DOLAR 12,48580.29%
EURO 14,0831-0.07%
STERLIN 16,65260.15%
ALTIN 714,940,28
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7106835,31%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Miting meydanlarından yönetilen Türkiye!

Miting meydanlarından yönetilen Türkiye!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu hafta Türk Milletinin unutulmaz evladı, tarihin kaydettiği en büyük komutanlardan, en az asker olduğu kadar büyük devlet adamı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıl dönümü. Bu yazıyı da onu anmaya, onu anlamaya ve anlatmaya ayırmak vardı. Ama onun yolundan giderek devletin, vatanın ve istiklâlin üzerindeki tehdide dikkatlerimizi vermemiz gerekiyor. Tıpkı onun yaptığı gibi, Söz konusu vatanve Türkiye Cumhuriyeti de onun bize emaneti. Ruhu şad olsun…

Geçen hafta egemenliğimize yönelen iki tehditten bahsetmiştim. Bunlardan birisi Siirt’te bir esnafın Meral Akşener’e söyledikleriydi.

Siirtli esnaf, “Dilimiz inkâr ediliyor, kimliğimiz inkâr ediliyor, ‘Kürdistan’ inkâr ediliyor. Biz buna karşıyız. Şu an sizin bulunduğunuz yer ‘Kürdistan’dır ama ne yazık ki Meclis’te bu ‘Kürdistan’ inkâr ediliyor.’ dedi.” Yazıda “Bu sözler doğru değil. Yanlış, çünkü Türkiye’de kimse birbirinin konuştuğu dilden asla rahatsız olmadı. Birlikte ağladı birlikte güldü. Yüzlerce yıl böyle devam edegeldi. Kardeş bile değildik, hep beraber ‘biz’dik.” demiştim.

Bu cümleler ben demiştim ukalalığı için değil. Zaten çok taze, yazılalı daha bir hafta oldu. Siirt’teki bu sözlerle Batman’da söylenenler arasındaki ilişkiyi dikkatlere sunmak gerekiyor, onun için hatırlattım.

 

Meydanlardaki siyaset

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mardin Dargeçit’te Ilısu Barajı ve Batman’daki açılış törenlerinde (6 Kasım 2021) konuştu. Türkiye’nin miting meydanından yönetilme alışkanlığı buralarda da devam etti. Konuşmaları aslında yirminci yılına giren iktidarın, özellikle, geçmişle ve egemenlik yapımızı ilgilendiren düşüncelerinin ve yaptıklarının bir özeti gibiydi.

Erdoğan’ın söylediklerinden bir kısmını alt alta yazarak değerlendirmek doğru olacak.

Ne zaman ki ülkede ipler tek parti zihniyetinin eline geçti işte o vakit hep birlikte sıkıntı çekmeye başladık. … Ülkenin başına bir felaket gibi çöken bu zihniyete karşı milletin safında yer alanlar çeşitli bahanelerle ve darbelerle susturuldu.”

“Tek parti faşizminin yürüttüğü ret, inkâr ve asimilasyon politikaları bölgede hiçbir zaman huzuru ve güvenliği sağlayamadı”

“Bölgede yaşanan sıkıntıları çözemeyenler, özellikle de 1980 sonrası baskıyla, tehditle, işkenceyle, hak ve hukuklarını hiçe saydıkları insanları yerlerinden ederek sorunu daha da büyüttüler.”

“Burada benim Kürt kardeşlerim var. Kürt kardeşlerimizi biz ihmal edemezdik, etmedik ve onlara da bu eserleri kazandırdık. Bölgedeki yolları da daha yüksek standartlı bir şekilde yeniden yaptık.(Ilısu Barajı töreni)

Bir günde söylenen bu sözlerle, Siirtli esnafın söylediklerini yan yana koyduğunuzda aralarında çok fark olmadığı görülüyor.

Geçmişte de benzerleri vardı Mesela bugün söyleniyor, ‘kimlik’. Ret politikalarını biz kaldırdık, asimilasyon politikalarını biz kaldırdık, inkâr politikalarını biz kaldırdık, işte bunlar kimlik sürecidir, bunları getiren biziz.” (28 Şubat 2015, Erdoğan, Dolmabahçe Mutabakatı üzerine)

Ve her zamanki cümle tekrar ediliyor. Tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek vatan. Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız. Hep birlikte Allah’ın izniyle zafere yürüyeceğiz

Benim dinimde Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Abaza, böyle bir ayrım var mı?

Öncelikle Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı’nın inandığıyla değil Anayasa ile yönetildiğini hatırlatmak gerekiyor. Anayasamız da Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür.diyor.

AKP Genel Başkanı geçmişteki yanlış uygulamaların terör örgütlerinin zemin bulmasına yol açtığını da söyledi. Ama bunda haklıydı (!), çözüm (!) süreci denen PKK açılımıyla hendek mücadelesinde 1000’e yakın şehidimiz böyle verilmişti. İktidar boyunca yanlış politikalar sürdürüldü, konuşmalarında Batman ve Ilısu Barajı’ndaki sözlerin benzeri yüzlerce kez tekrar edildi. Devamlı ayrılıklara, farklılıklara vurgu yapıldı. Hep Kürt kardeşlerimizin ihmal edildiği (!)” vurgulandı. Hâlen de devam ediliyor.

 

Yine yol göründü açılıma…

2003 sonrasında yaşadıklarımız hem hafızalarda hem de daha fazlası dosyalar hâlinde arşivlerde, açılacağı günleri bekliyor. Ancak Batman konuşması çok ilginç ipuçlarını da taşıyor.

Mesela AKP Genel Başkanı “Batı’nın kendileri için ‘Sessiz devrim yaptı’” dediğini söyledi. ABD’nin 9 Ekim 2019 tarihli hakaret dolu mektubunu da terör örgütü PYD(PKK)-YPG’ye verdiği desteği de bu cümleyle birlikte düşünmek gerekiyor. Hiç dilden düşmeyen beka probleminde de Batı’nın parmağı olduğu biliniyor. Peki, bu referans ne anlama geliyor? İkisi birden doğru olabilir mi? Olamaz değil mi? Peki, hangisi yanlış? Ama Türk Milletinin engin ferasetiyle bunu cevaplayacağı günler gelecektir.

En ilginç cümleler çözüm (PKK açılımı) sürecinin, her türlü riski göze alan her türlü tenkidi göğüsleyen samimi (!) bir süreç olduğunu söyleyen cümlelerdi! Konuşmanın devamındakiler daha dikkat çekici ve bugüne aydınlatma fişeği gibiydi… “Bizzat terör örgütü yöneticileri, Avrupa’daki kimi çevreler başta olmak üzere, dışarıdan kendilerine çözümü reddetmeleri, çatışmayı yeniden başlatmaları konusunda yoğun baskılar yapıldığını söylüyor.”

Bu cümlelerde işaret edilen geçtiğimiz hafta basında yer alan terörist Duran Kalkan’ın verdiği röportajda söyledikleri. Ama bunları Erdoğan’ın, “…terör örgütü PKK’nın şimdi de Kuzey Irak’ı ve Suriye’yi karıştırmaya çalışıyor.  Kuzey Irak’taki meşru yönetime bile saldıracak kadar gözü dönen bu azgın ve sapkın güruhun devri artık sona ermektedir.sözleri ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki gelişmelerle birlikte değerlendirmek gerekir.

Geçtiğimiz günlerde PKK/PYD-YPG’nin başındaki Mazlum Kobani kod adlı teröristin alınıp yerine başkasının getirildiği haberi internette çıktı (4 Kasım 2021). Uzun süreden beri PKK/PYD-YPG ile IKBY (Barzanistan) arasındaki görüşmelerden sonuç çıkmayınca yapılan değişime benziyor. İnsan ister istemez, 4 Haziran 2018’de Washington’da yapılan Türkiye ve ABD Dışişleri bakanları toplantısından bir gün sonra Mevlüt Çavuşoğlu’nun Münbiç için dörtlü bir iş birliğinin olacağını’ … bu dörtlü de ‘Türkiye, ABD, Bağdat ve Erbil.” açıklaması ile Barış Pınarı Harekâtı sonlandırılırken ABD ve Rusya ile yapılan anlaşmaları hatırlıyor.

Başka bir aydınlatma fişeği, Türkiye’de kur(dur)ulan “Kürdistani İttifak(!?)Kürdistan Demokrat Partisi-Türkiye [KDP-T (Bakur)]” adıyla Barzani taraftarlarının HDP ile yapılan ittifaka izin verilmesi. Türkiye’de böyle bir parti yok ama şu ana kadar görevden alınmayan bir belediye başkanlarından birisinin bu partinin temsilcisi olduğu internette açıkça yer almıştı.

 

Birleştirilmiş parçalar büyüme demektir

Gidiş IKBY ve Suriye’nin kuzeyinde kurulmuş fiilî devlet yapılanmasının birleşmesine doğru. Bu Türkiye için hayati derecede tehlikelidir. Buna taraf olunması bir yana kesinlikle mâni olunmalıdır. Uluslararası tanınırlığa kavuşan yapıyı tekrar eskiye döndüremezsiniz. Onlarla mücâdele savaş anlamına gelir. Terörle mücâdele ise uluslararası hukuk açısından bir haktır.

Bütün bu açıklamalardaki ironik olan ifadeler, terör örgütünün Suriye ve Irak’ı karıştırmak istediğine dair cümleler. Irak Arap Cumhuriyeti’ni, Arap-Kürt Federasyonu hâline getiren 2005 referandumuna “siyasi sürecin gerçek anlamda doğal zeminine kavuşmasına yardımcı” olacağını söyleyen de bu ifadelerin sahipleri. Suriye’de her türlü uyarıya rağmen izlenen politikada devam edilmesi.

En önemlisi de Türkiye’nin en önemli gücü içeride birliğin sağlanması olacaktır. Miting meydanlarında açığa vurulan gerçek niyetlerle ve “Kürt kardeşlerimize yapılan en büyük zulümlerin altında imzası olan partiylediyerek Atatürk dönemine de göndermelerle birlik sağlanmaz. 

Haddizatında 19 yıllık dönemde hiç vazgeçilmeyen bu yaklaşım millî birliğimizi büyük tehlikelere sürüklemektedir. Bundan sonraki aşama “Millî birliğimizi tesis edebilmek için anayasamızı değiştirmeliyiz” olacaktır. Ki yaratılan fiilî durumu hukukileştirmek yine devreye girer. Anayasanın 66. Maddesindeki Türk tanımının kaldırılarak kimliksiz, nötr bir anayasa yapılmasını getirir. Bu da tam anlamıyla ayrılığın başlangıcı olur.

Devamını Oku

Egemenliğimize İki Saldırı

Egemenliğimize İki Saldırı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’nin gündemi yine çok fazla ve her biri diğerinden önemli konularla baş döndürücü bir hızla akıyor. Medya ve kamuoyu bütün önemli konuları bir yana bırakarak Cumhurbaşkanı’nın Amerikan Başkanı Biden’le görüşmesine kilitlenmiş vaziyette.

İtalya seyahati başlayana kadar görüşüp görüşmeyeceğine, görüştükten sonra da o şunu dedi şu bunu dedi gibi işin magazin yönünü tartışmaktalar. Hâlbuki gözlerden kaç(ırıl)an başka yerlerde Türkiye’nin başına çorap örülmekte.

İstanbul Fatih Kaymakamlığı memuru bir kilise papazı iken ekümenik (!) yani evrensel hâline getirilmesine iktidardan hiçbir ses çıkmayan Fener Patrikhanesi papazı bir yanda, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Siirt seyahatinde bir vatandaşın ‘Burası Kürdistan’ demesi ve sonrasındaki gelişmeler diğer yanda.

İki konu da Türkiye üzerinde uygulanmaya çalışılan projenin çok önemli parçaları. Özellikle 20’nci yüzyılın başında da benzer durumlar yaşanmış. Türk Milleti iki hususta da sömürgeci ülkelerin haince projelerine muhatap kalmış. Yine bugünkü gibi işbirlikçi de bulmuşlar. Tabi bir millet hafızasını yitirince, el ovuşturan emperyalistlere ve onların satın aldıkları işbirlikçilere yine gün doğuyor.

Kilise papazlığından ekümenikliğe (!)

Lozan Antlaşması, patrikhanenin Ortodoks Hristiyan vatandaşlarımızın dinî hizmetlerini görmek için sadece bir kilise olarak ve patriğin de oradaki memur olarak kalmasını sağlamıştır. Lozan’dan “Zafer mi hezimet mi” diye hesap soranlar, bugün patriğin ekümenik (!) olarak diplomatik ilişkilere girmesine hiç ses çıkarmamışlardır.

Daha geçtiğimiz günlerde ABD’ye giden Patrik Bartholomeos Türkiye’den daha üst bir protokolle karşılanıp, Beyaz Saray’da ağırlandı. ABD Dışişleri Bakanı’yla görüştü. Hatırlanacak olursa Biden Başkan Yardımcısıyken Türkiye’ye geldiğinde Fener Rum Kilisesi (Patrikhane)’nde görüşmüş ve Ekümenikliği (!) o zaman da vurgulamıştı.

Bartholomeos için verilen yemeğe Büyükelçimiz Murat Mercan da katılmıştır. Yemekte yapılan konuşmalarda ekümenikliğin (!) vurgulanmasına, İstanbul’dan “Konstantinopol” diye bahsedilmesine Büyükelçi’nin itiraz ettiğine dair basında herhangi bir haber çıkmadı. Lokantada güven mektubu sunan bir büyükelçiden de farklı bir haber beklemek biraz fazla galiba…

Bartholomeos ABD’ye gitmeden bir ay önce Vatikan’da Papa ile görüşmüş, ondan da güçlü bir destek almıştı.

Konu Türkler olunca aralarındaki mezhep ve kilise rekabetini bir kenara koyan Batı, bugünkü Bartholomeos’a yaptığının benzerini Mesut Barzani için yapmıştı. 15 Ekim 2005’te yapılan yeni Irak Anayasası Referandumu sonrasında ABD’ye giden Barzani, Beyaz Saray’da Amerikan Başkanı ile görüşmüş (26 Ekim 2005), ABD’den dönerken dönemin İngiltere Başbakanı Blair’le bir araya gelmiş (31 Ekim 2005), Vatikan’da Papa 16. Benedictus tarafından kabul edildikten (14 Kasım 2005) sonra Irak’a dönmüştü. Her üçüyle de “President Barzani” unvanıyla görüştüğü basında çıkmıştı. Sonrası malum, Irak iki parçalı bir devlete dönüştü.

Dönemin hükümeti, Dışişleri Bakanlığımızın internet sitesinde hâlâ duran 155 sayılı açıklamayla (17 Ekim 2005) referandum hakkındaki görüşünü “15 Ekim referandumunun belki de en olumlu yönü, siyasi sürecin gerçek anlamda doğal zeminine kavuşmasına yardımcı olmasıdır.” şeklinde bildirmişti. Görülen, gelişmelere doğal zemine (!) kavuşma olarak bakışın hâlen devam ettiği.

Fener Rum Patrikliği de büyük projenin çok önemli bir parçası. Proje günbegün hedefine doğru ilerliyor. Unutulmamalı ki tarih her şeyi kaydediyor, bu ABD seyahatinde yaşananlar da tarihin sayfalarına girmiş durumda.

Projenin diğer ayağı: “Burası Kürdistan (!)”

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ara vermeksizin illere giderek halkı dinliyor. Son olarak da Siirt’e yaşanan medyada geniş yer buldu.

Siirtli bir esnaf, “Dilimiz inkâr ediliyor, kimliğimiz inkâr ediliyor, ‘Kürdistan’ inkâr ediliyor. Biz buna karşıyız. Şu an sizin bulunduğunuz yer ‘Kürdistan’dır ama ne yazık ki Meclis’te bu ‘Kürdistan’ inkâr ediliyor.” dedi. Bu sözler doğru değil. Yanlış, çünkü Türkiye’de kimse birbirinin konuştuğu dilden asla rahatsız olmadı. Birlikte ağladı birlikte güldü. Yüzlerce yıl böyle devam ede geldi. Kardeş bile değildik, hep beraber “biz”dik.

Ayrıca grup kimliği isteyen, doğrudan siyasi statü taleplerini aktaran cümleler. Hâlbuki Türkiye ve Türk Milletinin yapısı yurttaşların/bireylerin eşitliği üzerine inşa edilmiştir. Grupların eşitliği millet, devlet ve egemenlik yapımıza doğrudan tehdittir. Çok büyük kargaşayı da beraberinde getirir.

Esnafın sözlerine cevap veren Akşener’in söyledikleri içinde “Geçmişte olabilir” ifadesi dikkat çekiciydi.

İyi Parti Genel Başkanı daha önce de benzer cümleler kurmuş, Karar TV’de “Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ihtilaf sahaları çok uzun sürdü. Bu barışmayı sağlayamadık… Bu iktidar döneminde bütün ihtilaf sahalarımız yeniden derinleşti.” demişti. Bu konuşmayı değerlendirdiğim yazıya “Yirmi birinci yüzyılda Türkiye’nin hâli batıya doğru giden trenin içinde doğuya doğru koşan adamlara benziyor.” diye başlamış, “Bütün bunları yan yana koyduğumuzda Türk siyaseti ve toplumdaki kaynamaya ‘Cumhuriyet dönemindeki ihtilaflar’ diyebilir miyiz? Benim cevabım hayır, ya sizinki?” diye bitirmiştim.

Kaynama o günden bugüne artarak devam ediyor. Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun “Kaynamaların sonunda büyük kırılmalar yaşanır, tarihin yönü değişir. Hiç şüphe yok, 21. yüzyılda da tarihin yönü değişecek” dediği Kaynama yazısı da MİSAK’ta.

Siyaset baskıya boyun eğerse…

Siyaset Türkiye ve Türk Milletini yönlendirecek tek araç. Ancak bugünlerde üzerinde ağır bir baskı var gibi görünüyor. Bu baskı insan hakları, demokrasi gibi dokunulmazlar arkasına gizlenmiş, aslında bunlarla hiç ilgisi olmayan hususların dile getirilmesiyle oluşturuluyor. Medyada mütemadiyen “Kürt oyları” vurgusu yapılıyor. Özensizlik, kavramı sıradan bir hâle getirdi. Bu da siyasi popülizm üzerinde başka bir ağır baskı kaynağı. Ayrıca yaklaştığını düşündükleri muhayyel bir bölünme tehlikesi de baskıyı artırmış da olabilir. Ancak bu şekilde, yaklaşan tehlike bertaraf edilemez bilakis korkulanın gerçekleşmesine yardım eder.

Siirt Türkiye’dir. “Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. (Anayasa mad. 66)”. Bu yalın bir gerçektir. İtiraza kapalıdır. Gerçeğe ama, fakat lakin gibi kelimelerle başlayan cümlelerle başka anlamlar vermeye kalkmak doğru değildir.

Siirtli esnafın konuşması bir mizansen de olabilir. Eğer öyleyse bu mizanseni hazırlayanlar Türkiye ve Türk Milletinin düşmanıdırlar. Devletin görevlileri buna izin vermemelidir. Ama eğer değilse ve buna fikir özgürlüğü diye bakarsanız, Bulgaristan’ı kaybettiğimizde olduğu gibi tarih tekrar eder. O gün Bulgar çetecilerine selam duranların yerini bugünküler alır.

Devamını Oku

Yaşanan devlet krizi ve kumpas davalarındaki ideoloji

Yaşanan devlet krizi ve kumpas davalarındaki ideoloji
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’nin 21’inci yüzyılın başındaki iktidar değişikliğinden sonra sinyallerini verdiği savrulmaları büyüyerek devam ediyor. Etkilerinin yıkıcı ağırlığı her geçen gün daha fazla hissediliyor. Mesela son büyükelçiler meselesinde dünya, büyükelçiler için istenmeyen adam ilan edilme talimatı verildiğini Cumhurbaşkanı meydanlarda halka konuşurken öğrendi. Türkiye seçim meydanlarından idare edilecek kadar küçük veya gayri ciddi bir devlet değil. Veya uluslararası ilişkilerde kararları meydanlarda almak devlet krizi demektir. Ve her krizin merkezinde genellikle Cumhurbaşkanının olması krizi derinleştiriyor.

En büyük açmazımız da büyük yönetim krizleri yaşandığında değişimin yeni bir seçim dışında mümkün olmamasıdır. TMMM çözüm üretmekte devre dışı bırakılmıştır. Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi (CHS) başka yola izin vermemektedir. Bazen seçim olmadan da çözüm iyi bir yoldur. Hem şartların aciliyeti hem siyasi sıkışıklığın bir an önce aşılabilmesinin toplumda yaratacağı rahatlama ve gerginliğin azaltılması için gerekliliktir.  Ayrıca fazladan seçim ekonomisinin yükü de taşınmamış olur. Seçim para musluklarının açılmasıyla kaynakların ve bazen zamanın fazladan harcanmasını beraberinde getirir.

Seçim elbette çok net ve demokratik bir çözümdür ama alternatifsizlik de çok büyük sorunları bünyesinde taşır. Alternatifsizliğimiz krizi derinleştirirken, çok daha ağır bedeller ödememize yol açabilir.

Mesela, bugünkü gibi devletimizi 20’nci yüzyılın ikinci on yılındaki şartlara götürebilme potansiyeli taşıyan dönemlerde değişim yaşanması büyük bir hareket yeteneği de kazandırabilir.

 

Hukukun gücü dağları aşırır

Yaşadığımız büyükelçiler krizinin merkezinde Osman Kavala var. On büyük ülkenin Büyükelçisi birlikte tivit atarak Osman Kavala davasının uzadığını ve serbest bırakılmasını istediler. Doğrudan içişlerimize ve yargımıza müdahale anlamına geliyordu. Rahip Brunson ve Deniz Yücel davalarında aynısı yaşanmış ve Türkiye’den istenen yapılmıştı. Bu sefer Cumhurbaşkanı tivit atan büyükelçiler için istenmeyen adam talimatı verdiğini söyledi.

Cumhurbaşkanı’nın Kavala için de “Soros artığı” demesi dikkat çekiciydi. Soros küresel sermayenin temsilcisi ve Türkiye’yle beraber adı geçince dikkat kesilmek, onun ülkemizdeki ilişkilerini büyük bir özenle takip etmek millî menfaatimiz gereği!

Fakat Sorosçu olmak diye ceza yasamızda bir suç yok. Suç olmadan ceza da olamaz. Ancak Cumhurbaşkanı’nın böyle bir suç varmış gibi konuşması büyük sıkıntı. Böyle yaklaşımlar, hukukun siyasetle ilişkisini de ortaya koyuyor. Ayrıca geçmişte Cumhurbaşkanı’nın kendisi dâhil onlarca kişi ve STK’nın Soros’la ilişkiye girdiği arşivlerde var.

Burada devlet yönetimine bakış açısı öne çıkıyor ve CHS devreye giriyor. Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti İstanbul Belediyesi değil ve ben yaptım oldu diyemezsiniz. Bir kere belediyelerimizin arkasında devletimiz koca bir dağ gibi duruyor. Özellikle belediyelerin uluslararası ilişkilerine hem yön veriyor hem de kefil oluyor. Tıpkı baba gibi. Türkiye Cumhuriyeti’nin arkasındaki güç ise sadece ve sadece hukuktur. Siz kendiniz bu gücü terk etmemelisiniz. Böyle yaparsanız hem insanlık açısından doğru olmaz hem de millî menfaatlerinizi korumakta sıkıntı çekersiniz.

Bütün bu gelişmelerle birlikte ve yaşananların büyük etkileri yüzünden, içeride bazı olaylar da kamuoyunun dikkatinden kaçıyor. Kumpas davalarındaki yeni gelişmeler gündemde yeterince yer bulamıyor. Hâlbuki bu davalar doğrudan Türkiye’nin götürülmek istendiği hedefle, “Menzil”le doğrudan ilişkili.

 

Hukuksuzluk yolda bırakır

Kumpas olduğunu beşikteki bebeğin bile bildiği isimli davalarda da hukuksuzluğa doğru gidiyor. Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet edenlerin ihanetlerine zemin hazırladıkları, bu ihanetlerinde kendilerine mâni olabilecekleri ortadan kaldırmaya çalıştıkları, hem kendileri hem de ortakları için alan temizledikleri bu davalar devam ettiriliyor.

Hainler geçmişte fırtına gibi esmişlerdi. Hatta kasırga oldular. Savcılarının her biri Yunan tanrıları gibiydi. Başlarındaki de tanrıların tanrısı Zeus’tu. Onu seyredenler alkışlıyor, destekliyor ve yardım ediyorlardı. Çok güçlü bir koruma zırhı içine almışlardı.

15 Temmuz ihanetiyle bütün sır perdesi açıldı. Bütün davalardaki kumpaslar ortaya saçıldı. Sebebi ne diye bakılınca da “siyasi” diye izah edildi. Doğru siyasiydi. Davaların hepsinde de iktidarın büyük desteği vardı. Elbette bu bir siyasi tavır. Ancak siyasi olduğu kadar ideolojik olduğu da gözden kaçmamalı.

28 Şubat Davası da Balyoz Davası da hukuki zemin üzerinde yürür görünmekle birlikte, daha fazla, ideolojik bir çizgide devam etti ve hâlâ devam ettiriliyor.

Mahkeme heyetiyle iddia makamı birlikte hareket ederken dışarıdan da çok güçlü siyasi destek vardı. Bu destek gönüllü savcılık olarak devreye girdi. Tıpkı büyük bir ortaklık veya çok güçlü koalisyon gibiydi. Hani hep şikâyet edilerek CHS’ye geçtik ya: “Koalisyonlar Türkiye’ye hep zarar verdi. Vermeye de devam ediyor. Tek başına iktidar olmalı” deniyordu. -Görüntüde- iktidar ortak kabul etmedi, kavga çıktı. Ama görüntüde sanki.

İktidar ortağı olanların bir kısmı hapiste ihanetlerinin bedelini ödüyor. Ancak diğer ortağa yakın olanların büyük bir kısmı herhangi bir zarar görmedi. Sanırsınız ki ortaklar birbirlerinin içine adam yerleştirmişler (!) de onları salim limanlara çekiyorlar.

Bu satırların kaleme alındığı 25 Ekim 2021 itibarıyla ihanetin üzerinden 6 yıl 2 ay ve 10 gün geçmiş. Hainlerin yargılamaları yavaş yavaş bitmeye başladı. Fakat bununla birlikte geçmişin kumpas davalarında canlanma başladı. Yargılananlardan sembolik sayıda ama önemli rütbelerdeki kişileri tekrar yargılayıp hapis cezasına çarptırıldı veya yargılanmaya başlandı.

28 Şubat Davası bitip 14 yüksek rütbeli asker cezaevine konuldu. İçlerinde tek başına hayatını idame ettiremeyecek kadar ağır hasta olanlar var.

28 Şubat Davası biterken ilginç bir şey oldu. Tam bir kumpas olduğu tescil edilmiş Balyoz Davası yedi kişi için “Suç işlemek için anlaşma” suçlamasıyla yeniden başlıyor. Bu yedi kişinin de ilahlara kurban için seçildiği anlaşılıyor.

 

İdeolojiyle yönetilen ülke

Bu kumpasları hazırlayan hainler, iftiralarını “Hükümeti devirecekler” yalanları üzerine inşa etmişlerdi. Bırakın hükümeti devirmeyi devleti kimin yok etmek istediği ortaya çıktı. Geçmişte kahraman denen bu hainlerle, hain denenler yer değiştirdiler. Aslında yapılması gereken o insanlara “kusura bakmayın, size işkence ve haksızlık yapıldı. Sizden özür diliyoruz” denilmesiydi. Hem de devlet adına olmalıydı.

Bütün bu olanlar ne ile ve nasıl izah edilebilir, diye bakıldığında iktidarın ideolojik yönü devreye giriyor. İdeolojik hedefe yürüyüş veya kamuoyunun bildiği isimle, “Menzil” yolculuğu durmaksızın devam ediyor. Ve daha da önemlisi, özellikle, 28 Şubat Kumpasında ceza verilmemiş olsaydı bu ideolojik kurgu büyük bir gümbürtü ile çökecek, bütün kurgunun üzerine inşa edildiği sırça köşk yer ile yeksan olacaktı. Böylece siyasi zemini 28 Şubat süreci üzerine oturtulmuş yapı, depremde yıkılan binaya benzeyecekti. Görünen, bu kadar büyük bir darbenin göze alınamadığı… Ama onların yerine Türkiye telafisi güç daha büyük darbeler almaya da devam ediyor…

Devamını Oku

Millî devlet, güçlü iktidar

Millî devlet, güçlü iktidar
0

BEĞENDİM

ABONE OL
  1. Türkiye’de “millî muhalefet” sorunu var mıdır? Varsa “millî muhalefet” nasıl ve hangi ilkeler üzerine inşa edilir?
  2. Millî muhalefetin öncelikli gündemleri ve mücadele konuları neler olmalıdır?
  3. İktidar da muhalefet de yeni anayasa istiyor. Peki Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Varsa nasıl bir anayasa olmalı? Eğer yoksa iktidarın yeni anayasayla hedefi nedir, muhalefetin hedefi nedir?

Veryansın TV bu üç soruyla bir tartışma başlattı. İçinde bulunduğumuz şartlar bu gibi arayışları mecbur kılıyor. Yüreği memleket için atanlar da kendi cevaplarını hazırlamalılar.

Veryansın TV’de yayımlanan Bunalımdan çıkışın şartı kavramlarda birliktir! başlıklı iki yazım kavramların anlamları üzerinde uzlaşmakla ilgiliydi. Bence yine anlamlara bakarak başlamakta fayda var. Millî, sözlükte Milletle ilgili, millete özgü, ulusal diye veriliyor. Sözlükte, Ulus da millet anlamında.

Ayrıca bir hususu daha vurgulamak gerekiyor. Bin yıldır bu coğrafyada Türk Milletinin egemenliği hüküm sürüyor. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Türk Milletinin sahibi olduğu, üniter (merkezden yönetilen) ve millî (egemenliğin tek bir millete ait olduğu) devletler.

Şimdi cevabını aradığımız “Millî” kavramına yüklediğimiz anlam nedir, ona bakabiliriz. Bunun için cevaplamaya son sorudan başlamak daha uygun gibi…

 

Gereksiz bir tartışma: Yeni Anayasa

Öncelikle yeni bir anayasa niçin isteniyor? Herkesin cevabı farklı ama hepsi de soyut ifadelerle anlatılıyor. Fakat kapılar da kimlik(ler), kültür(ler), çoğulculuk odalarına açılıyor. Güzel kurulmuş cümlelerle etnik unsurların üzerinden kurgulanacak bir anayasa görülüyor. Bu dendiği zaman da “İlk dört maddeye dokunulmayacaktır” cevabı hemen veriliyor.

İyi de, eğer egemenliğin sahibinin Türk Milleti olduğunu çok güçlü bir şekilde ortaya koyan ve Anayasa’nın mimarisini mükemmel bir şekilde ortaya koyan Başlangıç bölümü, devletin niteliklerinin belirlendiği ilk dört madde ve özellikle de egemenliğin sahibinin vurgulandığı 6. Madde ile Türk tarifinin yapıldığı 66. Maddeye dokunulmayacaksa niçin ila ki yeni (!) anayasa istiyorsunuz?  Onların dışındakileri değiştirelim sadece.” dediğinizde gerçekler daha somut biçimde açığa çıkıyor.

Kimi siyasetçi, Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor diyerek birçok etnik unsuru sayıyor. Yeni kurulan iki partiden birisinin genel başkanı, “Kürtler de Aleviler de Sünniler de, Türkler de, Yörükler de hepsi bu ülkenin eşit vatandaş(ı) derken, diğer parti “(sorun) Kürt vatandaşlarımızın demokratik hak, özgürlük ve eşit vatandaşlık taleplerinin karşılanmasıyla ilgilidircümlesini programına koyuyor. Halklara demokrasi istediğini söyleyen parti ise hiç eğip bükmeden kimliklere egemenlik talep etmekte.

Görüldüğü gibi problem grup kimlikleri üzerinden ve farklılıklara vurgularla tanımlanıyor. Yani Anayasa’nın Başlangıç bölümü, ilk dört, 6 ve 66’ncı maddeleriyle ilgili. Hâlbuki anayasamız iki cümle ile Egemenlik kayıtsız ve şartsız Türk milletinindir. Türk Milleti bütündür ve herkes, insan, birey, vatandaş, eşit ve Türk’türdiyerek özetlenebilecek bir metin.

Yeni anayasa diye masaya oturduğunuzda artık değiştirilmez deseniz de önünüzde bir boş kâğıt ve güzel bir kalem olacak. Artık neyi nasıl tartışırsınız o zaman belli olur.

 

Fazla da zorlamamak lazım…

Parlamenter sisteme dönmek için de, eklenmek ve çıkarılmak istenenler için de yeni bir anayasa gerekmiyor, değişiklik yeterli.  Elinize kalemi almaya razı olduğunuzda artık yepyeni ve egemenliğin farklılaşacağı başka bir devlete doğru gidişin önü açılabilir. Burada da saltanat kaldırılırken Büyük Atatürk’ün söyledikleri akıllara gelir.

Hâkimiyet ve saltanat hiç kimseye hiç kimse tarafından ilim icabıdır diye müzâkere ile verilmez. Yoksa hakikat gene usulü dairesinde ifade olunacaktır.

Anayasa’nın, Başlangıç bölümünün sonunda verdiği görev de galiba Büyük Atatürk’ün bu sözlerine dayanıyor. Anayasa; Türk milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” diyerek emanet edilmiş.

Dolayısıyla, zaten keskin hatlarla ayrışma yaşandığı bir dönemde, daha sert ihtilaflara yol açabilecek yeni problemleri yaratmak lüzumsuzdur. Türk Milletinin istiap haddi de zorlanmamalıdır.

 

İyi de mesele ne?

Tartışmaların merkezinde kimlik siyaseti olduğu da ayan beyan ortada. Milletin en önemli varlığı da ismi ve egemenliği. Örtülü cümlelerle, maksadı gizleyen ifadelerle konuşulunca tam anlaşılmıyor. Adına da ilm-i siyaset (!) diyorlar.

Bu düşüncelerden hareketle “Millî muhalefet” sorunu var mıdır? Sorusunun ilk cevabı hem evet hem de hayır. Biraz daha özelleştirerek, muhalefetin tamamı için aynı değerlendirme yapılamaz. Bu hem doğru değildir hem de Türk Milletinin yüksek menfaatlerine aykırı olacaktır. Bu sorulara da cevabı Türk Milleti için arıyoruz zaten.

Türkiye kaosun ortasındadır. Millî birliğimiz tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor. Gerek iç gerek dış problemler iç içe geçmiş hâlde. Etrafımızda çok büyük sıkıntılar yaşamadığımız bir alan yok. Olağanüstü sıkışmış durumda ve büyük baskılarla karşı karşıyayız. Ekonomi çok büyük alarm veriyor. Geçim derdi her geçen gün biraz daha büyüyor ve ağırlaşıyor. Bütün bu sorunların üstesinden gelebilmemiz için biraz da daha geniş açıdan bakmak gerekiyor.

Peki, bir muhalefet sorunu var mıdır? Evet vardır. Muhalefet sorunu da vardır iktidar sorunu da. İktidarın yaptıkları ortada. Türk Milletinin kimliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısının ana sütunu olan laiklikle problemi var. Muhalefetin bir kısmının da kimlikle problemi olduğunu yukarıda belirttik, diğer bölümünün de -kısmen de olsa- inandırıcılık sorunu var.

Yönetilemez hâle getirilen Türkiye’nin yeniden bir düzene girmesi için iktidarın değişmesi gerekiyor. Hem de mümkün olan en kısa vakitte. Aksi takdirde Türk Milletini çok daha zor günler ve daha da ağırlaşmış problemler bekliyor. O zaman muhalefet inandırıcılığını zayıflatan eksiklikleri ortadan kaldırmalı. Sadece iktidara karşı olmak için millî siyasetin dışına çıkanlarla birlikte olmak da inandırıcılığa önemli darbe vuran unsurlardan.

Muhalefetin ve muhalif unsurların “millî” kavramının ruhuna uygun davranması gerekiyor. Bunun da en önemli göstergesi kimliğe yönelik siyasete ve devletin omurgasına vurulan darbelere karşı tavırların daha açık ve net bir şekilde ortaya konmasıyla mümkün olur. Millî meseleler hususunda millî mutabakat zemini oluşturacak çözümler üzerinde çalışılmalıdır. Değişime de hazır olunmalıdır çünkü bunalımdan çıkış için gerektiğinde paradigma değişikliği yapılabilmelidir.

Bütün bunlar milletin hukukuna sahip çıkmak anlamına gelir. Türk Milletinin hukukuna sahip çıkılmadığında, Millet kendi hukukunu korumak için yol arayacaktır. Tarih bunu göstermiştir.

Devamını Oku

“Yeni (!)” Türkiye’nin büyük sancıları

“Yeni (!)” Türkiye’nin büyük sancıları
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru doğumu yaklaşan bir anne adayı gibi çeşitli değişim ve farklılıkları yaşıyor. Farklılık dediysem yavrusunu karnında taşıyan kadının metabolizmasındaki, kendisinin ve bebeğinin sağlığı açısından yaşadığı doğallıklar değil.

Yüzyıllardır biriktirerek gelen siyasi kültürün dışına çıkılarak yapılan sistem değişikliklerinin bünyede meydana getirdiği arazlar. Böyle bir sistem devlet kuruculuğuyla bilinen büyük milletimizin tarihinde olmadığı gibi, dünyada da eşi benzeri yaşanmamış. Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler Neverland hükûmet sistemi[1] diyor. Peter Pan romanındaki “Var olmayan ülke” gibi…

Parlamento değişimi için böyle bir sancı çekilmiyor. Birinci Meşrutiyet’ten beri yapılan seçimlerle edinilen tecrübeler ve oluşan teamüller Meclis’teki değişikliği kolaylaştırıyor. Problem Cumhurbaşkanlığı seçiminde.

Daha üç yıl bitmeden, getirilen sistemin tekrar değiştirilmesi en üst düzeyde tartışılıyor. İktidar da tartışmaların içinde. Büyük bir istekle getirdikleri ve doğuştan aksayan sistemin yeniden ele alınıp düzenlenebileceğini söylüyor. Basında, kulislerden verilen haberlerde, parlamenter sisteme dönüşün pazarlıklarından bahsediliyor. Böyle olması da normal. Çünkü 2017 Nisan’ında Türkiye’yi uçuracak diye konuşulan sistem bırakın uçmayı, uçağı mecburi inişe zorluyor. Hatta biraz daha geç kalırsa iniş takımları açılmayacak ve uçak gövdesi üzerine inmek zorunda kalabilecek görünüyor. Maazallah biraz daha gecikilirse düşme tehlikesi bile ihtimâl dâhilinde.

 

Peri kızının ahı tutar mı?

Yaşadıklarımız, Dede Korkut’un Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü hikâyesine benziyor. Hani çoban yaylada iki peri kızı görür de birisinin üzerine kepeneğini atıp yakalar ve onunla birlikte olur. Peri Kızı uçup giderken Bende bir emanetin var. Yıl tamam olunca gel al. der. Emaneti de insan görünümlü tepesinde tek bir gözü olan, bebekken süt annelerini emerken öldüren, çok hızlı büyüyen, çocukken oyun arkadaşlarının burnunu kulağını, büyüdükten sonra da insanları yemeye başlayan bir yaratık. Adı Tepegöz’dür. Derisine ok, yay ya da kılıç da işlemez. Peri Kızı anası parmağına sihirli bir yüzük takmıştır. Artık Oğuz’un başına belâ olmuştur ya, tam da öyle işte.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde sorunlar her geçen gün büyümekte. Başka şansı da yok. Bir tek kişi 84 milyonluk bir devletin bütün kararlarını sırtlamış götürmeye çalışıyor. Yetki, sorumluluk ve hesap verme mekanizması uyumlu değil. Denetim de iyice kısıtlanmış durumda. Nereye doğru dönülse tek bir makamla karşılaşılıyor.

Beştepe’de gölge bakanlar var gibi. Daha doğrusu bakanlıklar artık Cumhurbaşkanlığından gelen talimatlarla yönetiliyor. Hangi talimatların Cumhurbaşkanından veya ne kadarının Saray’daki kademeden geldiğine dair kafa karışıklıklarına dair haberler de medyada görülüyor.

Halkın seçtiği Meclis’in -özellikle de iktidar kanadının- işi çok zor. Artık yürütmeyle yaptırımı olmayan bir ilişki var. Bu da milletvekili fonksiyonlarını neredeyse yok hükmüne indirmiş görünüyor. Bakanlarla ilişkilerde “Sayın Cumhurbaşkanı’nın isteği böyle” cümlesine itiraz edebilecek bir babayiğit herhalde çıkmaz. Çünkü hem ulaşılabilirlik meselesi var hem de bir sonraki seçimde adaylık derdi. Siyasi Partiler Yasası da derdi katlıyor.

Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiş. Yasama yetkisi kararnamelerle kısmen de olsa kullanılıyor. Yargı da özlük hakları itibarıyla Cumhurbaşkanına bağlı. Orada da anayasada yazmayan fiilî yetki kullanımı görülüyor. Dolayısıyla Anayasanın “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. … Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. (M 6) hükümlerinin uygulanmasında problem oluşmuş durumda.

Fiilî durumun hukukileştirilmesi için girdiğimiz sistem değişikliği yolunda yeniden doğan fiilî durumların yeniden hukukileştirilmesi sarmalına düşmüş gibiyiz.

 

Gitmek ya da kalmak işte bütün mesele bu

Sisteme yönetilen tarafından bakıldığında hemen görülenler bunlar ama elbette sadece bu kadar değil. Yöneten de büyük bir cazibeyle karşı karşıya. Bir kere çok büyük bir yetki kullanma gücü var ve bir kişiye ait. Ağızdan çıkan kanun gibi. Hatta kararname ile kanun hâline geliyor. Harcamalardaki sınırsızlık da büyük bir güç. Son ABD ziyaretindeki zırhlı araçların taşındığı, hatta açılış için dinleyicilerin Türkiye’den götürüldüğü haberleri bile bu sınırsızlığı çok iyi anlatıyor.

Bir insanın bu kadar gücü kullanabilmesi aynı zamanda kaybetmemek için yapılabileceklerin de sınırlarını çok genişletiyor. Bu açılardan bakıldığında AKP Genel Başkanı’nın İl Başkanları Toplantısı’nda, “Ama hiç değilse bu rezilliklerin yaşandığı yerleri örnek göstererek ülkenin yönetimine talip olduklarını söylemekten vazgeçmelerinin kendileri için daha iyi olacağını da hatırlatmak istiyoruz. sözleri bomba gibi düştü. Cümlenin başında öne sürülen rezilliklerin yaşandığı yerlerden bahsetmek şartı olsa bile çok büyük bir etki yaptı. Bu cümleler, sıkışıklık giderilmediği takdirde ilk domino taşının devrilmesine sebep olabilecek ifadeler.

Arkasından da CHP Genel Başkanı’nın Siyasi cinayet kaygım var. ifadesi bu büyük tartışmanın devamı gibi görünüyor. Buna diğer partiler de katıldı. Görülen o ki Ankara’da kanat çırpan kelebeğin rüzgârı, ülkenin diğer kesimlerinde fırtına çıkaracak potansiyele sahip.

 

İktidar değişikliğinde yasal zorluklar

Özel zamanlardaki iktidar değişiklikleri hep sancılı olmuş. Bugün de yaşanıyor. Ama tartışmalarda duyulmayan çok önemli bir husus bu sancıyı daha da artıracak potansiyele sahip. Yeni sistemde, tam tabiriyle, Cumhurbaşkanıyla gelip Cumhurbaşkanıyla gidecek bir kadro var. 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin ekinde sayılanlar seçimle birlikte istifa etmiş sayılıyorlar.

Valiler, büyükelçiler ve daimî temsilciler, Cumhurbaşkanlığı sarayındaki kadro, rektörler (Millî Savunma Üniversitesi dahil) ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar gereği kurulan üniversitelerin mütevelli heyeti, yönetim ve denetim kurulu başkan ve üyeleri, Diyanet İşleri Başkanı ile yardımcıları ve Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri, MİT Başkanı ile başkan yardımcıları ve daire başkanları, MGK Genel Sekreteri ve yardımcıları, YÖK üyeleri, Savunma Sanayii Başkanı, Sayıştay Başsavcısı, Bakanlıkların teftiş kurulları başkanları, bazı kurum ve kurul üyeleri gibi birçoğunu burada yazmaya yerimizin alamayacağı kadar çok fazla sayıda makam boşalıyor.

Her ne kadar yenisi başlayana kadar eskiler göreve devam ederler dense de bugün siyasete hâkim olan dil bu kadrolar tarafından da kullanılıyor. Valiler, rektörler, kurum ve kurul başkanları… siyasi polemiklere girebilmekteler. Cumhurbaşkanlığı kadroları ve özellikle Diyanet İşleri Başkanı, siyasetçi gibi davranmakta veya toplum mühendisliğine soyunmakta.

Dolayısıyla bu yapı devlet dairelerindeki “Yangında İlk Kurtarılacak” etiketi taşıyan evrak misali, muhtemel iktidar değişikliğinde ilk günde değişecek kadrolar olma özelliğini taşıyor.

Önümüzdeki dönemde muhtemel bir iktidar değişikliği siyasetin kullandığı dil ve artık açıkça yazılan, konuşulan sertlik konuları kadar devletteki kadro değişimi de sancıyı artırıcı unsur olarak görülüyor.

 


[1] Cumhurbaşkanlığı sistemi mi, başkanlık sistemi mi, yoksa neverland sistemi mi? 16 Nisan’da neyi oylayacağız? https://www.anayasa.gen.tr/neverland.htm

 

Devamını Oku