları arasında yapmış olduğu bu kumdan iskeleler işe yaramış çıkarma gemileri kıyıya daha rahat yanaşmaya, kuru kapak atmaya ve işi bitince de kolaylıkla kıyıdan ayrılarak yerini başka bir gemiye bırakmaya başlamıştı.

Rahatladı ve “Başarıyoruz galiba” diye düşünmeye başladığında… O da ne? Dozerinin motoru segman kaynatarak sustu! Ne yapsın? Savaşmaya devam edecekti… Dozerini terk etti ve bir bölüğün cephane yüklü araçlarından birine binerek plajdan Kıbrıs’ın içlerine doğru yol almaya başladı. Biraz sonra Lapta yönünden gelen düşman tankları birliğimizin içine daldılar ve birliğimizi darmadağın ederek ilerlemeye devam ettiler. Tanklara karşı bir türlü isabetli atışlar yapamayan Kobra Takımı’nın Takım Komutanının deneyimsiz bir asteğmen olduğunu görünce şaşırıp kaldı. İşte bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Bir onbaşımız omzundaki roketatarla birlikte sakin bir şekilde Rum tanklarının önüne çıktı, diz çöktü, nişan aldı ve ateşledi. Tam isabetti ve o andan itibaren talih bizden yana dönmüştü.

Akşama kadar bir piyade gibi savaştı… Fakat bu sırada kıyıdaki işler yine ters gitmeye ve gemiler yine kuma saplanmaya başlamıştı. Saplanan bir gemiden ayrılan iki deniz astsubayı bu mahşeri hengame içerisinde her nasılsa, yana döne aradıkları Oğuz Astsubayı buldular. Kuma saplanan gemiler kurtarılacaktı. Fakat dozerin motoru segman kaynatmış ne yapabilirdi ki? Çaresizlik içinde gözleri yaşarırken, astsubaylar motor onarımından anladıklarını beraberce belki bir şeyler yapabileceklerini söylediler, beraberce kumsala geri dönüldü. Gemide, geminin kalkmasını bekleyen birçok yaralı vardı. Geminin güçlü aküleri sökülerek dozerin yanına taşındı, hepsi birbirine paralel şekilde bağlanarak voltaj sabit tutuldu ama amper olabildiğince yükseltilerek marşa basıldı. Bu yöntemle güçlü bir dönü hareketi elde edilecek ve pistonların yeniden hareket etmesi sağlanacaktı.

Marşa basıldı, bir yandan da Oğuz elindeki çekiçle motorun pistonlarının olduğu bölgelere var gücüyle vurmaya başladı. Derken olmayacak şey olmuş ve motor yeniden çalışmaya başlanmıştı.

Yeni kum iskeleler yapıldı, kıyıda takılan gemiler denize, kuma batan araçlar kıyıya ittirildi, bütün bunlar olurken düşen bir havan mermisi dozerin bıçağının bir kısmını alıp götürmüştü bile.

İşte o Astsubay, ataları gibi Oğuz ve savaşırken de yine ataları gibi Yavuz olan O Astsubay; bir savaşı dozeriyle kazanan kahramandı.

Kimisi dozeriyle, kimisi tüfeğiyle, kimisi roketatarıyla, uçağıyla, tankıyla, topuyla ve dahi süngüsüyle destan yazan kahramanlar… O gün Kıbrıs 1571’den bu yana yeniden Yavuz kahramanlar görmüş ve o kahramanları sıcacık bir ana kucağı gibi bağrına basmıştı.

O ve onun gibi kahramanlar canları ve kanları pahasına savaştılar!

Kaçmadılar…

Tehlikede gördükleri vatan topraklarındaki mabetlerimizi yıkmadılar, türbelerimizi ise kaçırmadılar…

Adalarımızın peyderpey işgal edilmesine göz yummadılar…

Kedilerine verilen milletin silahını millete döndürme alçaklığını göstermediler.

Ne kişisel ikbal beşinde ne de kişilerin peşinde koştular, onlar volkan gibi yürekleri ile yalnızca Türk milleti için coştular.

Canlarını ve kanlarını ortaya koyarak gerçek bir destan yazdılar.

İşgal altındaki bir adamızı, yani türbelerimizin ve camilerimizin de bulunduğu yeşil Kıbrıs’ı al kanlarıyla sulayarak yeniden vatan yaptılar.

Aziz şehitlerimizi minnet ve rahmetle anıyor, kahraman gazilerimizden ebediyete intikal edenlere rahmet, hayatta olanlara da sağlıklı ve mutlulukla dolu uzun ömürler diliyoruz.

Allah sizlerden razı olsun.

Ve canı gönülden diliyorum ki; yüce Allah, büyük Türk milletini sizler gibi vatan evlatlarından mahrum bırakmasın.

20 Temmuz Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’nın yıldönümü büyük Türk milletine kutlu olsun.”

Açıklama: Paylaştığımız fotoğraflarda Astsubay Oğuz Serçinlioğlu’nun kullandığı dozer ve dozeri ile inşa ettiği kum iskeleler açıkça görülmektedir.

(NOT: Bu makalenin yazımında Yazar Erbil Tuşalp’in “Paşa ile General” adlı kitabı ile Yazar Mesut Günsev’in “20 Temmuz 1974 Şafak Vakti Kıbrıs” adlı kitabı kaynak olarak kullanılmıştır.)

Devamını Oku

Ne Değişti?

Ne Değişti?
0

BEĞENDİM

ABONE OL
O uğursuz gece yaşandığında tarih 15 Temmuz 2016 idi…
Bugün ise tarih 15 Temmuz 2022…
Üzerinden tam 2190 gün geçti.
O gün; şanlı ordumuzun içine sızmış, sızdırılmış veya özenle yerleştirilmiş bir grup hain tarafından kanlı bir darbe girişimi gerçekleştirildi!
Halkımızın darbeye karşı destansı duruşunu yabana atmamakla birlikte, kamuoyunda oluşturulan algının aksine, bu haince girişim; ordumuzun ezici bir çoğunluğunun itibar etmemesi ve hatta canları ve kanları pahasına karşı durması sayesinde, esası itibarı ile yine Türk ordusu tarafından akamete uğratılmış olan bir girişimdir.
Yalın gerçek şudur ki; darbeyi Imam’ın Ordusu yapmış ve Mustafa Kemal’in Ordusu da engellemiştir.
Hükümetin söylemleriyle, bu girişimin akamete uğratılmasıyla, ayağımızdaki bağlardan kurtulmuş ve şahlanmak üzere olan milletin önü açılmıştı.
Yani herşey çok güzel olacaktı…
Öyle değil mi?
Peki, o günden bu güne neler oldu?
Soralım, soralım ki, geldiğimiz noktayı bilelim.
Öyle ya, 2190 günde ne değişti onu bilelim.
• Halen daha “Yurtta Sulh Konseyi” ve bu konseyin başındaki kişiler ortaya çıkarılabildi mi?
° 15 Temmuz günü yaşandığı iddia edilen çelişkili, garip ve soru işaretleriyle dolu karanlık olaylar aydınlığa kavuşturulabildi mi?
• Mecliste oluşturulan “Darbeyi Araştırma Komisyonu”? Sonuç ne?
• Darbenin siyasi ayağı nerede? Ortaya çıkarılabildi mi?
• Davulcusundan zurnacısına, baklavacısından kavurmacısına kadar toplumun her kesiminden külliyatlı miktarda baylokçu veya FETÖ’cü çıktığı halde, her ne hikmetse başta iktidar milletvekilleri olmak üzere siyasilerimizden bir tane bile FETÖ’cü çıkmadı!
NEREDE BU FETÖCÜ SİYASETÇİLER?
• Girişimin hemen ardından, AKP Genel Merkezi’ne asılan Atatürk posteri vardı ya hani, tehlikenin geçtiği anlaşılınca hemen kaldırılmıştı…
Bir daha AKP Genel Merkezi’ne neden hiç Atatürk posteri asılmadı?
• 2190 gün geçtiği halde, Ülke meden hala Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yönetiliyor?
• Bir yargı kararı (Hukuki Hüküm) olmadan on binlerce kişi okulundan, mesleğinden ve işinden atıldı! Yine on binlerce kişi tutuklanarak cezaevlerine konuldu. Yazar, çizer, siyasetçi ve gazeteci tutuklamaları ile ülke tarihinin yeni rekorları kırıldı!
Bizzat Sn. AKP’li Cumhurbaşkanının dediği gibi at izi it izine karıştırıldı!
Karışan izler neden hala ayrıştırılmadı?
• Liyakat yerine mülakatların geçerli olmaya başlaması ile birlikte, devlet kadrolarında hiç görülmediği kadar siyasi kadrolaşmaya gidilmedi mi?
AKP tarafından Türk Devleti; (neredeyse) bir parti devleti haline getirilmedi mi?
Başta Tank ve Palet Fabrikası ve asker hastaneleri olmak üzere Türk Ordusu’nun bütün stratejik kurumlarının üzerine fütursuzca çökülmedi mi?
Tabiri caizse un da  tuz da kokmadı mı?
• Türkiye’de kaliteli mal ve hizmet üretiminin dinamosu haline gelmiş olan birçok güzide devlet kuruluşu bir KHK ile Varlık Fonu’na devredilmedi mi, veya haraç mezat satılmadı mı?
Şeker fabrikaları hiç edilmedi mi?
O gün kilosu 3 lira olan şeker 10 katı bir artış yaşayarak 30 liralara gelmedi mi?
Sizin hiç kağıt fiyatlarından haberiniz var mı?
• Otomobil lastiğinden kış saati uygulamasına kadar her türlü düzenleme, KHK’larla yapıldığı halde; CEMAATLERLE İLGİLİ VE CEMAATLERİN DEVLET İÇİNDEKİ FAALİYET ALANLARINI DÜZENLEYEN VEYA SINIRLAYAN bir tek kanun/KHK dahi neden çıkarılmadı?
• Türk kimliğinin yerine “ÜMMETÇİLİK”, Cumhuriyet rejiminin yerine “OSMANLICILIK”, milli ve dini değerlerimizin yerine “ŞEKİLCİ EMEVİ YOBAZLIĞI”, Atatürk’ün yerine de “ABDÜLHAMİT” ikame edilmeye çalışılmadı mı? Hala daha öyle değil mi?
• Maurice Duverger’in de dediği gibi: Hukukun kuvvetinin azaltılmasıyla birlikte, kuvvetlinin hukuku egemen olmadı mı?
• OHAL şartlarında ve fırsat eşitliğinden yoksun bir ortamda yapılan şaibeli referandumla ucube başkanlık sistemine geçilmedi mi?
Partili ama nasıl oluyorsa tarafsız bir Cumhurbaşkanlığı garabeti ortaya çıktı. Öyle ki, bu geçişle;1876 Osmanlı Anayasası’nın Padişaha tanıdığı yetkilerden daha fazlası hiç düşünülmeden bir tek kişiye teslim edilmedi mi?
• Partili=Taraflı, Taraflı=Ayırmalı ve Ayırmalı=Kayırmalı bir sistemin çarkları istenilen tarafa doğru dönmeye başlamadı mı?
• Halkın % 50’sinin onaylamadığı bir partinin genel başkanı, siyaset üstü ve milletin % 100’ünün ordusu olan Türk Ordusu’na Başkomutan olmadı mı?
• Toplumdaki zaten var olan kutuplaşma iyice keskinleşmedi mi?
Yapılan ayrımcılık, şehit ve gazilerimizin dahi ayrıştırılmasına kadar götürülmedi mi?
• Trilyonlarca liraya ve parayla ölçülemeyecek kadar çok zamana ve bilgi birikimine mal olmuş en iyi kışla ve üsler acımasızca kapatılmadı mı?
• Askeri okullar kapatılıp, öğrenciler atılmadı mı?
• Taa 1848’lerde, o günkü adıyla “Erkan-ı Harbiye Mektebi” olarak Türk ordusunun kurmay subay ihtiyacını karşılamak maksadıyla kurulan ve kurulduğu günden bu yana başta Mustafa Kemal Atatürk gibi çok değerli subaylar yetiştirmek suretiyle ordumuza ve milletimize çok değerli hizmetler veren Harp Akademileri Komutanlığı bir KHK’ya dayanılarak kapatıldı. Kanunla kurulan bir kurum çıkarılan bir KHK ile kapatıldı ve tam 168 yıllık birikim hovardaca çöpe atılmış olmadı mı?
Yerine Milli Savunma Üniversitesi kurulmuş olsa dahi, başına askerliğin a’sından bile anlamayan bir tarihçi getirilmedi mi?
• Tarihi milattan önce 209’da başlayan Şanlı Türk Ordusu, dünya orduları içerisinde askeri sağlık sistemi olmayan tek ordu değil mi?
Bugün itibarıyla, Türk ordusunda istihdam edilen at ve köpeklerin kendi hekimleri var.
Peki mehmetçiklerin, onların hekimi var mı?
• Ordunun komuta yapısı, düzeni, hiyerarşisi, disiplini, morali ve motivasyonu konusunda; Balkan Harbi’nden sonraki en büyük bozgun yaşanmadı mı?
Deyin hele bugün için Genelkurmay Başkanlığı nedir? Var mı bir ağırlığı?
Peki ya, zaferle taçlanan harplerin olmazsa olmazı olan komuta birliği nerede?
• Darbe girişiminden sonraki süreçte Türk ordusunun kaybetmiş olduğu itibar, imaj, nedeniyle askerlik mesleğine olan talep azalmadı mı?
Askeri okullar düşük profilli öğrencilerle ve dahi ekseriyatla AKP gençlik kollarından gelenlerle doldurulmadı mı?
Ordunun yarısı birden terhis edilerek ve bedelli askerlik daimi hale getirilerek ülke işgale hazır hale getirilmedi mi?
• Hepsinden önemlisi TSK’nın zayıflatılmasından cesaret alan Yunanistan Ege denizinde işgal ettiği Türk adalarına, askeri yönden takviye edip, iyice yerleşmedi mi?
Son 4-5 yıldır Ege’de Yunanistan üzerinden yapılam Amerikan kuşatmasına bir tedbir alındı mı?
Muhalif sesler kısılmaya, muhalif kanallar karartılmaya, hükümetle aynı düşünmeyen bütün kesimler sansürlenmeye, baskılanmaya ve değersizleştirilmeye devam edilmiyor mu?
Aradan binlerce gün geçti, soruşturma ve kovuşturmalar hala daha bitmedi mi?
Bu kadar günün ardından:
*Nerede bu darbenin siyasi ayağı?
*Nerede karar alıcıları?
*Nerede yol verenleri?
*Nerede göz yumanları?
Her türlü yetki ellerinde değil miydi?
Bakın hele, dolar kaç liraydı, kaç lira oldu?
Avro nereden nereye geldi?
Kenya’sında Zabiya’sına kadar, Türk parasının; karşısında değer kaybetmediği bir para birimi kaldı mı?
Benzin ve mazotun litresi ateş pahası olmadı mı?
Milletin tam 128 milyar doları kimlerin ceplerine aktarıldı?
Piyasalar kapalı iken yapılan hükümet manipülasyonlarıyla birileri zengin edilmedi mi?
Kur korumalı mevduat hesabı teranesiyle, fakirden alınıp zenginlerin cebi doldurulmuyor mu?
Siz TÜİK’in açıkladığı rakamlara inanıyor musunuz?
İtibar kaybetmeyen bir tek devlet kurumu kaldı mı?
Sorular bunlar…
Cevaplar sizde…
“Ver yetkiyi gör etkiyi” diyenlerin ülkeyi getirdiği nokta işte bu!
Geldiğimiz noktayı beğeniyorsanız, buyrun bayram edin.
Yok beğenmiyorsanız, o zaman da tavır ve tedbir alın.
Yoksa vebali de, yükü de sizin üzerinize!
Devamını Oku

F 35’LERİ ALMAK MÜMKÜN MÜ?

F 35’LERİ ALMAK MÜMKÜN MÜ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bundan tam 108 yıl önce…

 

Tarih 3 Ağustos 1914 idi.

 

O gün, parasını peşin peşin ödediğimiz iki savaş gemisini İngiltere’den teslim alacaktık.

 

Gemilerin adları: “Sultan Osman” ve “Reşadiye” idi.

 

Fakat o da ne?

 

Yapılacak bir törenle gemilere Türk sancaklarının toka edilmesine tam da yarım saat kala, gemilere İngilizler tarafından el konuldu!

 

Gemilerin isimleri “Agincourt”  ve “Erin” olarak değiştirildi. Gemileri teslim almaya giden Türk mürettebat ise, arkalarına baka baka ülkemize döndüler…

 

Ortam çok gerildi, çok sert protestolar çekildi ama nafile!

 

Neticede Osmanlı bu hadsizliğe bir cevap vermeliydi. Ayrıca bu olay, Almanya’yla birlikte savaşa girmek isteyenlerin eline çok iyi bir koz vermişti.

 

Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Almanlardan “Yavuz” ve “Midilli”yi (sözde) satın aldığını duyurdu. Peşinde İngilizlerin olduğu bu iki gemi Çanakkale Boğazı’ndan Türk sularına girdi. Gemilere Türk sancakları toka edilirken, Alman mürettebatlarına da fes giydirildi… Derken bu iki gemi Karadeniz’e açıldı…

 

Gerisini biliyorsunuz!

 

Dün mevzu iki gemiydi, bugün ne? İki uçak! (Teslim edilmeyen F 35’ler)

 

Sanki tarih tekerrür ediyor gibi!

 

Çünkü aynı İngilizler gibi, Amerikan Devleti de parasını ödediğimiz ve üstelik üretim ortağı olduğumuz, F 35 uçaklarımızı vermedi!

 

Vermedi, iyi de neden vermedi, daha doğrusu Amerika bu tavrında haklı mıydı?

 

Gelin önce olayın biraz arka planına bakalım:

 

Ege’de Yunanistan’ın patriot füzeleriyle üstünlüğü ele geçirmiş olması, aynı şekilde Kıbrıs Rum Kesimi’nin elinde S 300’lerin bulunması, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında hava trafiğinin kontrol edilememesi ve hatta sahamıza yabancı uçakların da girdiği iddiaları, diğer yandan Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarındaki tecrübelerimiz bize gösterdi ki, ülkemizin iyi bir füze savunma sistemine sahip olması hayat memat meselesidir.

 

Yani böyle bir sisteme sahip olmadan bölgede tek başımıza bağımsız politikalar üretip icra etmemiz gerçekten hayal!

 

Yapacağımız her hamle için birilerine taviz vermemiz veya her seferinde ağır diyetler ödememiz de kaçınılmaz!

 

Bu nedenle Türkiye iyi bir füze savunma sistemine sahip olmak için harekete geçti ve tabiri caizse çalmadık kapı da bırakmadı.

 

Hatırlarsınız, Türkiye öncelikli olarak Patriotları almak istedi, ama ABD buna yanaşmadı. Hatta geçici olarak getirilen 2 Patriot Bataryası en kritik zamanda ülkemizden apar topar geri çekildi.

 

İşte bu nedenle Türkiye’nin arayışları arttı. Önce ABD, sonra ÇİN ve en son da Rusya ekseninde yoğunlaştı.

 

 ABD’nin son dönemdeki Ortadoğu politikasının; Türkiye’nin, Suriye’nin, İran’ın, kısmen Irak’ın ve özellikle de Rusya’nın çıkarlarına aykırı olması nedeniyle, doğal olarak Rusya ile Türkiye yakınlaştı.

 

Bu stratejik yakınlaşmanın sonucu olarak da (tabi ki Rusya’nın da yandaş ve para kazanma isteği sonucu) S 400 anlaşması yapıldı.

 

Anlaşmanın üzerinden bir süre geçtikten sonra Rusya S400’leri bize teslim etmeye başladı.

 

Bu sistem Bayraktar SİHA’larıyla ve diğer silah sistemlerimizle entegre edildi mi tam olarak bilemiyorum. Fakat radarı çok güçlü olan bu sistemi Türkiye’nin; başta II. Karabağ Savaşı olmak üzere, yurt içi ve yurt dışında yapılan bütün kritik operasyonlarda (en azından radar yönünden) aktif bir şekilde kullandığını düşünüyorum.

 

Her şeyden önce bu sistem bir saldırı değil, savunma sistemi ve her ülkenin de kendi savunmasını kuvvetlendirme hakkı olduğuna göre, ABD’nin patriotlar konusunda takındığı olumsuz tavrın arkasından, Türkiye’nin S 400 hamlesi mecburi ve haklı bir hamledir.

 

Üstelik Rusya’dan aldığımız S 400 bataryalarının tamamı hava savunma ihtiyacımızın sadece 5’te 1’i karşılanıyor. Yani kıçımız hala açıkta!

 

Buna rağmen ABD ne yaptı?

 

Rus S400’lerini satın aldığımız gerekçesiyle bizi yıllardır ortağı olduğumuz ve üstelik yüzlerce parçasını ürettiğimiz F35 projesinden bizi çıkarttı!

 

Ne uçakları veriyor ne de paramızı!

 

Hem suçlu hem güçlü!

 

Neden?

 

Çünkü son 10 yıldır, Türkiye’ye komşu ülkelerin topraklarını kullanarak Türkiye’yi kuşatmaya çalışan ABD; görünürde olsa bile artık Türkiye ile gerçek manada müttefik değil. 

 

Dahası, Ortadoğu’da bir rakip halinde!

 

ABD Türkiye’ye asla güvenmiyor. Güvenmiyor çünkü başta PYD/ PKK devletçiği olmak üzere büyük Kürdistan’ın kurulması idealinden vazgeçmiyor. Yine Büyük İsrail, onun olmazsa olmazı. Öte yandan, Ortadoğu’daki yeraltı enerji kaynakları onun vazgeçilmezi. Belki komplo teorisi gibi algılayabilirsiniz ama küresel ısınma sonucu ABD’nin birçok yeri yaşanmaz hale gelmeye başladığında taşınmayı planladığı bölge Ortadoğu ve Küçük Asya… (Bunun için kendisini burada kalıcı kılacak çok büyük yerüstü ve yeraltı üslerin yapımına Irak ve Suriye’de devam ediyor) Onun bu büyük planını, yalnızca Rusya ile işbirliği içindeki güçlü bir Türkiye engelleyebilir.

 

Öyle ise ne yapılıp edilip Türkiye’nin Rusya ile kalıcı işbirliği engellenmelidir.

 

Yoksa karşı kampın geliştirdiği teknolojik bir silahın kendi safındaki bir ülkenin elinde bulunmasından memnuniyet duymalıdır. O sayede bu sistemi inceleyip açıklarını bulabilir ve karşı teknolojik hamlesini planlayabilir. Ama dediğim gibi Türkiye’ye güvenmediği için ve ülkemiz aleyhindeki devasa projelerinden vazgeçmesi söz konusu olmadığından, Türk Rus işbirliğinden çok çekiniyor.

 

Türkiye ise ne uçaklarını alabiliyor ne de parasını, sürekli olarak oyalanıyor ve enayi yerine konulmaya devam ediyor.

 

Peki, bir kıskaçta sıkışmış gibi görünen Türkiye’nin kullanabileceği kozlar yok mu?

 

Tabi ki var.

 

Turpun büyüğünü heybede sona saklayarak, neler yapılabilir onlara bakalım:

 

1. Öncelikle Türkiye S 400’leri almaya ve kendi sistemlerine entegre etmeye devam etmelidir. Dahası bu konuda Rusya ile ortak üretime girmelidir.

 

2. F 35’lerin yerine, Türkiye’ye Rus SU 57 uçakları girebilir. Konuyla ilgili ilk güçlü sinyali, Rus devlet savunma sanayi şirketi Rostec’in Üst Yöneticisi Sergey Çemezov, 2017 yılında vermişti. Çemezov: Türkiye ile 5. nesil savaş uçağı üretimi konusunu görüştüklerini belirterek, “Bu konuda Türkiye’de gerekli altyapı mevcut. Birlikte yeni ve modern bir şeyler yaratabiliriz” demişti. Yine Rusya’nın devlet savuma sanayi şirketi Rosoboronexport’un Başkanı Aleksandr Miheyev, Ankara’nın F-35 programından çıkması halinde “Türkiye’ye imkânlarımız dâhilinde Rus savaş uçakları tedarikini istişare etmeye hazır olacağız” demişti.

 

3. Yani görüldüğü gibi Türkiye F 35 konusunda alternatifsiz değil. Ayrıca, ABD tarafından uygulanan ambargolar; aynı İHA ve SİHA’larda olduğu gibi, bizim güçlenmemize ve dahi kendi milli üretimlerimizi gerçekleştirmemize zemin hazırlayabilir.

 

4. Türkiye’nin koz olarak kullanabileceği çok önemli bir konu daha var. Biliyorsunuz Akkuyu’da Ruslarla birlikte bir nükleer santral inşa ediyoruz. Şimdi, bu santralın hemen yanına bir de askeri liman yapılması fikri var. Bu liman, santraldan çıkacak nükleer atıkların yüklenip götürülmesi için kullanılacak. Tabi bu santralin havadan korunması da şart. İşte bu nedenle Rusya’dan alınacak S 400’lerin bir bataryası buraya konuşlandırılmalıdır. Neden? Çünkü bu yapılırsa, Rusya ve Türkiye Kıbrıs’ı da içine alacak biçimde Akdeniz’de kuş uçsa görebilecek ve müdahale edebilecek duruma gelir. Çok daha önemlisi İncirlik üssü de gözaltına alınmış ve dahi etkisizleştirilmiş olur.

 

5. Türkiye İncirlik ve Kürecik üslerini kapatabilir. ABD her ne kadar Suriye’de İncirlik’e alternatif üslerinin inşasını ve geliştirmesini sürdürüyor olsa da zorlanır. Özellikle Kürecik ABD’yi Kafkaslara doğru kör ve sağır hale getirebilir.

 

6. Amerika’nın Suriye’de kalıcılığı zorlaşır.

 

7. Bölgesinde kendini güvende hissetmeyen Türkiye, Türk Birliği ve Turan Ordusu projelerini hiç olmadığı kadar hızlandırabilir. Bu da Türkiye ile birlikte Türk dünyasını bölgesel güç olmaktan çıkarır ve küresel bir güç haline getirir.

 

En büyük kozu da en sona bıraktım, çünkü çok önemli.

 

Ukrayna Savaşı’nın başlaması ile değişen dengeler, bölgede birçok sorunla birlikte bazı fırsatların da ortaya çıkmasına neden oldu.

 

Rusya’ya komşu kuzey Avrupa ülkeleri kendi güvenliklerini garanti altına alabilmek maksadıyla NATO’ya girmek istiyorlar. En istekli olanları da İsveç ve Finlandiya…

 

Türkiye; terör örgütlerine verdikleri destekler nedeniyle, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini haklı olarak veto etti. Bu konunun İsveç ve Finlandiya boyutu.

 

Ama bir de İngiltere ve Amerika boyutu var.

 

NATO şemsiyesi altında Rusya’nın etrafını NATO ülkeleriyle kuşatarak Rusya’yı sıkıştırmak ve bölgede etkisizleştirmek isteyen Amerika, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler Türk vetosu karşısında sıkışmış durumdalar.

 

Bu nedenle, İsveç ve Finlandiya teröre destek vermekten vazgeçseler bile, Türkiye: Hakkı olan F35’ler verilinceye kadar vetosunu kaldırmamalı, vetolarıyla NATO’yu her konuda kilitlemeye devam etmelidir.

 

Hele ki, F35’lerin yerine eski ve köhne F16’ların Türk Ordusu’na kakalanmasına asla razı olunmamalıdır.

 

F35’leri almak mümkün mü?

 

Doğru bir stratejiyle…

 

Evet mümkün.

Devamını Oku

ABDÜLHAMİT…

ABDÜLHAMİT…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şurası bir gerçektir ki, Abdülhamit: Birilerinin dediği gibi bir “Kızıl Sultan” değildi.

“Hain”… Hiç değildi.

Ahmak, cahil ve salak da değildi.

Peki, Abdülhamid; son yıllarda adeta göklere çıkarıldığı gibi “Ulu” bir “Hakan” mıydı?

Veya Türk Devleti’ni yönetenlerin en yetkili ağızdan dile getirdikleri gibi bu Hakan tahtta kaldığı 33 yıl boyunca bir karış toprak bile kaybetmedi mi?

Yoksa tarihi gerçekler gözümüze sokulmaya çalışılandan çok mu farklı?

Merak etmiyor musunuz?

Kim merak etmez ki?

Hadi öyleyse, rotamızı Türk tarihinin Abdülhamit dönemine çevirelim ve kısacık da bir zaman yolculuğuna çıkmak suretiyle, konuyu tarihi bilgi ve belgeler ışığında biraz daha açalım.

Geçmiş zaman olur ki, Yıldız Sarayında bir Türk bahçıvan, bahçedeki çiçekleri sulamakta iken oradan geçmekte olan Arnavut asıllı subayın üzerine su sıçratır!

Bunun üzerine subay; “- Dikkat etsene pis Türk!” Diye tepki gösterir.

Hadiseyi pencereden seyretmekte olan Abdülhamit subaya döner ve “- Unutma ki ben de bir Türküm!” diyerek subayı azarlar.

Bu ve buna benzer durumlarda sergilediği tutum bizim için çok önelidir.

Çünkü Abdülhamid Türk tarihinde ben Türk’üm diyebilen 7 padişahtan birisidir.

Sakın ola ki gözden kaçırmayın.

Neden?

Çünkü bugün dahi, Türk Devletini yöneten en yetkili ağızlar “Ben Türk’üm, hem de Türk oğlu Türk’üm” diyemezken Abdülhamit “Ben Türk’üm” diyebilmiş bir Sultandır.

Kendisinden para karşılığı devlet toprağını satmasını istemek için gelen Yahudilere verdiği cevap ise tam bir tarihi ders niteliğindedir:

“Tahsin! Onlara de ki: Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir. Kudüs-i Şerif’i İslam’a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı Yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem. Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye’nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir. Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar. …Doktor Hertzl’e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman Yahudiler, Filistin’i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin’in İmparatorluğumdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkânsız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem.”

Düşünün lütfen, bugün Abdülhamit’i rehber aldıklarını söyleyeyip yere göğe sığdıramayanlar ne yapıyorlar?

Gayrimülklerimizi daire daire, arazilerimizi parsel parsel ve dahi vatandaşlığımızı işportaya çıkarırcasına, haraç mezat yabancılara satmıyorlar mı?

Fakat kabul etmek gerekir ki, Abdülhamid döneminin devlet politikası gereği; insanların beyinlerinde hürriyet, adalet, eşitlik ve milliyetçilik fikirlerini yeşertecek eylem ve ideolojik düşünceler de yasaklanmıştı.

Sadece Türkçe, yani içinde Arapça ve Acemce bulunmayan veya çok az bulunan makalelerin yayınlanması dahi bu dönemde yasaktı.

Hatta bazı kitaplar bile, “olabilir ki Türk tarihinin incelenmesine ve Türk milliyetçiliğinin gelişmesine yol açabilir” gerekçesiyle yayınlatılmamıştır.

Yine o dönemde kurulan Hamidiye Alayları yolu ile; Kürtçülük ve Kürtlük bilinci geliştirilmiş ve bu alayların yaptığı birçok başıbozuk hareket, katliamlara varan Türkmen zulmüne neden olmuştur.

“Ben bir Türk’üm” diyen Abdülhamit, aynı zamanda “Ben Kürtlerin Babasıyım” sözünü de kullanmıştır.

Ne olursa olsun, yaklaşık 33 yıl hüküm süren ve İmparatorluğu ayakta tutmayı, imparatorluğun ömrünü uzatmayı başarabilen Abdülhamit Han döneminde yapılan birçok değerli icraat ve hizmet vardır. Ama bunun aksine birçok sıkıntılı icraat, durum ve çok acı kayıplar da vardır.

Şüphesiz ki, Abdülhamid Han’ı değerlendirirken günümüzün Yeni Türkiyecilerinin veya Yeni Osmanlıcıların yaptığı gibi terazinin sadece bir kefesine değil bütün kefelerine bakmak lazımdır. İşte o zaman gerçek Abdülhamid’e ulaşma ve anlama imkânını kaçırmamış oluruz.

Önce o dönemde yapılan faydalı işlere bakalım:

Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına (Tünel) yaptırmış ve atlı ve elektrikli tramvaylar kurdurmuştur.

• ilk modern eczanemizi açtırmıştır,

• İlk defa elektrik altyapısını bu dönemde kurulmuştur.

• İlk otomobili getirmiştir,

• Eksik, gedik ve dar da olsa; yaklaşık 5 bin kilometrelik kara yolunun onun döneminde yapıldığı yazılıp çizilmektedir.

• Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptırmıştır,

• Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İstanbul Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtırmıştır,

• Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri almıştır,

• Israrla yerli kumaş giymiş, Hereke bez fabrikasını kurdurmuştur,

• Ziraat Bankası o dönemde kurulmuş; ilk Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odaları aynı dönemde açılmıştır.

• Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kâğıthane kâğıt fabrikalarını kurdurmuştur,

• Modern matbaa makinelerini Türkiye’ye getirtmiş, 6 bin kadar kitabın çevirisini sağlamış, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlamıştır,

• Gül yetiştiriciliğini teşvik etmiştir, Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır.

Bugün kapatılmış olan GATA’ya “Gülhane” adını veren de Abdülhamit’tir. Talihin cilvesine bakın ki, Abdülhamit’i çok sevdiklerini iddia edenler, Abdülhamit’in koyduğu Gülhane adını kaldırıp aynı yere “Abdülhamit” adını verenlerdir.

• Türkiye’nin birçok yerindeki saat kulelerini Abdülhamit yaptırmıştır.

• Yalova Termal kaplıcalarını kurdurmuş, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtmış, sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır,

• Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütlemeye çalışmıştır.

• Telefonun Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize gelmesini sağlamıştır,

• Darülacezeyi yaptırmıştır.

• Çocuk hastanesi (Şişli Etfal [çocuklar] Hastanesi) açtırmıştır,

• Posta ve Telgraf teşkilatını kurdurmuştur, (Sirkeci Büyük Postane binası)

• İlkokulu zorunlu tutmuş (kız ve erkeklere), ilk kız okullarını açtırmış, 15 tane okulda karma eğitime ilk defa geçilmesini sağlamıştır,

• Lise eğitimi için İdadiler açmış (109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi vb.)

• İstanbul’da Darülfünun!u (Üniversite) açmış, Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kurdurmuştur,

• Tarımda yabancı devletler tarafından oynanan oyunları fark edip, ilk GDO girişimlerine, tarım ve ziraata zararlı haşeratın Anadolu’ya getirilip yaygınlaştırılması hareketlerine karşı ilk tedbirleri alan ve mücadele eden padişah da Abdülhamid’dir.

İlk Hasat makinesinin ülkeye getirilmesiyle tarımda makineleşme başlatılmıştır.

• Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu (GATA’nın atası), ve daha birçok askeri ve sivil okul onun döneminde kurulmuştur. Ve tabi ki yapılan hizmetler bunlarla da sınırlı değildir.

Ancak maalesef ki o dönemde yapılan birçok yanlış da vardır.

Tahta çıktığındaki ilk icraatı meclisi kapatmak olmuştur.

Güçlü bir Türk donanması bu dönemde Haliç’e hapsedilerek adeta çürümeye terk edilmiştir ki, biz bunun acısını özellikle Balkan Harbinde çok çektik ve ağır diyetler ödemek zorunda kaldık.

Duyunu Umumiye İdaresi bu dönemde kuruldu ve ilk defa Avrupalı devletlerin mali denetimi altına girip yarı sömürge bir devlet haline geldik. Yani ekonomik bağımsızlığımızı bu dönemde yitirdik.

Uhudu Atika namı altında birçok kapitülasyon bu dönemde başlamış ve devleti acze düşürmüştür.

Bir devlet düşünün ki, kendi devletindeki yabancıları yargılayamaz; kendi ahalisinden aldığı vergiyi yabancılardan alamaz hale gelmiştir.

Yine bu dönemde ülkede birçok misyoner okulunun açılmasına izin verilmiş ve bu okullar özellikle Rum ve Ermeni ayrılıkçı hareketlerinin fesat yuvası ve Türk düşmanlarının eğitildiği yerler olmuştur. 1845 yılında 34 misyoner, 12 yerli görevli, 7 okul ve sadece 135 öğrenci varken, Abdülhamid’in saltanatının sonuna doğru yani 1904 yılında bu sayı 187 misyoner, 1057 yerli görevli, 465 okul ve 22867 öğrenciye ulaşmıştır. Peki, bu gaflet değil midir?

02 Şubat 1904 tarihli anlaşma neticesinde ilk defa Balkanlarda Osmanlı Jandarma sayısı azaltılmış ve Makedonya’da yabancı subay bölgeleri oluşturulmuştur. Serez Fransız, Drama İngiliz, Selanik Rus, Üsküp Avusturya ve Manastır İtalyan subaylarının tahakkümü altına girmiştir.

Girit Adası’nı, Midilli Adası’nı (daha sonra satın alındı), Mısır’ı Tunus’u Kıbrıs’ı Sırbistan’ı Karadağ’ı Romanya’yı, Eflak’ı, Boğdan’ı, Batum’u, Kars’ı, Ardahan’ı, Bosna ve Hersek’i maalesef ki bu dönemde kaybettik!

Kaybedilen vatan topraklarının yüzölçümü 1,5 milyon kilometreden fazladır.

Bu rakam günümüz Türkiyesinin iki katı toprak kaybı anlamına gelmektedir!

Bulgaristan ilk defa özerkliğini bu dönemde kazandı!

Ruslar Çatalca’ya ve hatta bugünkü Florya (Yeşilköy)’ya kadar bu dönemde geldiler, Ayestefanos Antlaşması bu dönemde yapıldı ve Ruslar Florya Şenliköy’e kocaman bir zafer anıtı diktiler! Yıl 1898 idi…

Görüldüğü gibi, “Abdülhamit döneminde bir karış toprak dahi kaybedilmemiştir” diyenler tarih bilmemektedirler.

Birileri cumhuriyeti kuranlara ayyaş yakıştırması yapabiliyor ama:

Osmanlıdaki ilk “rakı” fabrikası Abdülhamid döneminde Tekirdağ’da kuruldu.

Türkiye’nin ilk “bira” fabrikası yine Abdülhamid döneminde kuruldu. Adı Bomonti idi.

Osmanlı’nın ilk “şampanya” fabrikası da Abdülhamid döneminde kuruldu.

Kendisinin ise “rom” içtiği bilinmektedir.

Bu topraklardaki ilk “genelev” yine bu dönemde açıldı.

Abdülhamit dönemi aynı zamanda sürgünler dönemidir. Namık Kemal de sürgün edilenler arasındadır.

Aslında bu konular, üzerinde ciltlerce kitap yazılabilecek kadar uzundur. Fakat ana hatlarıyla durum işte böyledir.

Prof.Dr. İlber Ortaylı’nın deyimiyle “Osmanlının son hükümdarı, son evrensel imparatoru II. Abdülhamit’dir.”, Prof.Dr. Yılmaz Öztuna’nın deyimiyle de “Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur”. Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerinde ise “zalim”, “gölgesinden korkan ödlek” ve “kızıl kafir”dir.

Aslında Abdülhamid han; ne bir hain, ne bir kızıl sultan, ne bir ahmak, ne bir kafir, ne bir cahil ne de şaşalı anma törenleri düzenlenerek göklere çıkarılan bir Ulu Hakan değildir.

Onun döneminde dikilen Beyazıt Saat Kulesi gibi gurur kuleleri olduğu gibi, Florya Şenlikköy’e dikilen utanç abideleri de vardır.

Görülen odur ki; O’da, günahları ve sevaplarıyla bir Türk Padişahıdır.

Yine de takdir Yüce Türk milletinindir.

Devamını Oku

UYAN VE RUHUNU KORU!

UYAN VE RUHUNU KORU!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bugün 19 Mayıs…

 

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı.

 

Çok özel bir gün…

 

El konulmuş aziz bir vatan, esir edilmiş büyük bir millet, ümitsizlik, yokluk ve çaresizlik!!!

 

Derken, bir gemi yürüdü… Ardısıra koca bir millet yürüdü…

 

Türk’ü Türk yapan, onu şahlandıran, ona özgürlük ve bir vatan bahşeden ruh işte o ruhtu.

 

Gerçekten çok güzel, çok özel ve çok manalı bir gün…

 

Belki birçoğumuz farkında bile değil.

 

Ama Atatürk’le, Cumhuriyet’le ve Türklükle karın ağrısı olanlar da, böyle özel günleri çok iyi biliyor ve çok yakından takip ediyorlar!

 

Tasmalarını tutanlara ve hizmetkarı oldukları karanlık güçlere, açıkça veremedikleri kin ve garaz dolu mesajlarını, işte böyle özel günler ve tarihler üzerinden subliminal olarak vermeyi çok seviyorlar!

 

Lütfen hatırlayın.

 

700’den fazla iyi yetişmiş vatan evladının hendek, tünel ve barikatlarda şehit ettirilmesiyle sonuçlanan Kürt Açılımı (Çözüm/Çözülme/Yıkım Süreci) ne zaman başlatılmıştı?

 

10 Kasım 2009’da!

 

10 Kasım ne?

 

Son Milli Türk Devleti’ni kuran, Son Başbuğ’un ölüm yıldönümü!

 

Bu konu birçok Türk aydını tarafından, Atatürk’ün kurduğu üniter yapıya sahip “Milli Türk Devleti’nin Mezarının Kazılması Projesi” olarak algılanmış ve Türk Milleti uyarılmıştı…

 

Peki millet uyandı mı?

 

Ne yazık ki hayır!

 

Peki ya bu çözüm süreci devam ederken, Hükümet destekli ilk resmi görüşmeyi yapmak üzere Bebek Katili Apo’nun ayağına kim gönderildi?

 

04 Ocak 2013 tarihinde, İmralı Adası’na ilk gidenler, BDP Milletvekilleri Ayla Akat “ATA” ve Ahmet “TÜRK” oldu.

 

Yani adına PKK Açılımı da denilen bu ihanet projesi kapsamında, İmralı’ya Apo’nun ayağına giden ve Apo ile ilk görüşmeyi yapan; ATA+TÜRK (ATATÜRK) oldu!

 

Mİllet uyandı mı?

 

Hayır!

 

Çünkü gaflet uykusuna yatanları uyandırmak güç olur.

 

Yine hatırlayın.

 

“15 Ağustos” 1461 tarihinde Trabzon ilimiz ve çevresiyle birlikte fethedilen ve fetihle birlikte kapatılarak tarihe gömülen Sümela Manastırı ne zaman açıldı?

 

AKP’nin millete sormadan aldığı bir kararla yine bir “15 Ağustos” (2010) günü!

 

Hem de büyük bir gövde gösterisiyle açıldı!

 

Hani bunlar, güya Osmanlı’yı seviyorlardı ya…

 

Uykuya devam…

 

Biz de sarsmaya devam edelim.

 

Bugün 19 Mayıs ya…

 

İşte bundan tam 103 yıl önce 16 Mayıs günü kurtuluşa yürüyen bir bir gemi vardı.

 

Neydi O geminin adı?

 

BANDIRMA…

 

Bandırma nereye gidiyordu?

 

Samsun’a…

 

Peki, Bandırma ne demek?

 

Bandırma antik dilde “güvenilir liman” yakın Türk tarihinde ise direniş, şahlanış ve kurtuluş demek.

 

Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabe’sinde yaptığı; “Aziz vatanın bütün tersanelerine girilmiş olabilir” uyarısına rağmen, 16 Mayıs’ta (1919) Mustafa Kemal’in “Bandırma Vapuru”yla Samsun’a gitmek üzere yola çıktığı günün tıpatıp aynısı olan 16 Mayıs 2010 günü “Bandırma” ve “Samsun” limanları satıldı!

 

Üzerinden özenle yürüdükleri başka tarihler ve başka simgeler de var.

 

Ve inanın ki çok planlı, programlı ve çok öngörülü olarak, adım adım ilerliyorlar. Hani kendileri de diyorlar ya: “Hazmettire, hazmettire…”

 

İstanbul Atatürk Havalimanı’nı sırf işlevsizleştirerek atıl duruma sokabilmek için, önce İstanbul’un taa Fizan’ına İstanbul Havalimanı’nı yaptılar.

 

Atatürk Havalimanı’nı oraya taşıdıkları halde adını özellikle “Atatürk” koymadılar.

 

Sıra ikinci darbeyi vurmaya gelmişti.

 

15 Temmuz’u fırsat bilerek, başta Ordumuz olmak üzere, nasıl ki birçok devlet kurumuna büyük darbeler vurmuşlarsa, bu sefer de pandemiyi fırsat bilerek, “hastane yapıyoruz” gerekçesiyle, en önemli pistlerinden birini zevk alarak kırdılar!

 

Üçüncü ve dördüncü darbeler ise, adı ve kendisi tamamen yok edilerek vurulacaktı!

 

Milletin tepkisini yatıştırabilmek maksadıyla tuttular, 40 yıllık Çorlu Havalimanı’nın adını Atatürk Havalimanı yaptılar.

 

Atatürk’ü Çorlu’ya sürdüler!

 

“Çorlu” ne demek?

 

“Hastalıklı!”…

 

İsterseniz sözlüğe bakın.

 

Çorlu ile Atatürk’ü subliminal olarak birleştirdikleri şeye bakın: Hastalıklı=Atatürk!

 

Atatürk Havalimanı’nda bugün olan ne?

 

İçeri soktukları çelik dişli cellatlarla pistlerini kırıyor, söküyor ve kökünden kazıyorlar!

 

Peki bu çelik dişli canavarlar Atatürk Havalimanı’na ne zaman sokuldu?

 

16 Mayıs…

 

Yani?

 

Samsun’a giden Bandırma’nın şahlanışa ve kurtuluşa yürüdüğü gün!

 

Devam edelim.

 

Atatürk Orman Çiftliği’nde ağaç katliamı yaparak kendi saltanat saraylarını kuranlar, buranın adını özellikle “Beştepe” diye değiştirmediler mi?

 

Yine Atatürk Orman Çiftliği’nin 37.000 metrekarelik bölümü, Saray’ın hemen dibine büyükelçilik binası yapılsın diye  Amerikalı Coni’ye satılmadı mı?

 

Atatürk adını, sadece Atatürk Orman Çiftliğinden mi çıkarttılar?

 

Ne yazık ki hayır!

 

İnsan unutuyor, o yüzden bazı şeyleri tekrar tekrar hatırlatmakta fayda var.

 

Mesela adı “Atatürk” olan bütün stadyumların adlarını değiştirerek “Arena” yapmadılar mı?

 

Önce memleketim olan, Cumhuriyetimizin yoktan var edildiği topraklardan başlayalım.

 

Memleketim olan Afyon’un stadı eskimişti. Eksik olmasınlar, kendi ceplerinden değil ama milletin parasıyla yenilediler… Fakat sadece stadı değil, adını da yenilediler! “Afyon Atatürk Stadı” oldu mu sana “AFYON ARENA”

 

Büyük Taarruz’un Başkomutanı “Atatürk” Afyon’dan silindi!

 

Sonra gelelim İstanbul’a ve diğer illerimize;

 

Görevim nedeniyle yedi yıl boyunca oturduğum İstanbul’un güzel ilçesi Beşiktaş’ın stadını yeniden yaptılar… Stadının adı “İnönü” idi, yeni adı “VODAFONE ARENA” oldu.

 

İnönü Savaşlarının kahramanı ve Batı Cephesi Komutanı “İnönü” silindi.

 

Eskişehir Atatürk stadı da yeniden yapıldı. Yeni adı “ES ES ARENA” oldu.

 

Es’en soğuk bir rüzgârla “Atatürk” silindi!

 

Antakya Atatürk Stadı’nın adı değiştirildi, “HATAY ARENA” yapıldı.

 

Hatay için canını ortaya koyan “Atatürk” bu kez serhat şehrimiz olan Hatay’dan silindi!

 

Malatya İnönü Stadının da adını değiştirdiler; stadın yeni adı “MALATYA ARENA” oldu.

 

Malatyalı Milli Şef’in adı bu kez kendi memleketi Malatya’dan silindi!

 

Kocaeli İsmet Paşa Stadı’nı yenilediler, tabi sadece stadı değil, adını da… Milli Şef’e bir darbe de Kocaeli’nde vuruldu ve İsmet Paşa gitti yerine geldi “KOCAELİ ARENA”

 

İnönü zaten silinmişti, “İsmet”i de sildiler!

 

Bir Sakarya Atatürk Stadı vardı, onu da değiştirdiler… Yeni adı “SAKARYA ARENA”…

 

Sakarya kahramanını Sakarya’dan sildiler!

 

Konya’da bir Atatürk Stadı vardı. Atatürk’ü güya dinsiz addedip hazzetmeyen yobaz zihniyet durur mu? Onun adını da değiştirdiler, isim yine bildik isim “TORKU ARENA”…

 

Anadolu’da İslam’ın yaşamasına en çok hizmet eden Ulu Önder, İslamlığı ile anılan Konya’dan silindi!

 

Yıllar önce Antalya’ya geldiğimde gördüğüm Antalya Atatürk Stadı, yıllar sonra Antalya’ya taşındığımda tekrar gördüm ki, yeniden yapılmış… Oradan da “Atatürk” atılmış ve Stadın adı “ANTALYA ARENA” yapılmış.

 

Milli Mücadele’nin başlatıldığı yer olan Samsun şehir stadının adı “19 Mayıs Stadı” idi. “19 Mayıs” milli şahlanışın adı idi, Atatürk’ü, Türk’ü ve İstiklal’i çağrıştırıyordu. Üstelik 19 Mayıs Atatürk’ün doğum günüydü. Onu da değiştirdiler, yeni adı “SAMSUN ARENA” oldu.

 

Bu sefer Arena’da “Milli mücadele”yi sildiler!

 

Dahası var!

 

Sadece statlar değil; kurumlardan, caddelerden ve sokaklardan da Atatürk’ün adı aynı dönemde kaldırılmaya başlandı.

 

İşte size birkaç örnek;

 

Yozgat’ın Yerköy İlçesindeki “Atatürk Bulvarı”nın adı değiştirildi ve Bulvar’a AKP Yozgat Milletvekili ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın adı verildi.

 

Van’ın Erciş İlçesi’nde depremde yıkılan “Atatürk İlköğretim Okulu”nun yerine yapılan yeni okula Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın annesi Tenzile Erdoğan’ın adı verildi.

 

Yine Van’da yıkılan “Cumhuriyet İlkokulu”nun yerine yapılan yeni okula televizyoncu Acun Ilıcalı’nın annesi İlknur Ilıcalı’nın adı verildi.

 

Niğde’de de “Atatürk” ve “İnönü” ilkokullarının adları başka isimlerle değiştirildi.

 

Uşak’taki “Atatürk Spor Salonu”nun adı değiştirilerek “Uşak Kapalı Spor Salonu” yapıldı.

 

Andımızı yasakladılar!

 

Milliyetçiliğimizi ayaklarının altına aldılar!

 

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin “T.C.”sini kaldırdılar!

 

İzmir Marşı’nı, Onuncu Yıl Marşı’nı, Vardar Ovası Türküsünü yasaklamaya kalktılar!

 

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazılarını dağlardan sildirdiler, levhalarını söküp yerlere çaldırdılar!

 

Türk adını maden suyu şişelerinden bile kazıdılar!

 

Düşünün bir kere Türk’ün adına bile bu kadar düşmanlık besleyenler, eğer fırsatını bulurlarsa Türk’ün kendisine ne ederler?

 

Amaçları baştan beri Atatürk’ü her yerden silmek ve her yerden sürmekti!

 

Çok açık ve net…

 

Atatürk siliniyor!

 

Atatürk yüreklerde ve zihinlerde tekrar öldürülmek isteniyor!

 

Sadece Atatürk mü?

 

Büyük Türk Milleti’nin direnme azmini oluşturan 19 Mayıs Ruhu öldürülüyor!

 

Unutmayın: Ruhu yok edilen bir milletin kadavrası yalnızca yem olur!

 

Tek dişi kalmış canavarlara, dişlerinden kan damlayan sırtlanlara, çakallara, akbabalara ve leş kargalarına!

 

Onun için, tek şansın uyanmak…

 

Gün bugündür…

 

Uyan!

 

Büyük Türk Milleti’nin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu olsun.

Devamını Oku