DOLAR 12,48580.31%
EURO 14,0793-0.1%
STERLIN 16,64480.11%
ALTIN 713,130,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7120745,91%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Doğu Türkistan, Güney Türkistan, Güney Azerbaycan Derken Türkistan Coğrafyasının Temel Meselelerine Genel Bir Bakış

Doğu Türkistan, Güney Türkistan, Güney Azerbaycan Derken Türkistan Coğrafyasının Temel Meselelerine Genel Bir Bakış
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İbn-i Haldun’un coğrafyanın insan, kültür ve ekonomi üzerindeki etkilerini ihtiva eden Mukaddime’si’nden hareketle (1377) özetile dönüşmüş olan “Coğrafya kaderdir”  sözü Türkistan topraklarıyla ne kadar da örtüşmektedir. Mukaddime, coğrafyanın belirleyici bir etken olduğunu ve insanlığın yaşadığı coğrafyaya göre bir medeniyet inşa ettiğini detaylandırır.

Asırlarca Türk medeniyetine ev sahipliği yapan Çin’in kuzey doğusundan Avrupa’nın ortalarına kadar uzanan geniş alana baktığımızda Türk izlerinin coğrafyada var olmasına rağmen kültürel kodlarının pek çok yerde yok olduğu/yok edildiği gerçeği ile karşılaşıyoruz.

Bu kadar geniş bir kültür coğrafyasında; bugün için hâlâ yaşam izlerine şahit olduğumuz bir kısım Türk topraklarında büyük sıkıntılar yaşanmaktadır.

Doğu Türkistan’da yaşananlara baktığımızda insani ve hukuki açıdan Çin’in soykırıma doğru giden uygulamalarına şahit olmaktayız.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Doğu Türkistan politikaları neticesinde, Uygur Türkleri yaşama, kişinin bedensel ve ruhsal dokunulmazlık hakkı, zorla çalıştırma yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı, özel hayata ve aile yaşamına saygı,  düşünce ve ifade özgürlüğü, din ve vicdan hürriyeti gibi insan haklarından tamamen mahrum bırakılmaktadır. Bu politikaların tek bir amacı vardır; o da Doğu Türkistan’dan Türk nüfusunu yok etmektir. Aybike Elif Akgün’ün “Ayrımcılık Yasağı Kapsamında Çin Halk Cumhuriyeti’nin Doğu Türkistan Politikası” adlı uzun çalışmasının sonuç bölümünde ifade ettiği şu kısım, problemin boyutları adına oldukça çarpıcıdır:

Bugün Uygur Türkleri sadece Türk ve Müslüman oldukları için toplumun geri kalanından çok daha sınırlı bir hareket alanında yaşamak zorunda bırakılmakta, hayatın her alanında karşılarına engeller çıkarılmakta ve insan haklarından istifade etme çabaları terör eylemi olarak sınıflandırılarak toplama kamplarına gönderilmektedirler. İşletilen her politikanın temelinde Uygur Türklerine yönelik bir soykırım ve asimilasyon amacı güdüldüğü, toplum mühendisliği yapıldığı uluslararası basında da kendisine yer bulmuştur. Asimilasyon ve soykırım uygulamalarının temelinde ayrımcılık yasağının ırk temelli, derin bir ihlalinin yattığı ve başlı başına tüm insan haklarının ihlali sonucu doğurduğu açıktır. Bu haliyle Çin

Halk Cumhuriyeti tarafından Uygur Türkleri üzerinde işletilen politikalar uluslararası hukukun tüm temellerine, başta Çin Halk Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler metinleri olmak üzere insan haklarını konu alan tüm metinlere aykırıdır. Sistematik bir şekilde işletilen asimilasyon politikaları, insan hakları ve ırk temelli ayrımcılık yasağı merkezinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin tüm insanlığa karşı hukuken sorumlu olması sonucunu doğuracaktır.

Yine ABD’nin uzun yıllar kullandığı ve bugün çıkar çatışmalarının en kuvvetli kolluk gücüne dönüşen Taliban’ın Güney Türkistan/Afganistan’ın kuzeyinde merkezi hükümetle sürdürdüğü danışıklı döğüş neticesinde, bölgenin uzun yıllardır devam eden karmaşasını, çözümsüz bir sürece sürüklemektedir. Nitekim Çin’in Taliban ile görüşmeler başlayarak bölgenin en güçlü aktörü olmaya başlaması Türkistan coğrafyasında yeni tehlikelerin artarak büyük kaoslara dönüşeceğini göstermektedir.  

Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin, Özbek Türkü olan Nakibullah Faiki’yi Faryab valiliği görevinden alarak yerine Peştun asıllı Muhammed Davut Lagmani’yi ataması ile hız kazanan çatışmalar, Çin başta olmak üzere pek çok devletin desteklediği Taliban ile Raşit Dostum’un komuta ettiği Güney Türkistanlıların savaşına dönüşmüştür. Çatışmalar Faryab vilayetinin dışına taşalı çok olmuş başta Şibirgan olmak üzere Mezar-ı Şerif ve Güney Türkistan’ın tamamına yakınına yayılmıştır.

Otuz milyon Azerbaycan Türk’ünün yaşadığı İran’ın kuzeyinde/Güney Azerbaycan’da da yine belirsizliklerden kaynaklanan pek çok sıkıntı baş göstermektedir. 2010 yılının Ağustos ayında Tebriz’de 2000 kadar Azerbaycan Türk’ü, Azerbaycan Türkçesinde eğitim hakkı istemişti. Gösteride “Öz dilinde medrese, olmalıdır her kese” şeklinde slogan atılmış ve o günden sonra özellikle bir futbol takımı üzerinden otuz milyonluk Türk topluluğunun talepleri dile getirilmişti.  Tebriz’deki Traktör adlı futbol takımının statlara taşıdığı Türk Milliyetçisi sloganlar dalga dalga yayılmış ve Türklerin uğradığı haksızlıklar mitinglerle, bildirilerle kamuoyuna taşınmıştır. Burada da Türklere karşı uygulanan asimilasyon politikalarına son verilmesi, okullarda Türkçe eğitim alınabilmesi, Türkçe yer isimlerinin değiştirilmemesi,  tarihi yapıtlara zarar verilmemesi,  Türk öğrencilerin eğitimlerinin engellenmemesi gibi pek çok insani talepler gündeme taşınmıştır.

Bu üç bölgeyle ilgili yaptığımız kısa aktarımların yanı sıra Kırım meselesi, Suriye Türkmenleri, Kerkük başta olmak üzere Irak’ta yaşayan Türkler ve Batı Trakya’daki soydaşlarımızın uluslararası hukuk ve insan hakları açısından yaşadıkları ciddi problemleri vardır.

Bütün bunlar başta Türkiye olmak üzere Türk Dünyasının üzerine büyük sorumluluklar yüklemektedir. Öncelikle bağımsız bütün Türk Devletlerinin Türk Dünyası Bakanlığı kurması gerektiği vazgeçilemez bir önceliğe dönüşmüştür. Bu bakanlığın işlevselliği alabildiğine güçlendirilmeli ve hem Türk devletleri arasındaki siyasi, ekonomik, askeri, coğrafi meselelere yönelik çalışmalara yer verilmeli hem de Türk topluluklarının bulunduğu yerlerde onların haklarını insan hakları çerçevesinde etkin olarak takip etmelidir.

Hakeza başta Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri olmak üzere, Güney Türkistan, Güney Azerbaycan ve tüm mağdur soydaşlarımızın müdafaası için uluslararası yargı mekanizmalarının ve sistemlerinin harekete geçirilmesi, insan haklarının devreye sokulması, ulusal ve uluslararası siyasi ve sivil inisiyatiflerin devreye girmesi gerekmektedir.

Kısacası, Türklerin yaşadığı bütün coğrafyada askeri, siyasi, ekonomik işbirliğinin tarihi dinamiklerle birlikte inşa edilmesi, bu ilişkilerin devletlerarası hukukta karşılığı olacak şekilde hayata geçirilmesi vazgeçilmez öncelik olmalıdır.

Devamını Oku

ÜLKÜCÜ Türk Milliyetçiliği Temel Kavramlar

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yıllardır “Mesuliyet mefkurenin kaynağıdır.” dedik. Ve milliyetçi münevverlerin, fikri çalışmalara ağırlık vermesi gerektiğini hatırlattık.

Bu çağrı zaman zaman da karşılık buldu ve bazı eserler okuyucu ile buluştu.

Geçmişten günümüze doğru Türk milliyetçiliği fikir sistemi ile ilgili oldukça hacimli çalışmalara şahit oluyoruz.

Bugün ki bilgi birikimimizi geçmişte bırakılan eserlere ve fikrin duayenlerine borçlu olduğumuzu biliyoruz.

Lakin bu aktarımının gelişerek devamı göz ardı edilmemelidir. Ülkü, hep daha iyiyi arzulamayı gerekli kıldığına göre her çalışma geliştirilerek yeni nesle aktarılmalıdır.

Ülkücü – Türk milliyetçiliği hareketinin geçmişten günümüze taşıdığı pek çok kavram bulunmaktadır. Bu kavramlar defalarca ayrı ayrı ele alınmış ve kitaplaştırılmıştır. Ancak kavramlarımızın topluca değerlendirildiği çalışma örnekleri yeterli değildir.

Otuz yıllık mücadele hayatımızın ve iki – üç yıllık bir çalışmanın sonucunda “Tarihe ve ülkücü kalanlara” ithaf ederek “ÜLKÜCÜ Türk Milliyetçiliği Temel Kavramlar” adlı bir çalışma nihayet okuyucu ile buluştu.

Bu kitabı hazırlamamdaki ana gaye “Ülkülerin asli unsurları ile geleceği de işaret edecek şekilde yeni nesle aktarımı” idi.

Çünkü ülkücülük ve Türk milliyetçiliği ile ilgili bir kavram kargaşası yaşanmaya başlamıştı. Her önüne gelenin kendi anlayışına göre tanım ve tavır ortaya koymaya başladığı son dönemlerde fikrin temelini oluşturan eserleri de kaynak göstererek bir derleme ve tanımlama çalışması böyle bir kitabı ortaya çıkardı.

Kitapta, hem Türk milliyetçiliği hareketinin tekamül süreci hem bu tekamül sürecinde ortaya konan eserler ve isimlerin değerlendirmelerinden süzerek bir kavramlar ve kavramların gösterdiği ülküler ortaya konmaya çalışılmıştır.

Kitabın üç bölümden oluştuğunu söylemek mümkündür.

Birinci bölümde Türk milliyetçiliğinin doğuşu ve tarihsel işlevi kaynaklar referans alınarak ana hatları ile aktarılmıştır.

İkinci bölümde Ülkücülük ve Türk Milliyetçiliğinin ideolojisini şekillendiren kavramlar yine dünden bugüne yapılan açıklamalarla ele alınıp tanım cümleleri ile tamamlanmıştır.

Üçüncü bölümde ise ülkedeki bazı temel meselelere karşı Türk Milliyetçilerinin bakışı ve çözüm yolları, hareketin münevverlerinin fikirlerinden faydalanarak ortaya konmuştur.

Tabi kavramlar ve konular açıklanırken yabancı kaynakların değerlendirmelerine de başvurulmuş ama daha çok Ziya Gökalp, Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Erol Güngör, Dündar Taşer, Galip Erdem gibi şahsiyetlerin ilgili kavram veya mevzua yönelik yaklaşımları referans alınmıştır.

Güncel isimlerin değerlendirmeleri de kitapta yer bulmuştur. Bir Hayati Bice, İskender Öksüz, Çınar Ata gibi yazarların yanı sıra siyasi şahsiyetlerin bakış açılarından da faydalanılmıştır.

Kuru kuruya bir kitap tanıtım yazısına benzeyen bu satırlar; aslında ülkücülerin elinde kendi kavramlarının izahını kapsayan bir çalışma olsun, diye hazırlanan kitabın ruhunu anlatmaya yetmez.

Bazen sadece bir kelimenin “kim tarafından, ne zaman, nerede, hangi sebeple” söylediğini bulabilmek için saatler hatta günlerce araştırmak zorunda kalırsınız.

Ardından yaptığınız alıntının doğruluğunu teyit için defalarca konuya hakim olduğunu düşündüğünüz kişi ile istişare eder yada başka başka kaynaklardan kontrol edesiniz.

Ve onu uygun yere koyup kaynağınızla delillendirirken, delil olarak kullandığınız yaklaşıma uygun kendi görüşünüzü ortaya koyarsınız.

Bir de yazdıklarınızın, savunduğunuz ideallerin ruhunu yansıtması da gerekiyor. Bir paragrafa yerleştirdiğiniz cümle, o paragrafta anlattığınız mücadelenin ruhunu da kapsamalı.

Hele vefadan bahsediyor, emaneti anlatıyor ya da geleceğe ait ülkülerinizi izaha kalkışıyorsanız, kılı kırk yarmalı “Emrolunduğun gibi dosdoğru” olmalı ve ifade etmelisiniz.

Sonra, okuyan aradığını bulmalı. Adı ile aslı örtüşmeli. Kitaba ÜLKÜCÜ demişsen ülkücünün ülküleri tam olarak yer bulmalıydı.

Elbette eksikler olabilir. Gözden kaçan hususlar bulunabilir.

Ancak temennim odur ki bir başlangıca vesile olsun ve bu konuda “kavramlara yüklenen anlamların masum olmadığını” unutmayarak yeni çalışmalar ortaya çıksın.

Ülkücüler, Türk milliyetçileri, kendilerini başkalarının anlatmasından ve kendilerini savunmak zorunda kalmaktan yorulmuştur. Onun için kendimizi kendimiz anlatalım.

Kendi kavramlarımızı ve ideallerimizi ortaya koyarak Türk milletine ve Türk İslam dünyasına ulaşalım.

Yeni nesle ülkülerimizi asli dinamikleri ile aktaralım.

Bu gayelere vesile olursa ve ardımızdan “Ülkücüydü, ülkücü gibi yaşadı ve ülkücülere “ÜLKÜCÜ Türk Milliyetçiliği Temel Kavramlar” kitabını miras bıraktı.” denilirse ne alâ…

Devamını Oku

Türkiye’nin Maarif Davası’nda Muallim/Öğretmen

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nurettin Topçu, “Milletimizin üç asırdan beri geçirmekte olduğu buhranların sebebi ve kaynağı, kültür ve maarif sahasında aranmalıdır.”[1] girişiyle başladığı Türkiye’nin Maarif Davası kitabının önsözünde ilk vurguyu alime yapar. Ve ardından acı hakikati ortaya koyarak “cahillerin ulema sınıfına nüfuz etmesiyle” milli karakterin zedelendiğini dile getirir.

Türk eğitim sisteminin yakın geçmişine baktığımızda yapılan tespitin aynı ile vaki olduğunu görürüz. Yapılan yenilikler, açılan okullar, getirilen uygulamalar, öne sürülen değişiklikler eğitim alanında istenen başarıyı getirememiştir. Belki de ilk yapılması gereken ilim sevgisini aşılamak ve alimin/muallimin/öğretmenin üstünlüğünü ortaya koymak olmalıydı. Eğer bu geçekleştirilemezse Nurettin Topçu “milliyet ve kültür davasının mezarı başında ağlayacağımızı[2] ifade eder.

Nurettin Topçu “Muallim” başlığı ile ele aldığı bölümde, muallime/öğretmene yüklenen vazifenin eksikliğini tespit ile başlar değerlendirmesine. Muallimin sadece okuma yazma öğreten ve teknik bilgi veren değil “ruhlar sanatkârı[3] olması gerektiğini belirtir.

Muallimliğin bir tüccar, sadece bir memur, sadece bir para işi olarak görmenin yanlışlığına değinen Topçu; muallimliğin, fikir ve fazilet aşkını yaşatan, onu var kılan en mukaddes meslek olduğunu açıklar. Muallimin bilen, öğreten, irşad eden, yol gösteren, terbiye eden bir vazifesi olduğunu hatırlattıktan sonra ideal muallime duyulan ihtiyacı ortaya koyar.

Uzun zamandır, öğretmene yüklenen göreve baktığımızda akademik başarı ile sınırlandırılan bir alandaki çalışmalar, nesle ideal yüklemekten de uzaklaşmaya sebep olmuştur. Sadece bir iş sahası olarak değerlendirilen ve liselere, üniversitelere yerleştirilen öğrenci sayıları ile kalitesi ölçülen mesleğin kültür ve mana boyutlu vazifesi ikinci plana atılmıştır.

Cemiyet hayatının yaşadığı buhranlara çözümün adresi olması gereken okullar ve öğretmenler, bu vazifenin asli anlayışından çok uzaklarda, yalnızca meslek edindirmek için yarış sergilenen bir konuma devşirilmiştir. Bunların neticesinde öğretmenin mesuliyet alanı değişmiş, öğretmene bakış farklılaşmış, yarınların kültür ve ilimle inşa edilmesi ise zorlaşmıştır. Bu problemleri tespit etmiş olan Nurettin Topçu çözümü muallimin mesuliyetinde irdelemiştir. “Ademoğlunu, beşikten alıp mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insan muallimdir.”[4] ifadesi ile ona yüklenen vazifenin yüceliği ve mesuliyeti netleştirilmiştir. Devamında, “Kaderimizin hakikatinin işleyicisi, karakterimizin yapıcısı, kalbimizin çevrildiği her yönde kurucusu odur.” diyerek bir manada cemiyetin hamurunu yoğuran, şekillendiren, anlamlandıran, medeniyetlerin temelini atan isim olarak muallime/öğretmene işaret edilmiştir.

Dünyada büyük medeniyetler kurmuş milletler incelendiğinde kendi eğitim ordularını dinledikleri, onlara değer verdikleri, yücelttikleri ve rehber edindikleri bilinmektedir.  Fransız tarihçi Mathiez, Fransız çocuğunu kurtaracak idealcinin muallim olduğunu söylerken; Bulgar papazlar köy köy dolaşıp muallimlik yaparak kendi toplumunu ayağa kaldırırken; İskender, hocasının kendini yerden göğe kaldırdığını ifade ederken, muallimin değerini iyi anlamışlardı.

Tarihimizde biz de muallime ifade ettiği manayı yüklemişiz. Nizam’ül Mülk, Bağdat’ta Nizamiye medresesini kurarken, Ali Kuşçu matematik ve astronomide çığır açarken, Farabi büyük bir mütefekkir olurken, Uluğ Bey Semerkant’ta rasathane açarken, Piri Reis haritacılığın ender eserlerini ortaya koyarken, Koca Sinan sanatını taşa işlerken, âlime verilen değerler ile tarihe ışık tutmuşlardır. Nitekim, Orhanları yetiştirenler, Fatihleri ortaya çıkaranlar ancak atının ayağından sıçrayan çamura hürmet eden anlayışlarla mümkün olmuştur.

Bizim bütün tarihimiz, muallimin yükseltildiği devirlerde şan ve şerefle medeniyet ve ahlakın zirvelerine tırmanmış, muallimin alçaltıldığı devirlerde ise uçurumlara yuvarlanmıştır.”[5] diyen Topçu konuyu muallimin mesuliyeti üzerinden açıklar.

Mesuliyet sahibi bir muallimde bulunması gereken karakterleri şöyle sıralar:

  1. Her şeyden evvel muallim, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkârıdır. Kullanıcısı değil, yapıcısıdır. Seyircisi değil aktörüdür. O, en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar, bize sunar; biz yaşarız.
  2. Muallim, geçeceği bütün yollar engellerle örtülü olduğu halde, buna tahammül etmesini bilen, tahammül etmesini seven idealcidir.
  3. Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir.
  4. Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. İman ve anlayış vasıtaları ile bizi tedavi eder. Muallim var olması lazım geleni öğretir.
  5. Muallim, sahip olduğu bu mesuliyet içinde en fazla hür olan insandır. Çünkü mesuliyetimiz, hürriyetimizin kaynağıdır. Maarif demek, muallim demektir.[6]

Nurettin Topçu’nun detaylı bir şekilde açıkladığı bu beş maddelik mesuliyet ve karakter ağırlıklı değerlendirmenin kaynağı “Bize bir insan mektebi lazım[7] arayışı ile ilintilidir. İstismarcı, cahil, sahtekâr, menfaatçi eğitim ve eğitimci anlayışının sebep olduğu yıkımlara serzenişleri dile getirdiği mektep ve muallim değerlendirmelerinde yine kurtuluş reçetesini emir almayan, hür, mesuliyet sahibi, ruhların yapıcısı ilim ve ahlak sahibi eğitimcilerle mümkün olacağını sıklıkla dile getirir.

Evet, cemiyet hayatı ilmi ve ahlaki bir çöküş içindedir.

Ortaçağ karanlığında boğulan Avrupa’nın medeniyeti yakalaması ilime ve ilim sahiplerine verdiği değerle mümkün olmuştur.

Tarihin pek çok safhasında büyük medeniyetler inşa eden Türk milleti de yeni bir diriliş hamlesine ihtiyaç duymaktadır. Dirilişlerin temelini atacaklar da hiç şüphesiz ki öğretmenler olacaktır. Onlar basit bir devlet memuru değillerdir. Onlar devleti kuran iradeyi yetiştiren, yarınların büyük ve müreffeh Türkiye’sini temellendirecek olan kültür ve ilim insanlarıdır.

Öğretmenin vazifesi okuma yazma öğretmek ve bir takım akademik başarılara imza atmaktan ibaret değildir. Öğretmenler, cemiyet hayatının şekillenmesinin en dinamik ve vaz geçilmez unsurlarıdır. Ruh kökümüzün maden işçileridir. Öğretmen üzerinde yapılacak her yıpratıcı söylem, her baskıcı yaklaşım bir milletin geleceğinin de kararmasına sebep olacaktır. Onu maddi meselelerle değerlendirmek, itibarını zedeleyici uygulamalara/söylemlere yer vermek kendi geleceğimizi kaosa mahkûm etmekten başka bir anlam taşımaz.

Öğretmenler, kendini bilmenin ne demek olduğunu bilen ve bir nesle kendini bilmeyi öğreten, her işin başlangıcının kişinin kendini bilmesi ile başladığı şuurunu vererek, yaşatma ideali ile diğergam nesliller inşaa eden kahramanlardır.

 


[1] Nurettin TOPÇU, Türkiye’nin Maarif Davası, sayf.13, Dergah Yayınları, 14. Baskı, Haziran 2015, İstanbul
[2] A.g.e. syf,14
[3] A.g.e syf,69
[4] A.g.e. 71
[5] A.g.e syf,74
[6] A.g.e. syf, 78,79,80,81
[7] A.g.e. syf,47
Devamını Oku

Sarp Yokuş’un Kut’u Sır’a Dönüşürken

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Fakat o sarp yokuşa atılmadı.” (Beled 11) diyor İlahi kitap.
 
Ve akabinde devam ediyor sarp yokuşun ne olduğunu açıklamaya “Sarp yokuşun ne olduğunu sen nerden bileceksin?” ( Beled 12) suali ile.
 
 Nihayet onun “tutsak bir boynu çözmek” olduğunu belirtip yapılması gerekenleri sıralıyor Yüce Yaratıcı 14. 15. 16. 17. ve 18. ayetlerle…
 
 
İşte SARP YOKUŞ ilahi kaynakla beslenip tasavvufi kaidelerle milli şuuru birleştiren bir eser.
 
 
Roman, diyemedim. Çünkü bir romandan çok öte.
 
Ulvi bir gaye ancak bu kadar güzel nakşedilebilirdi bir kitap ile.
 
 
Çınar Ata, bir tarihi serencamın, dünden bugüne bütün çizgilerini satır satır işlemiş SARP YOKUŞ ile.
 
Yeni bir Sepetçioğlu üslubunu yaşatmış okuyucularına.
 
O üslup, Kilid’i açmak için Anahtar’a ulaştırmış, Kapı açılmış ve Konak’tan içeri girmeyi sağlamıştı.
 
SARP YOKUŞ da gönlün kilidini açacak olan Kut’lu bir Sır ile Yesevi Otağının kapısına ulaştırıp, Üçler Yediler Kırklarla mana sofrasını kurdurarak, Geçitteki Ülkeyi Darağacı’ndan alan Yesevi yiğitlerini anlatmış ilmik ilmik. Bunu da Türklüğü nakış nakış işleyen, İslam’ı ayet ayet yaşayan Yesevi erenlerinin, Yesi’den başlayıp Anadolu’yu da aşan seferleri ile yaşatmış.
 
 
Ancak, şimdilik Türkiye’de baskıya giren bu eser en kısa sürede bütün Turan coğrafyasına ulaşması temin edilmelidir.
 
Çünkü, bütün bir Türk Dünyasının en büyük ortak değeri Hoca Ahmet Yesevi’nin o ulvi mesajları Turan için de büyük bir köprü olacaktır. Nitekim kitap ile ilgili değerlendirmelerde de bunun işaretlerini görüyoruz.
 
Mesela, Kazakistan’ın Ankara Büyükelçisi Abzal Saparbekuly’nin kitap ile ilgili yaptığı değerlendirme, Türklüğün harcına yapılan vurgu ile başlıyor.
 
Türklüğün, Türk tarihinin, kendilik bilincinin bilgelik temelli izahatının kaynağını teşkil eden Hoca Ahmet Yesevî’nin serencamının bir de buradan okunması gerek, dedirten bir eser… Çınar Ata, "Sarp Yokuş"ta bir tarih metafiziği ortaya koyarken bunu okuyucuya edebî bir akışla sunmayı başarmış. Eserin okuyucuda, bir Ak Sakaldan dinler hissini uyandırması, bu kadar hacimli bir eserin kolayca okunmasının en önemli gerekçesi olsa gerek…”
 
 
Evet, SARP YOKUŞ’U okuduğunuzda Abzal Saparbekuly’e hak vereceksiniz.
 
 
Alp Er Tunga’da emanet bulunan “Kut” ile başlayan roman Türk milletinin tarih boyunca verdiği mücadeleye yüklediği kutsal hedefi de ortaya koyan bir niteliğe bürünmüş. Her bölümünde yeni bir heyecan yükleyen, yüklediği heyecan kadar da kavramlara anlam kazandıran, mana yüklü silsile, okuyucuyu derinden etkiliyor.
 
Kitabı okuyanların tahlillerinde, kavramların ifade ettiği derin izlere vurgu yapılması, gayeyi de ortaya koymaktadır.
 
Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Musa Yıldız, “Türk Hakanlarına bahşedilmiş olan “Kut” emanetinin Hoca Ahmet Yesevî ile “Sır” emanetine dönüşmesinin” anlatıldığını belirttikten sonra en can alıcı tespitini şöyle dile getiriyor.
 
Hoca Ahmet Yesevi ile Sır’a dönüşen Kut’un kıyamete kadar bu coğrafyada var olacağını ve hatta Son Yesevi’nin “o gün” aramızda olduğunun, tekrar sahneye çıktığının işaretlerini veriyor.”
 
Türk Akademisi Uluslararası Teşkilat Başkanı Prof. Dr. Kıdırali Darhan ve Avrasya Yazarlar Birliği Başkan Yrd. Doç. Dr. Yakup Ömeroğlu da benzer vurgularla Yesevi ruhunun Türk dünyasını etkileyen felsefesi ile açıklıyorlar romanın güzelliğini.
 
 
Evet.
 
 
Her satırı ile bizi tarihin derinliklerinde gezdiren SARP YOKUŞ, o derinliklere ulviyet yükleyen “Kut’a” ve “Sır’a” dikkat çekerken; Yesevi’nin misyonunyla izah ediyor bu kavramların asl-i manasını.
 
 
Yer yer hüzünleniyorsunuz aslından koptuğunda bir milletin yaşadığı ahvale. Ama ümidinizi kaybetmiyorsunuz elden ele, gönülden gönüle gezen kutlu sırın işaret taşlarına umut bağlayarak. Nihayet karanlıkları aydınlatıyor kut, mana âleminde sıra ulaşınca. Sır, sizi Kızıl Elma’ya taşıyor aynı şevk ile.
 
Cihana hakim oluyorsunuz adalet ve töre düsturu ile.
 
Yer yer destur alma ihtiyacı hissediyorsunuz tarihi misyonda vazife ifa edebilmek için.
 
Kendinizi, Yesevi otağında erenlerle diz dize huşu içinde buluyorsunuz.
 
 Sonra Türkistan’ı bir uçtan bir uca gezerek; Tanrı Dağları’nın serinliğini, Orhun’un kaynağını, Ötüken yaylalarının rüzgarını, Anadolu’nun Balkanlar’a koşan cengaverini yaşıyor; şükrediyorsunuz Yesevi Ocağı’nın ülkülerini ilke edindiğiniz için.
 
Daha fazla “Sır” vermeyelim.
 
Okuduğunuzda az bile söylediğimize şahit olacaksınız.
 
Sır’ımız Kut’lu olsun. Sarp Yokuşlar o Sır ile aşılsın.
Devamını Oku

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ HAREKETİNİN TÜRK COĞRAFYASINDAKİ JEOSTRATEJİSİ NASIL OLMALIDIR?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İdeolojiler varlık sebeplerini, topluma sundukları yakın ve uzak hedeflerin gerçekleşmesi için ortaya koydukları yaşam ve eylem biçimleri ile şekillendirirler.

Türk milliyetçiliği hareketi de yerelden genele bir medeniyet tasavvuruna talip olduğunu beyan ede gelmiş; bölgesinde ve dünyada yaşananları bu anlayış doğrultusunda değerlendirmiştir.

Türk milletinin, başta kendi coğrafyasında akabinde Türk jeostratejiğinde, nihayet geniş kadim coğrafyasında uygulama alanı bulabileceği bir medeniyet yaklaşımı, tarihsel süreçlerle birleştirilerek inşa edilmelidir. Bunu yapabilecek fikri alt yapı, Türk milliyetçiliği hareketinin esaslarında vardır.

Alparslan Türkeş’in siyasal alanda sistemleştirdiği Türk milliyetçiliği anlayışına baktığımızda bu medeniyet tasavvurunun izlerini görürüz.

“Türk Milliyetçiliği, Türk milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir.”1, diyen Türkeş, milliyetçiliğin başlangıcına, milleti sevme şuurunu koyar. Sevgi, milletini koruma ve koruduğuna sahip çıkma duygusunu pekiştirecektir. Nitekim Türkeş sevgiyi esas alan ve ayrılıkçı yaklaşımları reddeden, kültür milliyetçiliği temelinde bir anlayışın, görüşlerini oluşturduğunu “Türk milliyetçiliğinin temeli sevgidir.”2 diyerek açıklar.

Buradan hareketle dün bugün çizgisinde, kendi değerleri doğrultusunda, bölgemizi ve Dünya’yı etkileyen meselelere çözüm yolları sunmak ve uygulanılmasına gayret etmek Türk milliyetçiliği anlayışının, vazgeçilemez öncelikler arasında olduğu ortaya çıkmaktadır.

DÜNYANIN KÜRESELLEŞME SÜRECİ VE KÜRESELLEŞMENİN HEDEFLERİ ETKİLERİ

Son yarım asırdır daha sık duyduğumuz “Küreselleşme” kavramı da bölgemizi ve Dünya’yı yönlendiren en etkili tanımlamalar arasında yer almaktadır.

Bu kavram ne ifade etmektedir?

Ekonomik, sosyal, teknolojik, kültürel, politik ve ekolojik denge açılardan küresel bütünleşmenin, entegrasyon ve dayanışmanın artması, küreselleşme için söylenebilecek en geniş tanım olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ancak bu yaklaşım hakkaniyetli bir Dünya dengesinden ziyade kuvvetli olanın Haklı olduğu bir sürece devşirilmiştir.

1456’da ilk kitabın Gutenberg’in matbaasında basılması, 1896’da ilk modern olimpik oyunların yapılması ve 1965’te ilk geniş alanlı bilgisayar şebekesinin ABD’de kurulması dünyanın küreselleşmesini hızlandıran olaylar olarak gösterilmektedir.

Buna göre son yarım asırda yaşananlar iyi etüt edildiğinde; küreselleşme, dünyaya hakim olmak isteyen sanayileşmiş devletlerin, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını, kendi çıkarlarına mâl edebilmek için II. Dün-ya Savaşı’ndan sonra ortaya attıkları bir kavramdır.

Bu giriş doğrultusunda küreselleşmenin ekonomik, kültürel ve siyasal üç temel tarzı ifade ettiğini söyleyebiliriz.

Ekonomik olarak küreselleşme teknolojik gelişmelerle başka bir boyut kazanırken iletişim ve bilişim olarak ifade edebileceğimiz teknolojik küreselleşme insanları tüketim çılgınlığına

itmiştir. Kültürel olarak ise psikolojik transferleri ihtiva eden ve sosyal yapıları kontrol altında tutmayı ilke edinen bir yapılanmadan bahsedebiliriz.

Küreselleşmenin siyasi ayağı, 1991 yılında SSCB’nin çökmesi ile ABD’nin hakim olduğu bir dünya düzeninin alt yapısını da oluşturdu.

Dünyada olan her şeyden etkilendiğini savunan ABD dünyayı denetleme arzusuna kapılarak zarar görmeme isteği ile dünyaya yön vermeye başladı.

Küreselleşmenin ekonomik dayanağını ise sermayenin uluslararası bir niteliğe dönüşmesi oluşturdu.

Uluslararası sermaye demek bir ülkenin başka ülkelerdeki yatırımları ve arkasındaki şirketler olarak karşılık bulan bir anlayıştır.

Küreselleşmenin ana unsuru ABD, az gelişmiş ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeleri kontrol altında tutmayı yeğleyen yaklaşımlarına kültürel emperyalizmi de ekledi.

Kısaca küreselleşme, Dünya’da ki hakim erkin hakimiyetini devam ettirmek için her yolu meşru görmesinden başka bir anlam ihtiva etmemektedir.

Bu yaklaşımdan hareket ile küresel gücü elinde bulunduran yapılar; stratejik operasyonlarını, bilinçli bir şekilde kontrol etmek istediği ülkelerin toplumlarına ve yönetim-lerine hakim olma yöntemlerine giriştiler.

Huntington’un “Medeniyet Çatışması” teziyle ortaya koymaya çalıştığı “West-Rest” yani “Batı ve Diğerleri” bakışı, yeni yaklaşımları da beraberinde getirmiştir.

Nihayet uluslararası sosyal stratejiler, şu başlıklar çerçevesinde temellendirilmeye başlandı:

· Tanım yapma

· Tanımı açıklama ve kendi bakışı ile anlamlandırma

· Çıkarlara uygun bir şekillendirme

· Yeni yapıyı yönetme

Bu sistematik yaklaşıma, uluslararası stratejik derinlik kazandırmak isteyen küresel güçler; “finansal, siyasi ve kültürel politikalar” geliştirmişlerdir.

Bunu yaparken de tarihi akışı ve süreci ihmal etmeyecek nitelikte stratejik yaklaşımlar sergilenmiştir.

Mesela, derinlemesine bir analiz ile yılları alan çalışmalar ve sistematik bütünlük içerindeki kurgular neticesinde en büyük küresel proje, Ortadoğu üzerinde gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilmektedir.

Petrol merkezli ekonomik politikalar ortaya koyan kıtalar arası strateji, aslında içinde tarihsel derinliği de ihtiva etmektedir. Onun için Ortadoğu toplumlarını etkileyen küresel devinim, ekonomik, sosyolojik ve siyasal yapıları da derinden etkilemektedir.

İşte, burada yaşananların anlamlandırılması, tarihi derinlik ve mekan idrakine dayalı bir stratejinin tahlili ile mümkün olacaktır. Çünkü tarihi derinlik ve tarihin serüvenini sürdürdüğü coğrafya/mekan Türk milletine fırsatlar sunmaktadır.

Bütün bu değerlendirmeler ışığında Türkiye hangi konumda yer almaktadır?

Üzülerek ifade etmeliyiz ki Türkiye, mesellere zaman ve mekân derinliğinde bakışlar/stratejiler geliştirememektedir. Çünkü böyle bir bakış geliştirebilmek; kültürel, politik ve ekonomik tezleriniz ve tezlerinizin uygulama sahası bulması ile mümkündür. Halbuki Türkiye’de, siyasilerin ve aydınların yaşadığı zihin karmaşası ve bu karmaşanın getirdiği kaotik görünüm, tarihi ve coğrafi derinlikleri cevaplayacak nitelik arz etmemektedir.

Dünyayı etkileyen küresel hareketlere Türkiye’nin yaklaşımı üç şekilde olmaktadır.

1- Küresel gelişmelerin anaforuna kendini kaptırıp hızlı bir dönüşüm algısı yanlısı olanlar

2- Küreselleşmeye kapılarını kapatıp içe dönük direnenler.

3- Küresel gelişmelere iç politik kaygılarla tutum belirleyenler.

Üstelik küreselleşme fırtınasının Dünya’yı sarıp sarmaladığı söylense de bu Yeni Dünya Düzeninin aktörleri, şu gerçekleri saklamaya çalıştığı bilinmelidir.

1. Amerika’nın öncülüğündeki ekonomik anlayış, neoliberal politikaların iflası ile çöküşe girmiştir.

2. Demokrasi ve insan hakları aldatmacası ile ortaya atılan ABD ve AB eksenli BOP’un Irak- İran –Afganistan- Suriye düzlemindeki politikaları, Irak ve Suriye ayağına rağmen beklemedikleri bir direniş ile karşılaşmıştır.

3. Avrupa’nın ihraç edip Amerika’nın desteklediği çok kültürlülük ve etnik farklılık siyaseti bugün en büyük etkiyi ABD’de göstermiştir.

4. Nihayet ebedi olduğu öne sürülen Küreselleşme ve Amerika merkezli tek kutuplu dünya millileşme ve çok kutuplu bir dünyaya doğru kaymaktadır.

Peki bu tutumlara karşı bir başka yaklaşım mümkün değil midir?

İşte orada küresel olayları iyi okuyup milli tezler geliştirecek yaklaşımlara olan ihtiyaç gündeme gelmektedir.

Kendi kimlik değerleri ile bütünleşen, tarihi ve coğrafi derinliklerinin farkında olan, rasyonel stratejiler kurgulayabilen bir yapılanmaya ihtiyaç vardır.

Bu yapılanma da tarihi ile barışık, gününü iyi okuyan, geleceğe ait bir medeniyet tasavvuru olan Türk Milliyetçiliği hareketidir. Çünkü Türk Milliyetçiliği tarihi dokulardan ve coğrafi bağlılıklardan güç alarak yarınları planlayan bir anlayışı bünyesinde barındırmaktadır.

Ancak bu tarihi ve coğrafi dokuların büyük saldırılara maruz kaldığı göz ardı edilmeden adımlar atmak, çözümler üretmek gerekiyor.

KÜRESELLEŞMENİN TÜRKİYE’DEKİ KÜLTÜREL VE SİYASAL ETKİSİ

Türkiye’nin maruz kaldığı küresel saldırıların temelinde, Türk milletinin tarihi tasavvurunun yanı sıra kadim coğrafyası ve mevcut sınırlarındaki kültürel, ekonomik önceliklerin olduğu da tartışma götürmez gerçeklerdir.

Bütün bunlarla birlikte küresel saldırıların, global projelerin Türkiye’deki yansıması kültürel tahribatla hızlandığı göz ardı edilemez.

Türk toplumundaki kültür erozyonuna ve küresel rüzgarların sebep olduğu sosyolojik travmaya baktığımızda cemiyet hayatını sarsan şu problemlerle karşılaşıyoruz:

Kültürel bütünlükleri görmezden gelip sadece biyolojik gerçeklerden hareket ederek etnik bölünmeyi meşrulaştırıcı akımlara kapı aralamak ve bu bağlamda milliyet ile etnisiteyi birbirine karıştırmak.

Etnik söylemlerle milli bütünlüğü zedelenmesi.

Küreselleşme adı altında ve çok kültürlülük tezi doğrultusunda; parça ile bütünün, mahalli ile millinin çatıştırılması, farklılıkların bölücülük olarak algılattırılması, coğrafyanın kendisinden getirdiği kutsal değerlerinin göz ardı edilmesi.

Sosyal bütünleşmenin sadece mekân birliği olarak algılanıp bu anlayışın da çözüm olarak deklare edilmesi ile ortaya çıkan ruhsuz birlikteliğin yeni problemleri doğurması.

Grup çıkarlarından etnik önceliklere uzanan bir anlayışı özgürlük olarak sunup milli birlikteliğin görmezden gelinmesi.

Bireyi toplumdan soyutlayıp adına bireysel özgürlük diyerek sosyal hayatın yok edilmesi.

Türkçenin öne çıkarılması yerine yabancı dillere daha fazla ağırlık verilmesi.

İşsizliğin ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin vatandaşlık ve mensubiyet şuurunu zayıflatması.

Toplum tarafından Milli duyarlılığın ve manevi değerlerin dikkate alınmaması.

Siyasi merkezli krizlerin sebep olduğu toplumsal bunalımların birlikte hareket etmeyi güçleştirmesi.

Ekonomik krizlerin doğurduğu dış borç, iç borç ve cari açıklar neticesinde borçluluğun getirdiği psikolojik çöküntü ile milli reflekslerin zayıflaması.

Gelir grupları ve yöreler arasında ekonomik dengesizliklerin bulunması, sanayicinin ithalata özendirilip, üretim toplumundan tüketim toplumuna dönüşülmesi.

Bölgecilik ve hemşericilik duygularının öne çıkarılarak milli birliğin etnik tehlike ile baş başa bırakılması.

Mezhep kışkırtmaları ile dini ayrıştırıcılığa kapı aralanması.

Milli ve manevi değerlerin sulandırılması.

Yabancıların iç işlerimize karışmasının, insan hakları, evrensel değerler gibi anlayışlarla meşrulaştırılması.

Kavramlara küresel mantık doğrultusunda, içi boş manalar yüklenerek bunun popüler kültür haline getirilmesi.

Aile yapımızı zedeleyen, kökünden sarsan televizyon ve yazılı basının dimağları zorlayacak ölçüde yayın yapması, ahlaki değerlerin bu yolla tahrip edilmesi.

Ahlaki değerlerde yaşanan tahripler ve ekonomik açmazlar neticesinde intiharların artması, boşanmalar ve evlilik dışı hayatın meşrulaştırılması.

Alkol ve uyuşturucu terörünün toplumda onmaz yaralar açması.

Geleneksel sanat değerlerimiz ve bize ait edebi eserlerimiz yerine yabancı kültürlü sanat ve edebiyat eserlerinin yaygınlaştırılması.

Türkçenin yozlaştırılıp nesiller arasında uçurumlar oluşturulması.

Büyük bir geleneğin mimarı olan Türk mutfağının yabancılaştırılması.

Genel meselelerde imar edici, geliştirici ve yenileştirici bir yaklaşım yerine sil baştan tutumu ile var olanın yok edilmesi.

Türk tarihini bir bütün olarak görmeyip suni bir tarih oluşturmaya çalışılması.

Ümmet ve millet kavramlarını birbiri ile çatıştırıp birinin umumi diğerinin hususi bir anlayış ifade ettiğinin gizlenmesi.

Eğitim ve öğretim politikalarının milli, ahlaki, gelişimci olmasından ziyade sadece meslek edindirmeye yönelik bir yapılanma ile üstelikte bir istikamete oturtulamadan idare edilmesi.

Yeraltı ve yer üstü zenginlikleri işlemek yerine yabancılara ihale ederek ekonomik bağımlılığın artması.

Bölgedeki gelişmelere doğru analizler konulamaması.

Türk dünyası ile ortak atılımlar ve kültürel birliktelikler oluşturamamak ve onlara doğru rehberlik yapamayıp büyük Orta Doğu ve Yeni Dünya Düzeni adı verilen politikaların transferi gibi bir tutum içinde olunması.

KÜRESELLEŞMENİN SEBEP OLDUĞU PROBLEMLERE MİLLİYETÇİ ÇÖZÜMLER

Türk milletini buhranlara sevk eden yukarıdaki yaklaşımlara milli çizgide bir çözüm sunmak gerekmektedir.

Eğer savaşta kovduklarımızı barışta geri davet etmek istemiyorsak önce kendi kültürel değerlerimizi yaşam tarzı haline getirmeliyiz.

Büyük bir tarihi geçmişe, jeopolitik özelliğe ve kültüre sahip olan milletler; tarihin kendilerine yükledikleri misyonu görmezden gelemezler. İşte Türkiye, anlattığımız problemlerini çözerek, bölgedeki ve dünyadaki gücünün farkına varmalı ve kendinden beklenen adalet, hürriyet, güç eksenindeki etkisini ortaya koymalıdır.

Bütün bu söylenenlerin ardından bir Türk Medeniyetinden bahsedebilmek için öncelikle içerde şu yaklaşımlara yer verilmesi gerekmektedir.

1. Toplumun yaşadığı sosyal ve psikolojik bunalımı onarım ve devlette milli yönetim reformu

2. Ekonominin üretim temelli yapılandırılması

3. İşsizlikle mücadele projesi

4. Yolsuzlukla mücadele projesi

5. Toplumsal ahlak ve kalitenin hayata geçirilmesi

6. Türk Milli eğitim sisteminin inşası

7. Türk dünyası ile ortaklık.

İşte bu onarımın ardından, Ülkücü ideolojinin mazi-ati çizgisi olarak aktardığı “Türk Medeniyeti” tezi olarak tanımlayabileceğimiz anlayışın devreye girmesi gerekmektedir.

Çok az kişinin dillendirdiği “Türk Medeniyeti” tezi içinde tarihi dinamikler kadar geleceğe ait medeniyet tasavvurunu da barındırması hasebiyle coğrafyamızdaki kaosun bitirilmesinde büyük rol oynayacaktır.

Bu tezin başlıklarını şöyle sıralayabiliriz.

1. Türk milletinin hüküm sürdüğü havzada askeri, siyasi, ekonomik işbirliğinin tarihi dinamiklerle birlikte inşa edilmesi

2. Türk soylu akraba millet, devlet ve topluluklarla kurulacak siyasal ve sosyal bağların temellendirilmesi

3. Güçlü Türkiye ve Türk birliğinin inşası

4. Uluslararası stratejik işbirliklerinde kadim coğrafya ve soydaş ülkelerle ortak hareket etmek.

Tarihi ve coğrafi geçmiş, Türk milletinden böyle bir anlayışın hayata geçmesini beklemektedir.

SONUÇ

Geçmişte iz sürülen ve hakimiyet serdedilen bütün coğrafya, Türk medeniyetinin çekilmesi ile kaosa sürüklenmiş ve o topraklara belirsizlik hakim olmuştur. Aynı zamanda kadim coğrafyanın müdavimleri de kan, göz yaşı, açlık, sefalet ve esarete mahkum olmuştur.

Türkiye’nin kendi iradesini hüküm sürdüğü topraklarda tamamlayacağı milli bir dönüşüm aynı zamanda bulunduğu coğrafyada Türk medeniyetinin de inşasını başlatacaktır.

Cemil Meriç’in daha geniş bir kavramla, “umran” sözü ile dillendirdiği geniş ülkünün gerekliliği “Umrandan Uygarlığa” adlı kitabındaki, küresel akımın temelini oluşturan Yunan/Helenizm yaklaşımının ihtiyar dev olarak tanımladığı ve zaafları olarak “ahde vefa, civanmertlik, merhamet”3 belirttiği hasletler, aslında Türk medeniyetinin esaslarını ifade etmektedir.

İşte Türk Medeniyeti, en çok da seciyesinde barındırdığı bu hasletlerden doğmuş, tarihe kök salmış ve ebediyete taşınması gereken bir ülküye dönüşmüştür.

Ahde vefa

Civanmertlik

Merhamet

Evet, Türk’ü Türk yapan, Türk’ün neden tarihte büyük bir medeniyet inşa ettiğini ortaya koyan esaslar bu özelliklerde gizlidir.

Türk medeniyetinin temeline baktığımızda bunun bir karekter ve şahsiyet bütünlüğü ile oluşturulduğuna şahitlik ederiz.

Yüksek bir onura sahip olmak, bağımsızlığa olan düşkünlük, adaleti anlayışın merkezine koymak, insana ve bütün canlılara değer vermek gibi hasletler Türk medeniyetinin asli unsurları arasında göze çarpar.

Tabi Türk medeniyeti tezinin, Türk toplumunun bütünü tarafından günümüzde yeterli ilgiyi görmemesinin temelinde insanımızın birbirini iyi tanımadığının olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

Nitekim Ali Tayyar Önder’in, Türk halkının kökenlerini anlattığı Türkiye’nin Etnik Yapısı adlı eseri Türk kimliği, kültür ögeleri ve kökenlerin bilinmesinin gerekliliği adına somut veriler teşkil etmektedir.

Önsözdeki “İnanıyorumki Türk toplumunu oluşturan unsurlar; Türkler, Kürtler, Zazalar, Çerkesler, Lazlar, Araplar, Nusayriler, Gürcüler, Arnavutlar vs kendileri hakkında bilmeleri gereken doğruları, Sünniler Nusayriliği ve Aleviliği bilselerdi…”4 ifadeleri ile medeniyet tezinin geniş kadim havzasına vurgu yapmakta ve geçmişte yaşanan acıların birbirini tanımamayla olan ilişkisini ortaya koymaktadır.

Yine Türk medeniyetinin yarınlara taşınması gerektiğini net bir şekilde milli esaslarla anlamlandırabiliriz.

Anlamlandırmanın temelini ise yine Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabında sunduğu pusulada buluyoruz.

Şuur pusulasında Cemil Meriç şu üç unsuru sıralar.

“Tarih şuuru

Milliyet şuuru

Kişilik şuuru”5

İşte bu şuurlu yaklaşım neticesinde Türk medeniyeti yeniden ve daha kuvvetli bir şekilde inşa edilebilecektir.

Netice olarak diyebiliriz ki Türk Medeniyeti, Türk’ün tarihi misyonunu, atiye ait adalet temelli medeniyet tasavvurunu ve karakterinden taşıdığı ilmi, ahlaki tutumu ifade eden bir anlayışı ihtiva eder.

1 Alparslan Türkeş, Dokuz Işık ve Türkiye, syf, 82, Kervan Yayınları
2 TURHAN Metin, Başbuğ Türkeş, syf, 151, Kripto Basım, yayım, Dağıtım Ltd. Şti. Haziran 2014, Ankara

3 Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, syf.9, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 1996, İstanbul
4 Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı, Fark Yayınları, Genişletilmiş 12. Baskı, Ocak,2007
5 Cemil Meriç, Bu Ülke, syf.93, İletişim Yayınları,1996, İstanbul

 

Devamını Oku