DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467760-3,46%
Ankara
24°

AÇIK

Hakan Paksoy

Hakan Paksoy

09 Mart 2022 Çarşamba

DİĞER YAZARLARIMIZ

Kadınlar gününde Banu Çiçekler

Kadınlar gününde Banu Çiçekler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

28 çeken 2022 Şubat’ında 23 kadın cinayeti işlenmiş. Hemen her gün Türk milletinin eşit ve şerefli
birer üyesi olan kadınlar sudan, sıradan, aptal, hain, insanlık dışı, kalleş, gaddar yöntemlerle; bahane
bile olamayacak sebeplerle öldürülüyor veya şiddete maruz kalıyor. Geçen yılın Şubat’ında ise 27 imiş,
yani gidişat aynı.
Görünen o ki Türkiye Türkleri 21’inci yüzyılda kendisi olmaktan hızla uzaklaşıyor.
Peki, uzaklaştığımız biz kimiz? Bence bu soru önemli. Buna üzerinde uzlaşacağımız bir cevap
bulmalıyız. O zaman kadınların gittikçe artan ıstırabını bitirmek kolaylaşacaktır. Aslında millet
tarifinde bu var zaten. Millet, duyguda, düşüncede, davranışta birlik değil mi? Görünen de milletin
birliğindeki zayıflama. Yani, aynı zamanda bir millî güvenlik problemi.
Ben cevaplarımı kendi hayatım üzerinden vermeye çalışacağım.
Gel teskere, gel teskere bitsin bu hasret…
1987 yılının Nisan ayında askerliğimi bitirip memleketime, Maraş’a döndüm. Ücretsiz izinle ayrıldığım,
o zamanki adı Türkiye Elektrik Kurumu olan elektrik idaresindeki mühendislik görevine kaldığım
yerden devam etmeye başladım. Artık kalıcı planlar yapmaya engelim kalmamıştı. Hani “Hele şu
askerlik de bir bitsin, o zaman bakarız” mazereti olur ya… Artık mazeret bitmişti. Hem TEK’i hem
arkadaşlarımı hem de tertemiz bir Türk beldesi olan memleketimi çok seviyordum. Hayatımın yeni
dönemine Bismillah demiştim.
Annem iki ay kadar sabredebilmişti ancak. Herhalde hele biraz dinlensin, askerden geldi çocuk
demişti. Askerliğimi yedek subay olarak Marmaris ve Datça’da yapmak beni çok ama çok yormuştu ya
(!..) Ne de olsa sınır boyları değil mi? Neyse, şimdi rahmetli olan annem bir pazar günü, kahvaltı
sonrası artık dayanamadı. “Askerlik bitti, işin de var, evlenme zamanı gelmedi mi?” dedi. Annelerin
beylik sorusudur, bilirsiniz. Rahmetli babam da gazetesine ara vererek kafasını çevirdi, önemli
soruydu çünkü. Ben, biraz da muzip bir şekilde, “Hele biraz sabredin, daha zamanı var” diyerek cevap
verdim. İkisi de “la havle…” çekerek işlerine döndüler.
Aradan biraz zaman geçtiğinde annem sorusunu yineledi. Bu sefer “zamanı geldi anne” diye cevap
verdim. Çok sevindi, babama gidiyordu, durdurdum: “Bir dakika ya Hû, benim nasıl birisini
düşündüğümü sormayacak mısın, acelen ne?” deyince durdu.
Anladığınız gibi ben görücü usulüyle evlendim!
Barışta eş, mücadelede yoldaş
Anneme, “Bana öyle birini bul ki, ben yerimden doğrulmadan ayağa kalkmış ola. Ben atıma binmeden
o atına binmiş ola. Ben düşmana kelle almaya giderken o düşman üzerinden döne. Atı atımı, oku
okumu geçe… Güreşte beni yıka…” dedim. O da gülerek “Oğlum sen cengâver arıyorsun galiba?” diye
cevap verdi.
Kalkıp babama gidiyordu durdurdum, daha bitmemişti. “Bana öyle birini bul ki, fakir sofrasına bağdaş
kuralım. Katığı kuru soğan ve ayran olan bulgur pilavına yufka ekmeği sokum ederek iştahla yiyelim.
Oradan kalkıp, Çankaya Köşkü’nde (o zaman Cumhurbaşkanlığı Köşkü’müz vardı, saray değildi)
resepsiyona katılalım. Yani anlayacağın, beni temsil kabiliyetini de haiz olsun.”

Rahmetli biraz şaşkınlık ama daha fazla mutlulukla, gözlerinin içi gülerek “Ben böylesini nasıl bulurum
oğlum?” dedi ama cevap hazırdı: “Bana ilkokulu bitirme hediyesi olarak Dede Korkut Hikayeleri
kitabını vermiştin hatırlıyor musun? Bu ölçüler senin eserin. Bulana kadar beklerim”. Kafasını sağa
sola sallayarak babama gitti. “Senin bu oğlun var ya…” diye başladığını duydum. İkisi de gülüyorlardı…
Bu hikâye her Türk’ün bildiği gibi Yüzü Örtülü Bamsı Beyrek ile Banu Çiçek Hikâyesi. Ben ne kadar
Bamsı Beyrek’im bilmem ama evdeşim Banu Çiçek. Hayatımda üç kadın var. Annem, evdeşim ve
kızım. Birisi varlık sebebim, öbürü ocağımın düzen kurucusu, öteki de geleceğimin iki figüründen birisi
(diğeri evdeki öbür Bamsı)…
Gelecek kurulurken…
Kızımın, ya üniversite son sınıfta veya yeni bitirdiği yıldı. Bir gün eve dönerken, arkadaşlarının
düğününe gideceğini söyleyerek arabayı istedi. Ben karanlıkta yalnız kalmaktan ürkerim. Hele de her
baba gibi, çocuklarım için daha fazla endişelenirim. O zaman oturduğumuz evin yolunun çok tenha ve
karanlık kısmını o yüzden pek sevememiştim. Bu düşünceyle önce “ben götürür, sonra da gelip alırım”
dedim. Haklı olarak biraz bozuldu tabi. “Ben arabayı istemiştim”… Sonra baktım olmuyor, tanıdığım
arkadaşlarından birisinin adını vererek onunla eve dönersin sonra da ben onu evine bırakırım deyince
daha da kızdı.
Son cümle ağzımdan çıkarken haksızlığımı görmüştüm ama çıkmıştı bir kere. Bozkurtların
Ölümü’ndeki sahne aklıma gelmişti. Hani, Almıla’nın bozkırda tek başına kımız sağarken onda gözü
olan, Katun’un kardeşi Şen-king’le karşılaşması vardır ya… Şen-king’in “Sen burada korkmuyor
musun?” sorusuna Almıla’nın “Çinliden korkulur mu?” cevabı aklımdan yıldırım hızıyla geçivermişti.
“Haklısın kızım sen de bir Almılasın, bir Türk’sün” dediğimi hatırlıyorum. Gönlünü ancak alabilmiştim.
Banu Çiçekler hep yaşamalı…
Dün, bugün ve yarın… Annem, evdeşim ve kızım… Türk milletinin kurucu iradesi kadınlar. Annem ilahî
çağrıya uydu ve gitti, artık sadece hatıraları var. Diğerlerine Yüce Tanrı sağlıklı ve uzun ömür versin.
Ben hayatımı yönlendirirken Türk milletine baktım. Destanlarımızı, Dedem Korkut’u kılavuz almıştım.
Bunu da birinci Banu Çiçek (annem) ve yanındaki birinci Bamsı Beyrek’ten (babam) öğrenmiştim.
Çünkü onlar da hayatla öyle mücâdele etmişlerdi. Etrafımıza bakarsak daha birçoklarını görürüz. Eşit,
yiğit, kahraman, fedakâr Banu Çiçekler dolu yurdumuz…
Başta sorduğum biz kimiz sorusunun bendeki cevabı bunlar. Bütün Banu Çiçeklere selam olsun.
8 Mart dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.

Devamını Oku

Özelleştirme sebep elektrik faturası sonuçtur!

Özelleştirme sebep elektrik faturası sonuçtur!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

(Bu yazı bir özelleştirme hikâyesidir* ve ben bu hikâyenin içindeydim.)

Elektrik hayatımızın tamamında var olan bir enerji türü. Yokluğunda hayatın akışı doğal seyrinden çıkıyor. Kullanırken, düğmeye basar basmaz kavuşulan aydınlığın rahatlığının arkasında çok önemli bir süreç var. Oldukça da zahmetli. Üretimi ayrı, tüketim merkezlerine iletimi ve oradan tüketim noktalarına dağıtımı ayrı süreçleri gerektiriyor.

Aynı zamanda bir meta da. Yani alınıp satılan bir ticaret malı. Hem de pazarlama ve alıcı problemi hiç olmayan türden. Ve faturalarındaki artış bugünlerin en önemli problemi. Yapılan zamlar bütçelere çok büyük yük bindirdi. Kamuoyu, yapıldığı günden beri elektrik zamlarını konuşuyor. Haklı da. Elektrikteki fiyat artışı, iğneden ipliğe zam yapılması anlamına geliyor.

Küçüldükçe elden çıkan devlet

Ben ekmeğini elektrik dağıtım sektöründen kazanan bir elektrik mühendisiyim. Çalışmaya 1984 yılında Türkiye Elektrik Kurumu’nda (TEK) başlamıştım. 2017’de de Enerji Bakanlığından emekli oldum. Bugün yaşananlar sonuç. Ben, TEK’ten Enerji Bakanlığına kadar gelirken yaşananlar da sebeplerden bazıları.

TEK, Türkiye’nin en prestijli kurumlarından birisiydi,  90 bine yaklaşan çalışanı vardı. TEK’te çalışıyor olmak bana çok büyük bir gurur veriyordu. Kendimi ayrıcalıklı hissediyordum. Elektrik dağıtımını belediyelerden 1982 sonunda devralmıştı. Artık bütün il, ilçe ve köylerde elektrik dağıtımı TEK tarafından yapılıyordu.

Elektriğin üretimden dağıtıma akışını Millî Yük Tevzi (dağıtım) müdürlükleri bir bütün olarak yönetiyor. İletim bölümü enterkonnekte (dalbudak) şebekeye dengeli yük dağıtımını sağlıyor. Bu denge tutturulamadığı takdirde elektrik kesintisi kaçınılmaz olur. 31 Mart 2015’te bütün yurtta sabahtan akşama kadar süren kesinti böyle bir dengesizliğin sonucudur.

Bütün bu işler tek bir genel müdürlük bünyesinde görülürken, TEK önce TEAŞ ve TEDAŞ olarak ikiye ayrıldı. Sonra TEAŞ önce TEİAŞ, EÜAŞ ve TETAŞ (toptan satış) diye üçe ayrıldı. Sonra da EPİAŞ (Piyasa işletme) doğdu ama sonra TETAŞ da kapandı.

Biraz karışık gibi gelebilir ama özelleştirmede birkaç cümleyle toplumun desteği sağlandı: Kayıp kaçak çok fazla bunun için de elektrik pahalı. Kaçak önlenirse ucuzlar. Bunun için özeleştirilmeli. Çok büyük ve hantal bir yapı var, özelleştirmek için de küçülmeli (!) veya kamuoyunun daha çok aklında kalan cümleyle “Bu kadar büyüklük fazla, çabuk karar alabilmek için Devlet küçülmeli (!)”  Buna böl parçala yönet ( ya da yut) denebilir de.

Bir TEK’ten 21 TEDAŞ’a

TEK’in özelleşmesinde karşı çıkana da -özellikle- doğu ve güneydoğudaki kayıp kaçak oranları ileri sürülerek, o kayıpları biz mi ödeyeceğiz? Özelleştirme olursa her bölge kendi tarifesiyle elektrik alacak dolayısıyla elektrik (!) ucuzlayacak deniyordu. Artık geri dönülemez yola girilince de başka bir şeye gerek kalmadan devam edildi.

Özelleştirmenin en önemli yol haritası olan Elektrik Enerjisi Sektörü Reformu ve Özelleştirme Strateji Belgesi 17 Mart 2004 tarihinde yayımlandı.

TEDAŞ 21 dağıtım bölgesine ayrıldı. Gariptir, TEİAŞ’ta 13 bölge. Hâlbuki oturup anlaşsalar ve ikisinin de bölgeleri aynı olsa işler teknik açıdan daha kolay olacaktı. Hem işletme hem de enerji alışveriş işlemleri daha verimli çalışırdı. Ama dün aynı genel müdürlüğün içinde mesai arkadaşı olanlar artık her biri ayrı kuruluşlarda çalışıyordu ve diğerleri yabancı hâle gelmişti. Dolayısıyla herkes kendi kuruluşunun işine geldiği şekilde ilerlemeye başladı.

TEDAŞ’ın 21 dağıtım bölgesinde 20 bölgenin özelleştirme ihaleleri yapıldı. Son devir de 2013’de yapıldı.

Vazgeçilen hedefler ve gerçekler

Yüksek Planlama Kurulunun yayınladığı strateji belgesinde,

Elektrik enerjisi sektörü reformu ve özelleştirmelerden beklenen temel faydalar;

  1. Elektrik üretim ve dağıtım varlıklarının etkin ve verimli bir şekilde işletilmesi suretiyle maliyetlerin düşürülmesi,
  2. …arz güvenliği ve arz kalitesi… ,
  • …teknik kayıpların indirilmesi ve kaçakların önlenmesi,
  1. Gerekli … yatırımlarının … özel sektörce yapılabilmesinin sağlanması,
  2. Elektrik enerjisi … faaliyetlerinde … rekabet yoluyla … sağlanan faydanın tüketicilere yansıtılmasıdır.

diye belirtiliyordu. Bugüne baktığımızda maliyetlerin ve kayıpların düşmediği, özellikle vatandaşın küçük çaplı yatırım taleplerinin karşılanmasında ciddi sıkıntılar olduğu sektörü bilen herkesin malumu. Son maddedeki ticarî faaliyetlerde oluşacak rekabetle sağlanacak faydanın vatandaşa yansıması da %100’ün üstündeki son zamlar(!)

Görülen o ki Strateji Belgesindeki hedeflerde gerçekleşen bir şey yok. Ama daha farklı hususlar da kamuoyunun ulaşabileceği yakınlıkta değil. Ülke gündemindeki baş döndürücü hız da halka geçmişi çok çabuk unutturuyor. Ama elbette arşiv var.

DİCLE ELEKTRİK DAĞITIM A.Ş.
HEDEF KAYIP KAÇAK ORANLARI GERÇEKLEŞEN KAYIP KAÇAK ORANLARI
2.uygulama dönemi 2.uygulama dönemi
2011 2012 2013 2014 2015 2011 2012 2013 2014 2015
60,96% 50,63% 42,06% 34,93% 29,01%          
60,96% 50,63% 71,07% 59,03% 49,03%          
      71,07% 72,52%     75,41% 74,15% 72,17%
3.uygulama dönemi 3.uygulama dönemi
2016 2017 2018 2019 2020 2016 2017 2018 2019 2020
71,62% 71,78% 69,20% 65,99% 60,45% 67,64% 64,82% 54,94% 51,32% 46,32%

Bu tablo EPDK sayfalarından çok farklı tablolardan ve belgelerden analizlerle oluşturuldu. Dicle EDAŞ KKO en yüksek olan şirket olduğu için tercih edildi ve 2013 Haziran’ında devredildiğinden daha önceki yıllar da alınmadı.

Tabloda hedef KKO’da üç satır var. Bu hedefler EPDK kararıyla belirlendikten sonra iki kere daha revize edildi. 2015’te %29,01’e inmesi hedefi önce %49,03’e sonra %72,52’ye yükseltilir. Anlaşılan özelleştirme sonrasında bazı ihtiyaçlar ortaya çıkmıştı(!)

KKO’nın hedef ve gerçekleşmesinin de finansal anlamı gerçekleşen hedeften daha aşağıda olursa aradaki fark şirkete prim olarak gidiyor.

Gözden kaç(ırıl)anlar

Ayrıca dağıtım şirketleri Teknik ve teknik olmayan kayıp miktarınca elektriği EÜAŞ’tan 31.84 krş/kWh’tan satın alıyorlar. Yani devlet kayıp enerjiyi karşılıyor. Denetim konusunun netleştirilemediği sektörde bu sübvansiyonla bir anlamda kötü işletmecilik de destekleniyor.

Teknik kayıplar, sınırlar içinde gerçekleştiği takdirde olabilecek kayıplar. Ancak teknik olmayan kayıp aslında kaçak elektrik kullanımını ve tahsilat kaybını anlatıyor. Bu terminoloji değişikliği de daha sonraki yıllar içinde gerçekleşti. Bu da bir çeşit algı yönetimi.

serbest olmayan tüketicilerin fiyat farklılıklarına maruz kalmamaları için tüketicilere uygulanacak satış fiyatı eşitleme mekanizması tesis edilerek, ilk tarife uygulama dönemi boyunca ulusal tarife uygulamasına devam edilecektir.

Bu cümleler Strateji Belgesinin amaçlar ve esaslar bölümünün son cümleleri. Özelleştirmenin ana hedeflerinden birisinin de bölge tarifelerine geçmek olduğunu gösteriyor. Ancak özelleştirme öncesinde olduğu gibi dokuz yıldır ulusal tarife uygulanmaya devam ediliyor. Hedeflerdeki değişiklik de uygulamanın devam edeceğini gösteriyor. Bu uygulamadan da özelleştirmenin başlangıç hedeflerinden vazgeçildiği ve farklı bir yönde yol alındığı görünüyor.

EPDK raporlarından alınan bir rakam çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. 2010 yılı mesken tarifesi 13,14 krş/kWh. 2022 Ocak ayı faturasındaki ilk kademe tarife 99,77 krş/kWh, değişim %759. İkinci kademe tarife 136,97 değişim %1042. On iki yılda tarifedeki artışlar 7,5 ve 10.5 kat. Bu da özelleştirmenin fatura üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyuyor.

Bütün bunlara eklenecek bir husus daha var. Son devir teslimden sonra TEDAŞ personelinin 29 yıl+1 günlük kıdeme sahip olanları, idarenin tercih ettiği birkaç kişi hariç kurumdan gönderildi. Aynı günlerde Bakanlar Kurulu kararıyla da ihtiyaç var denerek yenileri alındı. Tecrübeli mühendisler ve personel gönderildi, yerlerine yeni mühendis ve personel alındı. Bu haksızlığa karşı açılan davalarda gariplikler de yaşandı. Örneğin, idarî mahkeme açtığım davayı, mühendis olmadığım anlamına da değinerek reddetti. Hâlbuki 32 yıldır TEK’te mühendis olarak çalışıyordum. Elektrik öğretmeni olan bir arkadaşımızı da Sosyal bir eğitim aldığını söyleyerek reddetti. Bu Türkiye’de hukukun durumunu anlatan trajik fotoğraflardan sadece ikisi.

TEDAŞ’ta olan bitenlerle, devletin bir kurumundan örnek vermeye çalıştım. Uzun olduğunun da farkındayım. Ama yazılması gereken daha çok konu ve sebep var. Bir gün bütün bunlar ortaya çıkacak ve güzel ülkemizi bu duruma düşürenler halka ve tarihe hesap vereceklerdir. Bugün Türk halkının ve sanayisinin üzerinden geçen fatura silindiri, sektörde yaşananların bir sonucudur. Eğer elektrik dağıtımı hiç özelleştirilmeseydi ve -özellikle-TEK tarafından yapılmaya devam edilseydi bugünden kesinlikle daha iyi olurdu.

 

* Bu yazı için bana yardımcı olan TEDAŞ’taki eski mesai arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

TMT Kıbrıs’ın Kuvayımilliyesidir!

TMT Kıbrıs’ın Kuvayımilliyesidir!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye, derin bir devlet krizi içinde bocalıyor. Ağır bir hüküm gibi gelebilir ama maalesef böyle. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine (CHS) geçmesiyle birlikte hızlanan kriz her geçen gün biraz daha derinleşiyor.

Daha önceki bir yazımda devlet için, “Milletin teşkilatlanmış şekline verilen isim. Bağımsız, soyut bir varlık.  Somut ifadesiyle ise yönetenleri kasteder. Böylece hükümeti, bağlı kurumları ve yargı gibi organların yöneticilerini anlatır. Hükümet derken de, ordu derken de yönetenleri kasteder ve anlarız. Ancak demokrasilerde hükümet anayasaya göre belli bir dönem görev yapar. Diğer ordu, yargı, hazine gibi kurum ve organlar ise yine anayasaya göre süreklidirler.” cümlelerini kurmuştum.

Bu yazıya başlarken de dostlarıma devlet nedir, algı nasıldır diye sorup fikirlerini aldım. Onlardan gelen cevaplar da ilginçti. Birisi; “Ne zaman ve nasıl kurulduğunu bilmediğim, ezelden bugüne gelen soyut bir yapı. Aramızda maddî olmayan bir sözleşme var. Benim ona karşı, onun bana karşı ödevlerimiz, haklarımız ve görevlerimiz var. İzin verdiğim birtakım yetkilerini üzerimde kullanabilir. Ancak bu yetkilerini yasalar, adalet, töreler çerçevesinde kullanır.” diyordu.

Bütün uyarılara rağmen 2018 yılında başlayan yönetim sistemi değişikliğiyle CHS, ezelden bugüne gelen yapıyı ve algıyı bozdu. Artık binlerce yıl içinde olgunlaşarak gelen sistem, bir kişi üzerinden yürümeye çalışıyor. Devletin yönetimi bir kişiye çok ağır gelmekte. Dolayısıyla da ortaya büyük bir yönetememe meselesi çıktı.

Uzun bir giriş oldu biliyorum. Ama içinde yaşadığımız şartları hatırlamak ve hatırlatmak için yazdım. Türk halkı bu büyük krizden çıkışın yollarını arıyor.

Var olmak kavgası

Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir cinayet işlendi. Bu cinayet Türkiye’de de ciddi karşılık buldu. Ölen, yasadışı kumar işlerinin önde gelen isimlerinden ve ismi son dönemde şantaj kasetleriyle gündeme gelmiş birisi.

Türk kamuoyu da çok ilgiliydi. Ne de olsa ölen siyasilerle yakın ilişkisi olan bir isimdi. Gazeteciler de vatandaş da olan bitene yakından bakmakta çok haklıydılar.

Bu ilgi içinde Halk TV’de Ayşenur Aslan programında konuyu işlerken ölen için “…kendini TMT, Türk Mukavemet Teşkilatının üyesi olarak tanıtırdı. Türk Mukavemet Teşkilatı Ada’da ve yakın hinterlandında suikastlarla bilinen bir, illegal diyelim, yarı resmî oluşumdu” dedi. Kamuoyu büyük tepki gösterdi. Bunun üzerine Ayşenur Aslan özür benzeri (!) bir açıklama yaptı; “Özellikle TMT için hayatını kaybedenlerin ailelerini incittiysem onlardan özür diliyorum. Çünkü asla söz konusu değil onları incitmek benim ne haddime zaten. Ben orada başka bir şey söyledim.”

Özür benzeri dedim çünkü Aslan sadece TMT’li şehitlerin ailelerinden özür diliyor. Dolayısıyla TMT için söylediklerine inandığı ve vazgeçmediği anlaşılıyor.

Türk Mukavemet Teşkilatı Kıbrıs Adası’ndaki Türklerin hayatını ve Türklüklerini korumak için kurulmuş bir teşkilat. Kurulduğu şartlar çok önemli.

1878 yılında 2. Abdülhamit idaresindeki Osmanlı, Ada’yı İngiltere’ye kiralar. Kiraya (!) verilen Bir apartman dairesi değildir tabi, devletin topraklarıdır. Üzerinde de vatandaşları yaşamaktadır. Bu bir egemenlik meselesidir.

“İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere, sömürgelerinden çekilerek bağımsızlıklarını tanımaya karar verince Kıbrıs’ın ne olacağı bir Kıbrıs sorunu yaratmıştı.” Bu cümleler TMT’yi bilinen yapısıyla kuran Emekli Albay İsmail Tansu’ya ait. TMT’yi ve Kıbrıs Türklerinin var olmak mücâdelesini anlatan Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu kitabının arka kapağından.

Enosis’e karşı 20 tabanca

Kıbrıs’taki gelişmelere bakıldığında 1950’de Rum kilisesinin yaptığı Enosis plebisiti var. Sonuç %96 Enosis’e evet olarak çıkıyor. Rumlar, self determinasyon hakkı için 1954’te, BM’ye başvurdular. Maksatları da plebisit sonuçlarıyla belliydi yani Enosis’in gerçekleşmesini istiyorlardı. Ancak Ada’da Türkler de vardı. Başvuru reddedildi. Ama Rumlar artık silahlı mücâdele yoluna girdi. Rum gençleri Yunanistan’a götürülerek eğitilmeye başladı. Artık soykırıma doğru giden bir yola girdiler.

TMT ilk olarak Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal Tanrısevdi tarafından 15 Kasım 1957’de kurulmuştur. Hepi topu 20 tabancaları vardır. Kıbrıs Türkleri, Yunanistan’da eğitilen Rumlara karşı kendilerini korumaya çalışmaktadırlar.  Artık devreye Türk Silahlı Kuvvetleri girer ve TMT bugünkü bilinen hâline 1 Ağustos 1958’de gelir.

Uyuyan hücreler hâlinde teşkilatlanan TMT, 20-21 Aralık 1963 Kanlı Noel diye bilinen katliama kadar açığa çıkmadı. Aslında yaşananlar soykırımdı. Çünkü insanlar sadece Türk oldukları için katlediliyorlardı.

Enosis’i gerçekleştireceklerini düşünen Rumlar karşılarında silahlı bir direniş görünce çok şaşırdılar. Türklerin 20 tabancayla başlayan destanı, 1963’ten 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtına kadar sürdü. 10 yıl 7 ay ve 29 gün süren çok ama çok zorlu geçen bir sürede yazıldı. Gözler Toroslara dönük, kulakların biri radyoda diğeri dışarıdan gelebilecek yabancı ayak seslerinde ve eller tetikte… Bugün bir çırpıda söyleniveren bir istiklâl destanı…

Kıbrıs Türkleri verdikleri Türklük mücâdelesini çok büyük zorluklara rağmen başardılar. Hür ve bağımsız bir devlet kurdular. Bir Türk devleti olduğu daha tarihe geçti. Türkiye’den başka tanıyan yokmuş, varsın böyle olsun. Bugün olmazsa yarın mutlaka olacaktır. Can güvenliği içinde, gece nöbetleri tutmadan rahat yataklarında uyuyorlar.

Fikrî terazisinin dirhemleri

O gün silahla verilen istiklâl mücâdelesinde tıpkı bugünkü demokratik şartlarda olduğu gibi İngiliz’le, ABD ile, Yunanistan’la ya da Rumlarla iş birliği yapanlar çıktı. Mesela Moskova yanlısı bazılarının, Sovyetler Birliği destekliyor diye Makarios’u destekledikleri de tarihe kayıtlı. Bunların bazıları suikasta uğradı. Suikastı yapanların İngiliz veya Yunan gizli servisleri mi yoksa Rumlar mı veya kim oldukları anlaşılamadı.

Öncelikle bu adamlar haindirler. Tıpkı İskilipli Atıf gibi. Gerçek böyleyken, bugünden o güne, fikrî gözlüklerle bakarak, TMT suikastçiydi demek insafa sığmaz. Hem de eski bakış açısını bugüne taşımak anlıma gelir ki Türkiye, Kıbrıs ve Türk Milletinin bugünkü meselelerine büyük zarar verir. Mesele solculuk, sağcılık veya bilmem necilik meselesi değildir. Bugün de öyle. Ve savaş şartlarındaki olaylarla bugün aynı şekilde değerlendirilemez.

Kim ki geçmişi bugüne taşıyıp bugünü o ölçülerle tartmak isterse, Türkiye’nin girişte belirtilen bugünkü meselelerine karşı birlikte hareket etmenin önünü kapatmak istiyor demektir. Özürsüz şuuraltının açığa çıkması da dahil.

 

Devamını Oku

Değerler üzerinden kavga ettirilen Türkiye!

Değerler üzerinden kavga ettirilen Türkiye!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sadri Maksudi Arsal Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’nda “Fertlerin var olmak azim ve
iradesine ‘kendi kendini koruma’ insiyakı denilir; milletlerin var olmak azim ve iradesi de ‘Millî
şuur’, Milliyet duygusu’ veya ‘Milliyetçilik’ adlarını alır” demektedir.
Milliyet duygusu ve milliyetçilik tartışma konusu olmaktan uzak, çok net bir sosyolojik gerçektir. Böyle
olmakla birlikte artık rutin hâle gelen siyasi polemikler hâlâ yapılmakta. Ancak bu yazının konusu
milletin varlığının devamıyla ilgili endişeler. Dolayısıyla bütün bunları bir yana bırakarak sadece var
olmak iradesine bakacağız.
‘Olmak ya da olmamak’
Milletlerin kendini koruma iradesi devlet olmakla sağlanır. Yani sınırları (kara, deniz ve hava) olan bir
ülkede egemenlik söz konusudur. Devletin yaşaması da millete bağlıdır. Biri diğerine bağlı öbürü ona
muhtaç. Yani millet ve devlet birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki olgudur.
Milletin devletle ilişkisi kadar kendi içindeki ilişki de güvenliği doğrudan etkiler. Hatta güvenliğin ilk
şartı milletin içindeki birliğidir. Aksi hâlde varlığını sürdüremez. Birliğin gücü de değerlerin (Evrensel
ve millî) millet içindeki kıymetine, milletin bu değerlerle ilişkisine bağlıdır.
Değer kavramının birçok tanımı var ama bizi ilgilendireni ahlakî ve sosyolojik açıdan yüklediğimiz
anlamlardır. Ahlakî açıdan “Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği
karşılık, kıymet”, Sosyolojik olarak “Bir ulusun sahip olduğu sosyal, kültürel, ekonomik ve bilimsel
değerlerini kapsayan maddi ve manevi öğelerin bütünü”dür. Ayrıca felsefi bir anlam da taşır: “Kişinin
isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey” (TDK Sözlük).
Değer, insanın taşıdığı özellik olmakla sübjektif (öznel), topluluk olarak birleştiğinde de objektif
(nesnel) bir hâl alır. Yani artık bireyin görüşünden bağımsız, topluluğun ortak özelliği hâline
gelmektedir.
Değerler insani olmak özelliğinden ötürü aynı zamanda evrensel nitelik de taşır. Mesela din olgusu
evrenseldir ancak hangi din olduğu belirlenirse özelleşir. Doğruluk, hak ve adalet, hukukun üstünlüğü,
hakikate “yüksek” sadakat, vatanseverlik, nezaket, sevgi, saygı, aile birliğine önem verme, sorumluluk
sahibi olma gibi daha birçok değer evrenseldir. Yani insanlığın ortak değerleridir.
Ve bu değerlerle milletin kimliği ve davranışı birleştiğinde millî olurlar. Milletin çoğunluğunun inandığı
(nasıl inandığı değil) din, içinde yetiştiği kültür, vatan duygusu, tarih şuuru, milleti için büyük işler
yapmış millî kahramanlar ve devlet adamlarıyla ilişkisi yön ve şekil verir. İşte Sadri Maksudi’nin “Millî
şuur” dediği bu olsa gerek. Aile ve okuldaki eğitim olmazsa olmaz parçasıdır. Aile ve okula,
mahalledeki komşularla ilişkiler hatta sokaktaki hayat da yardımcıdır. Arkadaş, akraba ve yoldaki
insanlarla diğer canlılar da devreye girer. Yani insanlar, çevre, tabiat ve millet bir bütündür.
Hakikate “yüksek” sadakat kaybolurken…
Peki, Türk Milleti bugün ne kadar bir ve bütün? Değerlerimiz üzerindeki mutabakatımız devam ediyor
mu? Birbirimizi seviyor muyuz? Hadi sevgi duygu ve gönül işi, saygımız ne kadar? Devlet adamlarımız
nezaketini niçin kaybetti? Bu kayıp milleti nasıl etkiliyor?
Hepsi de yaman sorular. Ama ortak bir cevapları da var, bu değerler kayboluyor. Mutabakatımız iyice
azaldı. Nezaket ortadan kalktı. Artık insanlar birbirlerine saygı duymaz hâlde. Tozdan dumandan
ferman okunmaz oldu. Cumhurbaşkanı camide dil bile koparıyor.

Gerçekler kendi siyasi emelleri doğrultusunda farklılaştırılıp, bir de yanına hakaret dolu üslup
eklenince, toplumun içine her gün bir nükleer bomba atılmış gibi oluyor. Hem hakikate “yüksek”
sadakat kayboluyor hem de tesiri çok uzun bir zamana yayılıyor.
Devleti temsil eden makamlara da saygı iyice azaldı. Çünkü o makam sahipleri kimseye saygı
göstermiyorlar ve nezaketi kaybettiler. Devletin ellerindeki gücünü de sopa gibi kullanıyorlar.
Camide siyaset yapılmakla da kalmıyor. Sarıklı askerler tarikat dergahlarına artık resmî arabayla
gidiyor. Siyaset din üzerinden kışlaya, okula taşınıyor. Diyanet İşleri Başkanı karakol ziyaret ediyor,
ona tekmil veriliyor. Türkçe öldü, Arapça öğrenilmeli ve dil Arapça olmalı diyen kişi Millî Eğitim Bakan
Yardımcısı yapılıyor. Böylece millî değerlerin en yükseği, en önemlisi olan dilimize ve eğitimimize en
büyük saldırıda bulunuluyor.
İnsanlar kendi bilgi sınırları içinde ve başkalarından bağımsız hareket ediyor. Kendi egemenlik
alanlarında doğru ve haklı olan bu davranış, toplumla ilişkilerde büyük bir yanlışa kapı aralıyor. Bu
davranışları değerler ve yasalar sınırlandırabilir. Ancak değerler üzerindeki uzlaşma ortadan kalkmak
üzere ve yasalara uyulmaması da normalleştirildi. Kargaşa yaşanıyor. Eğer önlen(e)mezse bu sefer
dağılmaya doğru gidiyor.
Millî kahramanlar en büyük değerdir
Türk Milletinin en büyük millî kahramanlarından birisi de Atatürk’tür. Sadece Türkiye Türklerinin ve
son yüzyılın değil Türk tarihinin ve dünya Türklüğünün tartışmasız en büyüklerinden birisidir. Son bir
haftada iki olay Türk Milletinin mâşerî (ortak, kolektif) vicdanını yaralamıştır. Birisi Samsun’da Onur
Anıtı’na yapılan saldırı, diğeri bir büyükşehir belediye başkanının yaptığı bir konuşmada 2023’te
yapılacak 100 yıllık hesaplaşmadan bahsetmesiydi. Söylediği de tarihle hesaplaşma bir nevi rövanş
almaydı.
Anıt’a saldıranlar tutuklandılar. (Ancak tesadüf (!) yine ‘Kabarık bir suç dosyası olan sabıkalı kişiler’
olduğu açıklaması geldi. Ama özellikle olayın geçtiği Samsun medyasından gelen haberler çok da bu
yönde değil.)
Söz konusu büyük hesaplaşmanın birinci raundu, 16 Nisan 2017 Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi
referandumu akşamındaydı. Hani atı alanın Üsküdar’ı geçtiği, mühürsüz oyların geçerli sayıldığı
referandum.
O akşam Cumhurbaşkanı “200 yıllık yönetim tartışması bitti” diye açıklamıştı. Yandaş bir gazetede de
“Osmanlı’ya 3 Kasım 1839’da okutturulan Tanzimat Fermanı ile ‘sultan’ ve ‘halife’nin otoritesinin
azaltılarak … başlayan süreç, 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanı ile devam etmişti. Ülke çift başlı
bir yönetime teslim edilerek, …  29 Ekim 1923’te perçinlenen çift başlı sistem, 16 Nisan 2017 itibariyle
sona erdi. Böylece Türkiye, zerk edilen narkozdan resmen ve fiilen kurtulmuş oldu” yorumu vardı 1  .
(Belediye başkanının konuşmasında basında görülmeyen “2023’ te bunun duruşması olacak,
temellerin duruşması. 100 yıllık hesaplaşma olacak” ifadesindeki temellerin duruşması başka bir yazı
konusudur.)
Bütün bunların üzerine bir de ekmek derdi çökünce, değerlerle ilişkilerde zayıflama iyice hızlandı.
Toplumda, insanların birbiriyle ve değerleriyle ilişkilerinde böylesine gerginlikleri taşımak da
toparlamak da oldukça zordur. Bir de ideolojik siyasi hedefe yolculuk hiç hız kesmeden devam ediyor.
Ancak kim ne yaparsa yapsın, Türk Milleti nereye götürülmek istenirse istensin başaramayacaklar.
Türk Milleti, Orhun Nehri gibi, tarihin binlerce yılında oluşturduğu yatağında akmaya devam ediyor.
Bu yatağı değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.

 Bu hususta geniş değerlendirme Türkiye’nin Rotası kitabımın 99-104’üncü sayfalarındadır.

Devamını Oku

Demokrasi diye diye!

Demokrasi diye diye!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yüz yıldır hatta daha fazla zamandan beri bir türlü bulamadığımız bir yitiğimiz var. Bir türlü
bulamadığımız, bulduk sandığımızda aslında aradığımızın o olmadığını düşündüğümüz,
hayalimizdekini aramaya devam ettiğimiz demokrasi.
TDK Sözlüğünde demokrasi, “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi” diye yazıyor.
İnternete de sorduğumda “siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın
özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm
yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi” tanımı karşıma çıktı. Altında da “Oxford Languages
sağlayıcısından tanımlar” diye belirtiyordu.
Elbette antik çağlardan beri tartışılan konuya bir çırpıda sonuç bulmak iddiasında değilim. Sadece bazı
hususlara dikkat çekmeye çalışacağım.
Bizim hikâyemiz
Bugünkü deyişle geçmişte küresel bir güç olan devletimizin hikâyesi. Kurtarmaya çalışırken yıkıntıların
arasından üzerindeki tozları silkeleyerek ayağa kalkan, üzerine üşüşen akbabaları defeden ve yeniden
kendisine bir devlet kuran milletin hikâyesi. Tabi, küresel güçlerin çöküşü çok da kolay olmuyor. Dile
kolay 621 yıl süren bir ömür ve bunun büyük bir kısmı da acuna düzen vermekle geçmiş.
Demokrasi hikâyemiz meşrutiyet diye başlamış. Sonra ”Hürriyet, adalet, müsavat (eşitlik)" diye
devam etmiş. 1876 Anayasası’yla, devletin tebaası (uyruk, vatandaş) olanın bilâ istisna Osmanlı
olduğunu belirtmiş (M 8), şahsi hürriyetleri sahip ve koruma altında olduğunu hükmetmişiz (M 9-10).
Vatandaşların tamamına kanun önünde eşitlik sağlanmış (M 17), yanına da memuriyet için “devletin
lisânı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri (M 18)” şartını koymuşuz.
Yani devletin adının Osmanlı, sahibinin de Türk Milleti olduğu açık ve net bir şekilde ilân etmişiz.
Bu, Osmanlı için hep söylenen çok milletli yapının, sınırları içinde yaşayanlar açısından doğru
olmakla birlikte, devletin yapısı için geçerli olmadığının göstergesidir. Osmanlı millî bir devlettir,
Türklerin devletidir. Türk Milletinin devletin sahibi olduğuna dair şuuru da anayasada kendini
göstermektedir.
“Türkiye Devletinin şekli hükümeti, Cumhuriyettir”
İstiklal Harbi’nden çıktığımızda, yani çakalları kovduktan sonra, ilk olarak cumhuriyeti ilan ettik. Artık
yönetim şeklimiz cumhuriyettir. Yani halk yöneticilerini belli bir süre için seçerek belirleyecektir. Bu
ilkeden hareketle 1924 Anayasası hazırlandı.
1924 Anayasası’nda yine resmî dil Türkçe (M 2), “Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir (M 3)” ve
“Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili (M 4)”dir.
“Beşinci Fasıl Türklerin hukuku âmmesi” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm “Her Türk hür doğar, hür
yaşar (M68)” diye başlıyor. “Türkler kanun nazarında müsavi (M 69)”dir ve “Türkiye ahalisine din ve
ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur (adlandırılır)(M 88)” demektedir.
1982 Anayasası da aynı hükümleri taşımaktadır. “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir
bütündür. Dili Türkçedir (M3). Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini
… eliyle kullanır (M 6)”
“Herkes, … ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.(M 10)” ve “Türk Devletine vatandaşlık bağı
ile bağlı olan herkes Türk’tür (M 66)”

Aslında bilinmeyenleri yazmadım. Sadece hatırlatma olarak da değerlendirilebilir. Hatta çok sık
yazıyorsunuz da denebilir. Hatta zamana zaman ben kendime, “Ya Hû yeter, hep aynı konularda
yazıyorsun” diye söylendiğim de oldu. Ama ne yapalım ki millet olarak bu konularda hep tekrara
düşmüşüz. Devamlı, yeni anayasa yaparsak demokrasi gelir, adalet sağlanır, eşit oluruz diye
konuşmuşuz. 21’inci yüzyılda -taammüden !- yaşatılan bu tekrarlar büyük tehlikeleri beraberinde
getirmiştir.
Aslında Atatürk ve arkadaşları meseleyi tamamıyla halletmişler. Son noktayı koymuşlar ve artık
yüzyılların eksikliklerini gidermek için çalışmaya, kurulan devleti ayağa kaldırmaya çalışmışlar. Devlet,
tıpkı yeni doğan bir insan gibi, önce emeklemiş, sonra ayağa kalkmış ve sonra da yürümeye başlamış.
Her anne babanın yeni doğan bebeklerine gösterdiği ihtimamı göstermişler. Hani anne ve babalar,
özellikle ilk çocuklarında, iki de bir gidip nefes alıyor mu, dönmüş mü, pozisyonu rahat mı diye
bakarlar ya, tıpkı öyle. Onlar da devletin üzerine titremişler. Kolay değil tabi, kurdukları devlet Türk
Milletinin kanı pahası… Hem kan akıtmışlar hem de alın teri.
İyi ama eksik ne?
Yara görünüyor, hastalık belli ama bir türlü iyileşmiyor. Yara hep yeniden kanıyor, hastalık
nüksediyor. Aslında tedavi belli, ilaç ortada. Reçete yasalarımızda var. Mesele yasaların
uygulanmaması. Yasalarımız sadece kâğıt üstünde kalıyor. Yasa varmış desinler kabilinden
davranılıyor. Ama uygulanmamasının sebepleri sadece siyasi popülizm ve iktidarın korunması değil.
İktidar açısından da muhalefet partilerinin önemli bir kesimi için de sebeplerin ideolojik hedefleriyle
ilgili olduğunu ortaya koyuyor. Yaptıkları ve söylediklerinden de baktıkları pencereden görülen millet
ve devletin; 1876, 1924 ve 1982 anayasalarındaki Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne
benzemediği anlaşılıyor.
Eğer aynı olsaydı, Cumhurbaşkanı’nın önünde, küçücük bir çocuğun Ana Muhalefet Partisinin Genel
Başkanına “Hain” demesine izin verirler ve buna da gülerler miydi?
Lise çağlarımda, Türkiye’nin içinde bulunduğu ayrılık zamanlarında, bırakın Cumhurbaşkanı ve
başbakanı bir bakan hakkında bile hakaretamiz ifadeler ağzımızdan çıktığında azar yediğimizi
hatırlıyorum. “O bizim başbakanımız / bakanımız. Onlar devlet büyüklerimiz. Bir daha duymayayım.”
sözleriyle uyarılırdık.
Bu cümleler, Türk devlet anlayışının bir göstergesidir. Bu bugün çok tartışılan ve aranan değerler
eğitiminin önemli bir unsurudur. Aile büyüğüne, mahalledeki amcaya ya da teyzeye, devlet adamına
veya millî kahramanlara bakış ve onlarla kurulacak gönül köprüsünü anlatır. Toplumdaki bağlar bu
köprülerle kurulur. Milletin de bu ilişkilerin sağlıklı ve sağlam kurulmasına çok ama çok ihtiyacı vardır.
Yıkıldığında da yeniden kurmak hiç kolay olmayacaktır.
Eğer aynı olsa CHP Genel Başkanı “Demokratikleşmenin yolu Diyarbakır’da geçer” der miydi? 1924
Anayasası’ndan kuruluş ayarlarını ortaya koyan cümleleri hatırlatmakta fayda. “Türkiye Devleti,
Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara
şehridir.(M 2)”
Çok büyük bedeller ödeyerek elde ettiğimiz değerlerimiz, ideolojik hedefler uğruna hovardaca
harcanıyor. Ancak boşuna bir gayrettir. Yel kayadan ne aparır.

Devamını Oku