DOLAR 12,71962.51%
EURO 14,35802.16%
STERLIN 16,97362.38%
ALTIN 731,732,64
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7293038,12%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Gelecek hafta demokratikleşme paketi açıklanacak

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Başbakan Erdoğan gelecek hafta üzerinde uzun süreden buyana çalışılan demokratikleşme paketini açıklayacaklarını duyurdu. KCK Başkanı Cemil Bayık’ın 5 Eylül 2013’te PKK’nın çekilmeyi durdurduğu fakat ateşkesi muhafaza ettiği açıklamasından sonra AKP Hükümetinin demokratikleşme paketi çalışmalarını hızlandırdığı ve paketin açıklanmasının öne alındığı ileri sürülüyor. Paketin içeriği ile ilgili Hükümet yetkilileri tarafından sızdırılan bilgiler Türkiye’nin milli birlik ve beraberlik içindeki geleceği ile ilgili olarak ciddi anlamda endişe verici. Paketin radikal dönüşümlerin temelini atacağını Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, paketi  “sessiz devrim”  diye nitelendirerek ortaya koyuyor.  Devrim, mevcudun devrilmesi, tasfiye edilmesidir. AKP Hükümetinin sessiz devrimi ise milli-üniter devlet yapısını tahrip edecek bir sürecin son aşamasını oluşturuyor.

Demokratikleşme paketi, gerçekten demokratik toplumlarda var olan demokratik hakları mı sağlayacak yurttaşlara? Gerçekçi olalım. Gezi olayları sırasında gaz bombası atan tüfekleri 45 derecelik bir açı ile ateşlemeleri gerekirken, insanları hedef alarak atan ve birçok göstericinin gözünün çıkmasına veya ağır yaralanmasına neden olan, bir göstericiyi kafasını tekmeleyerek öldüren polis sistemini ek maaş ile ödüllendiren bir Başbakanın, siyasal hedefi demokrasi olamaz. Birkaç gün önce Hatay’da hâlâ nasıl öldürüldüğü belli olmayan 22 yaşında bir gençten bahsederken,  “izinsiz gösteri yapanlara karşı polis, yasalara göre hareket eder ve gereken önlemi alır”  diyerek, hayatını kaybeden gencin ailesinin acısı ile adeta alay eden bir Başbakan, demokrasiyi sadece kendisinin açık bir şekilde ifade ettiği gibi araç olarak görür.

Eğer polis, gerçekten yasalara göre hareket edip, gereken önlemleri alıyor ise İstanbul’da Taksim’de, Ankara’da Kennedy Caddesi’nde veya Hatay’da bu önlemleri alan polis, neden Cizre’de Polis Vazife ve Selahiyetler Kanunu’ndan kaynaklanan vazifelerini yapmaz. Eğer polis görevini yapıyor ise neden dağdan şehirlerdeki, kasabalardaki ailelerini  “izinli”  olarak ziyarete gelen PKK’lılara dokunulmaz? Neden görevini yapmayı düşünen polis ve askere Güneydoğu Anadolu’da Valiler izin vermezler ve “barışı provoke mi etmek istiyorsun”  şeklinde bir yaklaşım sergilenir?

Özetle, bugün ne polis ne de asker, Başbakan’ın söylediği gibi  “yasalara göre” değil, iktidarın arzularına göre hareket etmektedirler. PKK’yı serbest bırakmak nasıl yasalara uygun değil ise Gezi göstericilerinin üzerine gaz bombası sıkmak, eli sopalı sivil polislere dövdürmek veya göstericileri döverek,  polis-sivil karışımı gruplara dövdürerek öldürülmesine uygun bir politik atmosfer sağlamak da yasalara uygun değildir.

Mesele Türkiye’nin demokratikleşmesi değildir. Bir ülkede demokrasi, seçimlerde seçim barajlarının olmaması ile başlar. %10 barajında ısrar eden bir Başbakan ve Hükümetinin demokrasi konusunda ne kadar samimi olabileceği ortadadır. Eğer bu konularda Başbakan ve Hükümet çok farklı bir tavır içinde olsa idi, o zaman gelecek hafta açıklanacak demokratikleşme paketi konusunda da “Ne yapalım, AKP Hükümeti böyle” diyebilirdik. Oysa, PKK’ya demokrasi, Gezi’ye polis diyen bir iktidarın amacı başkadır.

Bu amaç, İstiklal Savaşı ile kurulan devletin TÜRK karakterinin ortadan kaldırılmasıdır. Ne yazık ki, Müslüman olmanın  “milliyetsiz” olmak olduğuna inandırılan bir siyasal hareketin zihniyet dünyası, Türk milleti ile hep sorunlu olmuştur. Bir bölümü ise İslam dinini kendi etnikçi-ırkçı milliyetçiliklerini gizlemek ve Türk’e düşmanlığı İslam’ın arkasına saklamak yolunu seçmişlerdir. Türk Milletinin önemli bir bölümü, içinden geçtiğimiz sürecin kendisine ne kadar ciddi bir tuzak hazırladığının farkında değildir. Bundan dolayı, Türkiye hızla bir felakete doğru sürüklenmektedir.
 
Yukarıda bahsettiğimiz sürece karşı fikri bir mücadele veren 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü bugün 9. kuruluş yıldönümünü kutlayacak. Enstitümüzde çalışan Türk Milliyetçisi gençler, üniversitelerde yüksek lisans ve doktora çalışmalarını sürdürmektedirler. 21. YYTE, 7 seneden bu yana aylık olarak 21. Yüzyıl Dergisi’ni çıkarmaktadır. Üç aylık 21. Yüzyılda Sosyal Bilimler Dergisi 1. yılını doldurmuştur. Bu yıl Eylül ayından itibaren üç aylık Milli Güvenlik ve Askeri Bilimler Dergisi’ni çıkarmaya başlamıştır. Bütün bu çalışmalar Türk Milliyetçiliğinin ayaklar altına alındığı bir dönemde gerçekten büyük zorluklar/sıkıntılar içinde yapılmaktadır.

Devamını Oku

İdam cezası adildir

0

BEĞENDİM

ABONE OL

8 Eylül 2013 tarihli Hürriyet gazetesindeki haberde şöyle diyordu: “Mersin’de babası ile yaşayan 9 yaşındaki N.Y’yi babası ayrı yaşadığı annesi Serap A.’ya 10 gün birlikte kalması için teslim etmiş. Serap A., Ayhan Aktaş adlı bir adam ile yaşıyormuş. Ayhan Aktaş, 9 yaşındaki N.Y.’yi günlerce ‘uyumadığı ve kendisini dinlemediği’ gerekçesi ile demir çubuk ve makarna süzgeci ile dövmüş. Şu anda N.Y. yoğun bakımda bir hastanede yatıyor. Yaşam savaşı veriyor.” Ayhan Aktaş denilen adam ise tutuklanmış. Eğer gerçekten N.Y.’yi A.A. döverek bu hale getirdi ise ve N.Y., Allah korusun ama yaşam savaşını kaybeder ise Ayhan Aktaş adlı “adam taklidi” sizce hangi cezayı hak ediyor. Bence idam cezasını hak ediyor. Aslında küçük kızı dövdüğü demir çubuk ve makarna süzgeci ile dövüle dövüle öldürülmeli ancak devletler böyle davranmadığı için asılması da yeterli. Hayır. Bugünkü hukuk sisteminde Ayhan Aktaş idam cezası almaz. Alsa alsa ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası alır. Üstelik birkaç sene içinde Öcalan ve PKK’lılar için çıkacak af kapsamında serbestte kalır. Sonra yeni çocukları döverek öldürmek için Mersin sokaklarında yürür.

İdam cezası adildir başlığı altında ele alınacak ikinci konu muhakkak ki Öcalan’ın idamıdır. Öcalan’ın idam edilmemesi büyük bir hata olmuştur. Bugün Öcalan, Time dergisine göre dünyanın en etkili 100 adamından birisidir. İdam edilse idi devlet, gücünü göstermiş olacaktı. Türk milleti büyük bir moral kırılma yaşamayacaktı. AKP’nin önü açılmayacaktı. Geldiğimiz aşamada artık AKP’nin gayriresmi sözcüsü ve eski akil adam Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Yayman, “Bu işin bir yanında Erdoğan diğer yanında Öcalan var” diyerek, Öcalan’ın yeni konumunu açıklıyor. İmralı’da mahkum değil, muhatabı Başbakan olan siyasi lider.

5 Eylül’de Cemil Bayık’ın “Çekilmeyi durdurduk. Ateşkes devam ediyor” açıklaması geldi. 11 Eylül’de AKP yöneticileri toplandılar ve etnik açılım paketini değerlendirdiler ve 13 Eylül’de Erdoğan’ın paketi açıklayacağı ilan edildi. Demek ki Bayık’ın açıklaması Hükümet üzerinde hızlandırıcı bir etki yapmış. Bu arada PKK’nın söz verdiği gibi yurtdışına çekilmediği, PKK’lıların 1000 kişiyi kuzey Irak’a yollamakla beraber, yeni katılımlar ile daha büyük bir bölümünün kış konumlanması için hazırlıklarını tamamladıklarına dair istihbarat raporu Hürriyet gazetesinde 11 Eylül’de yayımlandı.
 
Türk Dünyası ile ilgili önemli eser

 Bugün yazımı Hasan Celal Güzel Bey tarafından yayınlanan Yeni Türkiye dergisinin Türk Dünyası özel sayısına ayırmak istiyorum. Son sayı deyince aslında iki sayı ve iki ciltten bahsediyoruz. Bunun dünyada sanıyorum örneği yok. Dergi demek de aslında haksızlık çünkü ansiklopediden bahsediyoruz. Çünkü iki cilt büyük boy 3000 yazı ile üç bin sayfa. İki ciltte 300’e yakın makale var. Birinci ciltte Türk Dünyası meseleleri ele alınmış, ikinci ciltte ise tek tek Türk cumhuriyetleri, muhtar cumhuriyetler ve topluluklar ile ilgili makaleler yayımlanmış. Her Türk milliyetçisinin kütüphanesinde olması gereken bir eser. Hasan Celal Güzel daha önce de “Türkler” adlı dev bir ansiklopediyi Türk kültür hayatına kazandırmıştı. Onu almayı ihmal edenler şimdi arayıp bulamıyorlar. Aynı şey bu iki cilt için de geçerli olacak. Daha sonra keşke alsaydım demek istemiyorsanız 0312 441.42.40’dan telefon ile sipariş verebilir veya DR’dan temin edebilirsiniz. Hasan Celal Güzel Bey’i ve ekibindeki arkadaşlarını tebrik ediyorum.

Devamını Oku

PKK çekilmiyordu ki çekilmeyi durdursun

0

BEĞENDİM

ABONE OL

KCK Başkanı Cemil Bayık 5 Eylül’de bir açıklama yaparak,  “AKP Hükümeti üzerine düşeni yapmıyor. Savaşmak istiyor. Bundan dolayı geri çekilmeyi durdurdu. Eğer asker bize operasyon düzenler ise çatışırız”  dedi. İkinci Açılım Sürecinin ilk günlerinde PKK’nın Suriye iç savaşının sonunu görmeden asla AKP Hükümeti ile pazarlıkları bitirmeyeceğini değişik vesileler ile kaydetmiştim. Bu konudaki tespitlerimi ve Türkiye’nin PKK’yı aşmak için alması gereken önlemleri devlet yetkilileri ile de paylaştım. AKP Hükümeti İkinci Açılım Sürecini günü kurtarmak, Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın ifadesi ile  “ya tutarsa”  diyerek geçirdi.

Bu süreçte, AKP Hükümeti PKK’ya taviz vermeye devam etti. Yürürlükteki kanunlar PKK’lılara karşı uygulanmadı. PKK’ya Türkiye Cumhuriyetini yendiği hissi verildi. Güneydoğu Anadolu’da “T.C. askerinin ne zaman çekileceği” tartışmaları günlük konuşmaların konusu oldu. PKK, “geleceği temsil etmeye” başladı. Güya PKK’nın terörist unsurları Kuzey Irak’a çekileceklerdi.  PKK çekilmediği gibi yeni katılımlar ile dağlardaki PKK’lı sayısında İkinci Açılımın başlamasından sonra yüzde 100 artış gerçekleşti.

PKK kentlerde belediyeler aracılığı ile Türkiye Cumhuriyetine paralel KCK devleti inşa etmeye başladı.
İçişleri Bakanı Muammer Güler bir basın açıklaması ile PKK’yı paralel devlet inşa etmemesi konusunda uyardı. (Aslında PKK’nın yaptığı Kosova’da Arnavutların yaptığına çok benziyor. Bu ayrı bir inceleme konusu ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü bu konu üzerinde çalışıyor.) Ancak, PKK eylemlerini ve girişimlerini engelledikleri takdirde  “barışı provoke eden” durumuna düşeceğini gören asker ve polis PKK eylemleri karşısında sırtını çevirmeye devam ediyor.

Bütün bunlar olurken, AKP Hükümeti kapsamlı bir etnikleştirme paketi üzerinde çalışmaya devam ediyor.  Bazı adımlar paket açılmadan atılıyor. Anadolu Ajansı Kürtçe yayına başladı. Devlet kurumları olan üniversiteler arasında Kürtçe eğitimin Latin harfleri ile mi Arap harfleri ile mi yapılması gerektiği tartışılıyor. Muş Üniversitesi rektörü Arapça, Van Latin, Mardin Latin harfleri ile Kürtçe eğitim yapalım diyorlar. AKP, TBMM Anayasa Komisyonunda “Türkiye Cumhuriyetinin dili Türkçedir”  şeklindeki ifadeye verdiği desteği çekti ve BDP ile aynı çizgiye oturdu. Eylül sonunda açıklanacağı söylenen etnikleştirme planının halkta yaratacağı tepkinin üzerini örtmek için kamu da türban serbestliği gibi hususlarda pakete konulacak. İskenderpaşa Cemaatinden bir dostum,  “Bu türban ne kadar büyük olursa olsun, bu rezaleti örtmez” diyerek, durum tespiti yaptı.

Bütün bunlara rağmen PKK neden huzursuz? Zaman PKK lehine işliyor. PKK hiçbir şey yapmasa bile süreç PKK’nın lehine gelişiyor. Bu sorunun cevabı Ortadoğu’daki özellikle de Suriye’deki gelişmeler ile ilgili. Suriye’nin Amerikan operasyonundan sonra parçalanmaya doğru yaklaşma ihtimali de büyük bir ihtimal. Bugün üstünlüğü ele geçirmiş olan Suriye ordusu eğer ABD-İran pazarlığından yeni bir sonuç çıkmaz ise Amerikan bombardımanı sonrasında isyancılar karşısında ele geçirdiği üstünlüğü kaybedebilir.[1] Bu da Suriye’nin yıllar süren bir bölünmüşlüğe itilmesi anlamına gelecektir. PKK, böyle bir durumda Kuzey Suriye’de halen Cezire, Kobani ve Kürt Dağı bölgesi olmak üzere üç parçadaki hakimiyetini bütün Kuzey Suriye’ye yaymak için elinden geleni yapacaktır. Şu anda bu bölge ile Türkiye arasındaki sınır ortadan kalkmış durumda. Türkiye-Irak sınırının Irak tarafında devletsiz bir bölge var. Suriye-Türkiye sınırının iki tarafında da devletsiz bir bölge oluşmuş durumda. Sınıra binlerce kişilik kaçakçı grupları ile saldırılırken, PKK’da Türkiye’ye silah sokmaya devam ediyor. PKK böyle bir kaos ortamının kendisini daha güçlü kılacağını, AKP Hükümetinden masada daha fazla talepte bulunabileceğine inanmaktadır. Üstelik önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek 3 seçimde PKK’ya Hükümet karşısında başka bir baskı aracı vermektedir.

AKP Hükümetinin dış politikada kendisini yalnızlaştıran bir siyaset izlediği gerçeği de Kandil’de yakından izlenmektedir. Bu durum PKK tarafından kendi lehine bir gelişme olarak kaydedilmektedir. Bundan dolayı, Cemil Bayık, zaten gerçekleşmeyen geri çekilmeyi durdurduğunu ilan etti. Bundan sonraki aşama bir PKK şok saldırısı ile İkinci Açılım Sürecine resmen son vermesi olacak.


[1] (http://www.21yyte.org/arastirma/suriye-krizi-izleme-merkezi/2013/09/05/7198/suriyede-perde-arkasinda-pazarlik-olabilir-mi)

Devamını Oku

Suriye’de perde arkasında pazarlık olabilir mi?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Suriye Ordusu’nun Birleşmiş Milletler gözlemcileri Şam’da iken Şam’ın stratejik önemi olmayan bir semtindeki direnişçilere yönelik olarak kimyasal silah saldırısı yaptıkları iddası üzerine dönmeye başlayan Suriye’ye askeri müdahale çarkları, dönmeye devam ediyor. ABD’nin Irak’ı işgali öncesinde BM dahil her platformda söylenen yalanları unutmamış olan dünya kamuoyu Suriye’nin kimyasal silah saldırısı yaptığına inanmıyor. Bir İngiliz milletvekilin söylediği gibi,  “Baas rejiminin kimyasal silah kullanacak kadar kötü olduğunu biliyorum, ancak gerçekten o kadar aptallar mı?” Bu soruya İngiliz parlamentosu üyelerinin çoğu  “Hayır” cevabını verdikleri için İngiliz parlamentosu Suriye’ye müdahaleye  “Hayır”  dedi.

Üstelik kimse Amerikalı gazeteci Dale Gavlak’ın kimyasal silahın Suudi kaynaklı olduğu ve silahı kullanmayı bilmeyen isyancılar tarafından yanlışlıkla patlatıldığı şeklindeki çok önemli haberi üzerinde durmak istemiyor.

Savaş haberleri konusunda uzman bir site olan infowar.com ve lifeleak.com başta olmak üzere değişik haber sitelerinde ve Türkiye’de Taraf gazetesinde çıkan bu haber sessizlikle öldürülüyor. Üstelik Dale Gavlak, kimyasal silahı patlatanların adlarını veriyor, silahı patlatan isyancının babası ile yaptığı söyleşi de babanın silahı gördüğünü açıklıyor. Batılılar, Suudi Arabistan’ın kimyasal silah bağlantısının ortaya çıkmaması için olayı bastırıyorlar. Çünkü, bu olayın arkasında Suudi istihbarat servisi başkanı Prens Bandar var. Ve Prens Bandar çok uzun yıllar Washington’da büyükelçilik yapmış, çok güçlü bağlantıları olan bir isim. Zaten sıkıntıda olan petrol monarşisini şimdi bir de bu konuda sıkıntıya sokmak istemiyor Batı Başkentleri.

Öte yandan ABD ordusundan ve askerilerinden gelen “Bizi bu işe karıştırmayın”  şeklindeki kurumsal ve bireysel mesajlara rağmen Amerikan yönetimi biraz da kendisini bağlamış olmanın neticesinde Temsilciler Meclisi’nden askeri müdahale için onay aldı ve gelecek hafta Senato askeri müdahaleyi görüşecek. Her ne kadar asker müdahale zaman sınırlı ve havadan olacak şekilde planlansa da daha şimdiden bütün askerlerin bildiği gibi ilk kurşun ateşlendikten sonra olacakları kimsenin bilmesi mümkün değil.

Suriye, geçtiğimiz yıllarda çok güçlü bir hava savunma sistemi inşa etti. İran da, Suriye’den sonra kendisine bir saldırı yapılacağını düşünerek, Suriye’ye hava saldırısını, İran’a yapılacak bir saldırıda İran’ın kendisini  savunmasının manevra alanı olarak değerlendirecek. Suriye’nin elindeki sistemlerin ne olduğu dahi tam olarak bilinmiyor. Örneğin Rusların ileri teknoloji hava savunma sistemi S 300 füzelerinin Şam’ın elinde bulunup bulunmadığı karanlık bir husus. Putin en son açıklamasında Şam’ın  S 300’lerin birleşenlerini teslim aldığını ancak teslimatın tamamlanmadığını ifade etti. Bu açıklama içinde sürpriz barındıran bir açıklamadır. Eğer, Amerikan saldırısı başladıktan sonra S 300’lerin devreye girdiği ortaya çıkar ise Amerikan hava kuvvetleri çok şaşırır. 

Amerikan saldırısını izlemek amacı ile Doğu Akdeniz’e konuşlanmaya başlayan Rus ve Çin savaş filoları da varlıkları ile dahi bir gerilim yaratacaklardır. Moskova’nın Suriye’ye Amerikan füzelerine karşı bilgi savaşı teknolojisi yardımı yapması, ABD’nin çok güvendiği denizden karaya füzelerinin etkisiz kalmasını beraberinde getirebilir. İlk mermi atıldıktan sonra eğer 10 Amerikan savaş uçağı düşer, bir Amerikan savaş gemisi vurulur, dört Amerikan füzesi havada etkisiz hale getirilir ise dünya kamuoyunda  “yenilen ABD”  imajı gelişirken, Amerikan kamuoyunda da bu imajı ortadan kaldırmak amacı ile  “karada savaş”  görüşü güçlenecektir.

Bütün bu ihtimallerin ABD başkentini de gerdiğini gören Moskova ve Tahran ise daha rahat görünüyorlar. Putin, Washington’a bir ikna heyeti yollamaktan bahsediyor. İran’da batı ile daha olumlu ilişkiler geliştirmek isteyen ve Batı tarafından olumlu karşılan yeni hükümet, Tahran’dan  yansıyan olumlu havanın devam etmesinin, ABD’nin Suriye konusunda alacağı tavra bağlı olduğunu açıklıyor. İşte bu ortamda Amerikalı diplomatlar Tahran’da gizli görüşmelere başlamışlar. Tahran masaya nükleer çalışmalarını yavaşlatma sözünü sunar, İsrail’in yaşam hakkı ile ilgili rijit davranmayacağını ifade eder ve karşılığında Suriye’ye yapılacak saldırının  “makyaj” saldırı olmasını ister ve Esad rejiminin iktidarda kalmasını talep ederse, Washington buna ne cevap verir?

Devamını Oku

Kutuplaştırmanın milli güvenlik üzerindeki öngörülmez etkileri

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’yi 10 yıldır germe ve kutuplaştırma siyasetini çok başarı ile kullanan bir lider yönetiyor. Başbakan Erdoğan bu siyasetin sonucunda oylarını % 50 bandına yaklaştırdı. Tabii ki, kutuplaştırma ve germe siyasetinin seçmene yönelik çok boyutlu ayni ve ekonomik yardımlar ile, çok akıllıca düzenlemiş sosyal haklar politikaları ile desteklendiği unutulmamalıdır. Evde yatalak hastaya bakan kadına ödenen paradan, birçok insanı iş bulsa da çalışmaktan vazgeçirecek kadar kapsamlı bir  “sosyal”  politikası, AKP’nin son on yıldaki başarısının temel anahtarlarıdır. Ancak bu politikalar ile AKP büyümesinin sonuna gelirken, son 10 yılda bu ekonomik yardımların gerçekleştirilmesini mümkün kılan küresel finans piyasaları da artık başka bir eğilim içine girmişlerdir. Nitekim bu yıl AKP Hükümetinin gerçekleştirdiği ekonomik yardımların sayısında azalma olmuştur.

Bu 10 yılda ekonomik yardımlar ile desteklenen gerilim ve kutuplaştırma siyasetinin bir parçası olan otoriter ve müdahaleci politikalar Gezi olayları sırasında bir toplumsal patlama ile tepki görmüştür. Başbakan Erdoğan, Gezi olaylarına kendisinin daha önce başarıya götüren germe ve toplumsal kutuplaştırma ile karşılık vermiştir.  Türkiye artık parti siyasetinde günlük kazanımlar için gerçekleştirilen kutuplaştırma siyasetini taşımakta zorlanmaktadır. Bu siyaset, Türkiye’nin milli birliği ve bütünlüğü için tehdit oluşturmaya başlamıştır.  Milli birlik inancımız üzerinde oluşan fay hatlarını şu şekilde özetleyebiliriz.

Son 10 yıldır Türk Milleti birliğini temsil eden Başbakan Erdoğan’ın ağzından sürekli kendisini “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak” diye parçalara ayrılmış olmasının, Reyhanlı’da “Sunni şehitlerden” bahsedilmesinin bir sonucu olarak bilinçaltında “milli birlik yıpranmışlığına” uğramış bir halktır. Yine Başbakan Erdoğan’ın ve yakın kadrosunun söylemleri PKK’nın gerçekleştirmiş olduğu terör eylemlerinin “terörle mücadele edilerek aşılamayacağı” inancını bir kısım vatandaşımızda uyandırmıştır. Ancak başta bu vatandaşlarımız olmak üzere önemli bir kısım insanımız PKK’nın şartlarını kabul ederek PKK’ya müzakereler ile teslim olmaktan ise “verelim gitsin-inceldiği yerden kopsun” çizgisine gelmişlerdir. Öte yandan müzakereler PKK zemininde Türkiye’nin yenildiği, daha fazla taviz koparılabileceği inancını ortaya çıkarırken, kendilerini devlete bağlı hisseden Kürt kökenli yurttaşlarımız da  “madem devlet PKK ile anlaşıyor, biz neden anlaşmayalım” düşüncesine kaymaya başlamışlardır.

Dış politikada izlenen Sünnici çizginin, Reyhanlı’da “Sünni şehitler” ifadesinin sonucu, Hatay’daki Alevi-Nusayri çizgisi ile inanç zemininde hiçbir alakası olmayan Anadolu Aleviliğinin politik zeminde artık kendisini Alevi-Nusayri çizgisine daha yakın hissetmesi olmuştur. Gezi Parkı olaylarında Erdoğan’ın göstermiş olduğu sert, dışlayıcı, şeytanlaştırıcı ve kutuplaştırıcı tavır ve polis şiddeti milyonlarca insanı daha da yabancılaştırmıştır. Bugün bu kitleler sussa da yarın  bu kadar yabancılaşmış kitleler ülkeyi yönetilmez hale rahatlıkla getirebilirler. Ankara’da Kızılay meydanında İstanbul’da Taksim’de her iki kişiden birisinin polis olması, köşe başlarındaki TOMA’lar ülkenin yönetilebilir olması sonucunu getirmeyecektir.

Türkiye’nin geldiği nokta bu kadar parçalanmış bir toplumun daha fazla kutuplaştırma siyasetine sosyal bünyesinin dayanmasının zor olduğudur. Diğer bir ifade ile, kutuplaştırma öyle düşmanlıklar doğurmaktadır ki, diğer kutuptakiler dışarıdan gelecek bir düşmana karşı hükümetin yanında yer almayabilecek noktaya gelmişlerdir. Türkiye’nin herhangi bir alanda zafer kazanması örneğin 2020 Olimpiyatlarının Türkiye’de yapılması gibi, eğer Erdoğan’a başarı getirecek ise Türkiye’nin yenilmesini tercih eden çok önemli bir kitle ortaya çıkmıştır. Çünkü bu kitle kendisinin Türkiye’nin sınırına kadar itildiğini-diğer kutup haline getirildiğini hissetmektedir. Böyle bir ülke milli güvenliğini sağlayamaz. Böyle düşünen insanlara da  “Vay vatan hainleri” diyerek, konuyu halledemezsiniz. Yapılması gereken, kutuplaştırma siyasetinin terk edilmesidir. 

Demokrasiler çoğunlukların yönettiği rejimler değildir. Demokrasiler azınlıkların çoğunluğun yönetmesinin meşru olduğunu kabul ettikleri rejimlerdir. Eğer azınlıklar, sandıktan bir çoğunluk veya en büyük azınlık çıksa da, onun meşruluğunu kabul etmezler ise %50’yi arkasına alan bir iktidar diğer direnen bir % 50’yi yönetemez. Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin milli güvenliği, milli birliği ve bütünlüğü için artık kutuplaştırma siyasetini terk etmelidir. Kutuplaşmış bir Türkiye’de % 50’ye dayanmaktansa, kutuplaşmamış bir Türkiye’de % 35’e dayanmak daha önemli bir güce dayanmak anlamına gelir.

Devamını Oku