DOLAR 17,9521 0.05%
EURO 18,4295 -0.59%
ALTIN 1.035,610,31
BITCOIN 428294-3,74%
Ankara
29°

AÇIK

Ercan Çalışkan

Ercan Çalışkan

08 Ağustos 2022 Pazartesi

DİĞER YAZARLARIMIZ

Bilin bakalım hangisi

Bilin bakalım hangisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Artık kötü haber yazmak yok, iç karartmak yok, can sıkmak yok. Gir sosyal medyaya bul bir güzel haber; yaz, yorumla, ne yaparsan yap. Okurlarının içi şişti. Biraz rahatlasınlar.” diye kendime bir fırça attım.

Hiç gecikmedim. Girdim YouTube’a. Buldum bir dinozor muhabbeti. Baktım 801 milyon dolarlık harcamayı, “Gösterilen dinozorlar benim değil. Bunlar eski dinozorlar. Benimkilerin gözleri ışıl ışıldı.” diye savunuyor, dahası aldığı şeyin “dinazor” değil “dinozor” olduğunun farkında değil; “dinazor” deyip duruyor. Bu fikirden hoşlanmadım.

Şimdi bunu yazsam,

Kendini bu cümlelerle savunan, “Girin internete, aynen şöyle yazın; ‘Dinazora ilgi gören çocuklar, en zeki çocuklar…’ diye yazın.” diyerek “kötü cümle böyle kurulur” dersi veren adamın bilmem kaç yıl Ankara’da belediye başkanlığı yaptığını yazmam gerek,

Kendisi hakkında hazırlanan onlarca dosyanın İç İşleri Bakanlığı’ndan adli makamlara geçemediğinden söz etmem gerek,

Eski icraatlarından en akılda kalanın Genelkurmay Başkanlığının bulunduğu kavşağa kol saati diktirmek olduğunu vurgulamam gerek…

Haa bir de “gözlerin ışıltısı” kısmı var ki burası da ayrı bir yarayı kanatacak…

Bunları yazsam okurlarımın içi daha da şişmeyecek mi?

İşte bu analizden sonra “dinazor”, (Bak benim de dilim alıştı, hemen değiştireyim.) pardon “dinozor” konusunu kapattım.

Devam ettim gezinmeye…

Bir de baktım ortalık alt üst… YouTube KPSS ile kaynıyor, Twitter ve Facebook da öyle. Bu ne dedim. Belki buradan güzel, içimizi rahatlatacak bir şeyler çıkar mı diye daldım deryalara…

Dalmaz olaydım. Yine bir vukuat. Soruların çalındığı ayyuka çıkmış. Tepkiler dağlar gibi… Uzun süredir, ilk defa üst düzey bir görevli “görevden affını” istememiş; apaçık, net bir biçimde “görevden alınmış.”

Bu çalma, görevden alma konusunda öyle dedikodular dolaşıyor ki ortalıkta, bunları yazsam cadı kazanına ben de düşmüş olacağım.

Buradan hareketle “2002’de ilkokula başlayan bir öğrenciden bu yıl üniversite sınavına giren öğrenciye kadar istisnasız tüm öğrencilerin aynı sistemle liseyi bitiremediği” bir eğitim anlayışı ile ilgili olarak ve bunun yansıması olan KPSS ile ilgili olarak ve sonrasında milyonlarca kişinin hakkının yendiği “mülakat” uygulaması hakkında yazsam ve desem ki “Sadece bu durum bile bu ülke için yapılmış en büyük kötülüklerdendir.”

Al sana bir sürü iç karartan haber…Hani ben gülen, güldüren, güzel bir şey bulacaktım.

Bu konuyu da kapattım.

Derken bir habere rastladım.

Sayın Nebati demiş ki:

“Yabancı bir Bakan bana, ‘Sizin enflasyon çok yüksek.’ dedi ben de ‘Doğru!’ dedim. ‘Biz bununla mücadele edeceğiz, bunu çözeceğiz, kararlıyız ama bakın ben bu enflasyonla sokağa çıkabiliyorum. Siz yüzde 10’luk enflasyonla sokağa çıkamıyorsunuz.’ dedim”

Dürüstlüğü görüyor musunuz? Hani Avrupa bizi kıskanıyordu?

Ve son olarak Sayın Nureddin Nebati,

“Türk Lirası enflasyonun altında gittiği için Türk Lirası reel olarak değer kazanıyor.” dedi.

Anlayan beri gelsin.

Bu mu güzel haber diye kızdım kendime, bunu yazacağına bir türlü sekseni bulmayan TÜİK’in %79,6’lık enflasyonunu yaz, var mı inanan diye oylama yap.

***

İyi de Sayın Nebati de güldüremedi. Ne demişler: “Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz!”

Devam araştırmaya…

Ve buldum… Buldum işte, haber bu! Ben bu habere çok güldüm.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Kasaplar, Besiciler, Et ve Et Ürünleri Esnaf ve Sanatkarları Federasyonu Başkanı Osman Yardımcı, Petshopların Kasaplar Odası’na bağlandığını açıkladı:

“Yeni işletme açacak olanlar artık bize başvuru yapacak.”

Petshop nedir, biliyorsunuz, değil mi: Evcil hayvanlar ve ihtiyaçlarının satıldığı dükkân…

Evcil hayvanla kasap arasındaki bağı ilk bulan zeki bürokratımız kim ki?

İster inanın ister inanmayın. Bunu bile savunanlar var bu ülkede. Hem de koskocaman bir de unvanı var.

Bakın, İstanbul Veteriner Hekimler Odası Başkanı Prof. Dr. Murat Arslan, kararla ilgili neler demiş: “… bundan önce çiçekçiler alt grubuna üyelerdi, şimdi de bir kısmını Kasaplar Odası’na bağlamışlar. Kulağa çok uygun gelmiyor ama yine de hayvan sağlığı ile ilgili önemli ürünler satılıyor burada.”

Kusura bakmayın, sinirleri en az zıplatacak haber olarak bunu bulabildim.

Bir de tam bitirirken şuna rastladım ve çok güldüm. Belki sizi de güldürür:

Dünyada, son bir yılda doğal gaza %570 zam yaparak “enflasyonu tek haneye düşürme” hedefi koyan ülke sayısı sadece bir: Rakamla 1, yazıyla yine “bir”.

Bilin bakalım hangi ülke

Devamını Oku

Bir sabır çek!

Bir sabır çek!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Lafı eğip bükmeden söyleyeyim.

Bana göre Türkiye’nin en önemli BEKA sorunları, iki tane:

1.Sığınmacılar

2.Beyin göçü

Bu ikisi dışında aklınıza ne gelirse gelsin, bu ikisinden daha somut olamaz.

Son haftalarda, özellikle beyin göçüyle ilgili yazdıklarım, öncelikle kendimi çok etkiledi. Çok yakın çevremde, Türkiye’nin en iyi okullarından mezun olup Avrupa ve Amerika’da çalışanların sayısının çokluğu, bu sorunu daha somut olarak görmemi sağladı tabii…

Bir de Belçika’da 2021 yılında nüfus artışında birinci sırayı yurt dışından gelip Belçika vatandaşlığına geçenlerin aldığı, bunların tamamının da beyaz yakalı denilen okumuşlardan meydana geldiği gerçeğiyle de yüzleşince, üstüne de bu haberi Türkiye’den gidenlerle örtüştürünce çok ama çok gerildim. Rahatlamak için yine yeğenimin tavsiyesiyle alfabenin ilk harfi haber kanalını açtım.

İyi ki de açmışım. Tecrübeli yorumcularımız tarafından Sayın Cumhurbaşkanı’mızın konuşmasından iki başlık analiz ediliyor. Öyle müthiş analiz yetenekleri var ki şaşarsınız. Hayran olmamak, mümkün değil.

Bugün yorumladıkları haberlerden biri şu: Cumhurbaşkanımız, “Elbette sıkıntılarımız, sancılarımız, ödediğimiz bedeller mevcuttur. Son dönemde ortaya çıkan hayat pahalılığını biliyoruz. Ülkemizin imkanlarını, finansal illüzyonlarda değil, istihdamda artırmak için kullanma tercihinde bulunduk.” demiş. Bu cümleden hareketle, daha birkaç program öncesi Türkiye’nin uçtuğunu, dünyanın bizi kıskandığını anlatma yarışında olan müthiş(!) yorumcularımız, sıkıntıdan söz ediyorlar ama istihdamın ülkemiz için en önemli iş olduğunu vurgulayıp TÜİK’e göre kaç aydan beri işsiz sayısının azaldığını çeşitli rakamlarla seyredenlerin gözüne sokuyorlardı.İç sesim ortaya çıktı yine… “İyi ki orada Emekli Öğretmen yok. ‘TÜİK’e göre Şubat 2021 ile Şubat 2022 arasında kayıtlı işsiz sayısı 623 bin artarken, İŞKUR’a göreyse aynı dönemde325 bin kişi azaldı.’ cümlesindeki çelişkiyi gösterip bu haberi yorumlamalarını isterdi.(1) Onlar da, artık ezberlediğimiz, çözümü ileri bir tarihe atma yöntemi olan “Hükümetimiz inşallah önümüzdeki şubat-mart aylarıyla birlikte enflasyonu da kontrol altına alarak devam edecek.” cümlesini kurarlardı.”

“Ne ilgisi var?” demeyin bence, “uysa da uymasa da” öyle cümleler kuruluyor ki… Ortalığı daha fazla karıştırmasın diye iç sesimi kovdum.

Ve diğer haberi tartışmaya başladı her işi bilen ekip…

Sayın Cumhurbaşkanı’mızın “Ekonomik olarak battık diyenler var ama herkesin altında arabası da var maşallah!” cümlesi…

Az önce “Sıkıntılarımız var; Ama Avrupa… , Ama dünya… , Ama Rusya-Ukrayna savaşı, Ama özellikle dış güçler…” cümlelerini sıralayanlar Türkiye’nin uçtuğunu anlatmaya başladılar.

Onlar “Dünyaya biz yön veriyoruz.” diyorlar, benim koltuklarım kabarıyor.

Onlar “Dünya liderimiz…” diyorlar, ben “Heyt be!” naraları atıyorum.

Onlar “Herkesin arabası var.” diyorlar, bir de sözlerini belgeliyorlar: Benim de var cümlesini kuruyorlar art arda… Ben durur muyum? “Benim de var!” diyorum.

Gözlerimi kapıyorum: Kalabalık AVM’ler, yollardaki arabalar, arife günü kotayı doldurup aşan köprüler… ve daha nicelerini düşlüyorum.

İşte bu ruh halindeyken…

Bu defa, “İşin zor Emekli Öğretmen!” diyerek telefona sarıldım.

“Artık anla Türkiye’nin uçtuğunu, bak neler neler oluyor?” dedim.

“Neler oluyor?” diye cevap verdi ve makineli tüfek gibi sıraladı:

“Çarşıdaki, pazardaki yangın mı bitti? Ev kiraları mı ucuzladı; ev, araba fiyatları mı düştü? Dolar, altın, Euro değer mi kaybetti? Siyasiler, ihracat rakamlarıyla birlikte ithalat rakamlarını da mı verdi? Cari fazla mı verdik? Devletin ana parayı geçen ve tarihi zirveyi yakalayan faiz ödemeleri mi sıfırlandı?

Hangi somut gelişme oldu?”

Bu adam da konuştu mu hep böyle kalakalıyorum. Şimdi bunların hangi birine “Bak şu oldu!” diyebilirim ki? Ama daha kurşunum bitmedi, sihirli cümlem var:

“Sayın Cumhurbaşkanımız dedi ki ‘Milletimizden biraz daha sabır bekliyoruz. İnşallah 2023’ün Şubat ve Mart aylarından itibaren enflasyonu makul ve daha aşağı indireceğimiz seviyeye çekmiş olacağız.’ Biraz sabretmeyi öğren Emekli Öğretmen!”(Bu cümledeki anlatım bozukluğu, sözü söyleyene aittir. )

“Bu kaçıncı sabır isteği Köşe Yazarı, saymak bile mümkün değil ama bak sana bir link gönderiyorum, “Bİ’ SABIR ÇEK KARDEŞİME!” videosunu izle de hem biraz eğlenir hem de sabır isteklerinden bazılarını kendi kulaklarınla duymuş olursun.(2)

Ha bir de unutmadan, bir link daha gönderiyorum. Sayın Cumhurbaşkanı’mızın seni havalara uçuran, onun da gururla söylediği “Ekonomik olarak battık diyenler var ama herkesin altında arabası da var maşallah!” cümlesinin kişi başına düşen otomobil sayısı bakımından dünyada 64.lüğe denk geldiğini gözlerinle gör.(3)

Sonra da sihirli cümlenle avun dur kardeşim.”

 

 

Devamını Oku

Bilin istedim

Bilin istedim
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu hafta farklı bir konu yazayım dedim kendi kendime. Oturdum ne yazsam diye düşünmeye başladım. Sorunum konu bulamamak değil, onca önemli konunun arasından hangisini seçeceğime karar verememek…

Buldum dedim sonunda, İstanbul Sözleşmesi’ni yazabilirim. Daha doğrusu İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararının iptali isteğini Yargıtay’ın ikiye karşılık üç oyla reddetmesini yazabilirim. Böylece haftalardır ekonomi, bıktık artık diyenlere başka bir pencere de açmış olurum. Şu süreç hangi mantıkla doğru olarak kabul edilebilir, onu bulmaya çalışırım: Ülke olarak öncülük etmişiz. Başka devletlerin İstanbul’da toplanmasında baş rol oynamışız. Bir karar aldırmışız. İlk imzalayanlardan olmuşuz. Meclisimize onaylatmışız. Şimdi de bir imzayla biz çıktık demişiz.

Buradan da bağlantı kurup Rahip Brunson hadisesini veya Suudi Veliaht Prensi’ni gündeme getirerek Türkiye’de taraflı yargı var mı diye sorarım. İlgimi çeken kısmı da yazarım: “Üç oydan birini veren, yani kadınlarla ilgili bu sözleşmeye aleyhte oy kullanan, kendisi de bir kadın olan sayın yargıcın AKP tarafından yönetilen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 1. Hukuk Müşaviri iken Sayın Cumhurbaşkanı’mızın imzasıyla bu üyeliğe atanmış olması… Hoş, aleyhte olan diğer iki üye de oraya Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından atanmış ama en azından onlar kadın değil.”

Bu konuya ısındım, yazmaya karar verdim. Detayları araştırmaya başlamıştım ki…

Sayın Maliye Bakanı’mızla ilgili bir haber düştü ajanslara… Onu yazmaya karar verdim.

Ne kadar şanslı bir ülkeyiz dedim kendi kendime. İyi ki böylesine başarılı insanlarla dolu çok sayıda ailemiz var. Bu yüzden Danıştay konusunu sonraya bırakabilirim. Nedir şansımız, merak ettiniz değil mi? Gözlerimi kapadım, neler yazacağımı hayal etmeye başladım. Altı ay sonrasını değil ha! Sadece yazacaklarımı…

“Efendim, müjde! Hazine ve Maliye Bakanımız Nureddin Nebati’nin yeğeni Seyyid Mahmut Nebati, Türk Hava Yolları (THY) İkram ve Uçak İçi Ürünler Başkanı oldu. Artık ekonomimizdeki müthiş başarı hikâyelerini THY’den de bekleyebilirsiniz. Bu arada inşallah yeğeni de amcası gibi ‘Gözlerimizi kapatıp altı ay sonra uyansak, içim kıpır kıpır!’ diye müthiş vizyon örnekleriyle işe başlamaz ve inşallah pilotlarımız uçak kullanırken gözlerini kapatıp hayal kurmazlar.

Başarılı ailelere bir başka örnek… Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un eşi Fatmanur Altun var mesela. O da THY’de…

Aslında tam örnek şu: “Kavakçı Ailesi ve Devlet”…

Merve Kavakçı, Büyükelçi yapıldı.

Mariam Kavakçı, Cumhurbaşkanı danışmanı. Sayın Cumhurbaşkanının özel tercümanı (Özel bilgi: Cumhurbaşkanımız tarafından “kızımız” diye tanımlanması çok doğru ama muhalefet lideri “hanım kızımız” derse “sürtük”ten bile kötü.)

Gülham Kavakçı Cumhurbaşkanı danışmanı.

Ravza Kan (Kavakçı) AKP milletvekili (Hani şu eski İBB tarafından dolarla burs verilen gariban hanımefendi). Osman Kan, Ravza Hanım’ın eşi. Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir devlet kurumu olan Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürü.

Erva Kan (Kavakçı) Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Proje Direktörlüğü’nde koltuk sahibi.

Bir kız kardeş daha Elif Kavakçı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın eşi Emine Erdoğan’ın moda tasarımcısı.

Şimdi düşünüyorum da “Allah korusun, bu Kavakçı ailesi” olmasaydı ne yapardık biz?

İşte, İstanbul Sözleşmesi’ni bırakıp bu mutluluk rüzgârları estiren “başarılı aile öyküleri”ni yazıp  sağda solda “Nepotizm, akraba kayırma veya adam kayırma, öznel ve adil olmayan şekilde yapılan ayrımcılık.” demektir, bizde de yayılıyor diye yaygara koparan Emekli Öğretmen’e de bir kapak gönderecektim ki o aradı.

“Şu anda bu haftaki yazında benimle uğraşma hesapları yaptığını biliyorum. Onların hepsini bırak, bir öğrencimden gelen e-postayı yayımla.”

Allah Allah, hep böyle oluyor. Bu adam bizim eve gizli kamera mı yerleştirdi, yoksa iç sesimi mi bir şekilde ikna etti bilmiyorum; tam hakkında bir cümle yazacağım, anında arıyor.

Neymiş bakalım o e-posta…

***

Sevgili Öğretmenim,

Geçen hafta Köşe Yazarı’na emrivakiyle yazdırdığınız yazıyı ben yazsam, aynısını yazardım sanırım. Ne de olsa sizin öğrencinizim. Ülkenin geldiği duruma ben de çok çok üzülüyorum. Şu an 35 yaşındayım, ömrümün neredeyse yarısı bu iktidar ile geçti. Hiçbir konuda bir iyileşme, gelişme yok maalesef. Bazen kendime soruyorum, son yirmi yılda müteahhitlik dışında (o da hepsi için değil) iyiye giden, gelişen bir meslek dalı var mı diye? Cevabım net: Yok.

Şahsen ben henüz ilkokuldayken avukat olmak istiyorum diye cevaplardım, ileride ne olmak istiyorsun sorularını ve avukat oldum. Günün sonunda mesleğimin 12. yılından sesleniyorum: Çok pişmanım. Neden mi, çünkü yurt dışına gittiğimde hiçbir işe yaramıyor diplomam; bir pozitif bilim değil zira. Geldiğimiz nokta bu, memnun değilim. Henüz avukatlığın ne olduğunun dahi bilinmediği, adaletin olmadığı bir ülkede savunma makamında bulunmak kendini kandırmak gibi geliyor bana.

Ortanca kız kardeşim Uludağ Üniversitesi işletme mezunu idi, aslında yaşıtlarına göre şanslıydı da  çünkü hem okurken birçok yerde çalıştı hem de kendisini sürekli olarak geliştirdi ve bir firmanın Bursa Bölge Temsilciliğinde işe başladı mezun olunca. En azından sosyal hakları, fazla mesaisi vs. gibi yasal hakları tamdı ve asgari ücretin üzerinde bir ücretle çalışıyordu. Kendi kendine yetmesine rağmen bir gün bana “Abla ben bir ömür boyu böyle kıt kanaat geçinmek için mi ömrümü harcayacağım, tatile gitmek için bir yıl taksitle ödeme mi yapacağım, ben bir şekilde yurt dışına gitmek istiyorum.” deyince “Haklısın!” diyebildim sadece ve Aralık 2021’de gitti. Atlanta Georgia’da iki işte birden çalışıyor, hafta sonu yaptığı ek işin geliri ile Los Angeles’a bir haftalık tatile gidebiliyor, hatta ayırdığı bütçenin yalnızca üçte biri ile tatilini bitirdiğini söylüyor. Sadece altı ayda tüm gereksinimlerini karşıladığı gibi şimdi arabasını alacak ve dönmeyi düşünmüyor. Bu düşüncesinde de son derece haklı. Küçük kız kardeşim de geçen yıl Akdeniz üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümünü kazandı, o da şu an para biriktiriyor yurt dışına gidebilmek için. İnanabiliyor musunuz henüz okul bitmeden, birinci sınıftayken.

Sözün özü Hoca’m, gözü yurt dışında olanlar sadece doktorlar ve mühendisler değil. Gençlerin neredeyse tamamı fırsat bulduğu anda yurt dışına gitme hesapları yapıyor.

Bilin istedim.

Devamını Oku

Hadi bakalım, kolaysa…

Hadi bakalım, kolaysa…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Emekli Öğretmen telefonla aradı: “Bayramın kutlu olsun Köşe Yazarı” dedi. “Sana bir e-posta attım. Seni de yazmaktan kurtardım. Bu kıyağımı unutma!”

Al işte! Emekli Öğretmen’e yakışır bir emrivaki… Tam, “Yayınlamayacağım, ben yazımı kendim yazarım.” diyeceğim. Çoktan hiçbir işime karışmayan iç sesim fısıldadı: “Bu kadar yıllık hukukunuz var. Önemli olmasa bu emrivakiyi yapmazdı. Hem itiraf et, daha yazacağın konuyu bile belirlememiştin.” dedi. Sessizce onayladım. Hemen e-postalarıma baktım.

***

Her bayram…

Eski öğrencilerim arayınca, yeni yeni haberler verince çok mutlu oluyorum. Bir ara aldığım haberler ağırlıklı olarak nişan, düğün gibi mutluluk haberleriydi. Öğretmen, öğrencilerini evladı gibi görünce daha sonra gelen “bebek” haberlerini “torun” haberleri olarak görüyor tabii. İşte bu haberler geldi art arda onlarca, yüzlerce…

Başka haberler de aldık ne yazık ki… Bu bayram sonrası yazmak istemeyeceğim, her biri bizden bir parçayı götüren haberler…

Böyle geçti yıllar. Çok şükür bu bayram aldığımız haberler çok güzeldi. Hele bir tanesi vardı. Günümü güzelleştirdi. Bir öğrencimin oğlu, Liselere Giriş Sınavı’nda (LGS) Türkiye birincisi olmuş. Yağmur Tunalı üstadımın “Bayramlar bayram olsun.” dileği gerçekleşmişti işte.

Bahsettiğim öğrencim, övünmek gibi olmasın hem çok başarılı hem de “insan”dır. Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birinden bilgisayar mühendisi olarak mezun olan bu öğrencim, sadece bilgi ve yeteneğiyle girdiği ve uzun yıllar emek verdiği devlet kurumundan “liyakat” artık sadece sözde kaldığı için ayrıldı. Kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi özel sektör havada kaptı. Çok güzel işler yapıyor.

Öğrencim, bir müjde daha verdi. Artık yurt dışından da iş almaya başlamışlar ve kadrolarını genişletme zorunluluğu ortaya çıkmış. Birçok platformda duyuru yapılmış. Sonrasında konuşmamız şöyle devam etti:

“Hoca’m, nitelikli mühendis bulamıyoruz.”

“Nasıl yani, biz bas bas bağırıyoruz, işsizlik denizinde boğuluyoruz diye! Yoksa işsiz kimseyi bırakmadık diyenler doğru mu söylüyor?”

“Anlatayım Hoca’m! Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ gibi devlet okullarından mezun olanlarla; Koç, Sabancı, Bilkent gibi özel okullardan mezun olan burslu öğrencilerin tamamına yakını, diğerlerinden de yapılan sınavları başaranlar yurt dışına gidiyor. Adamlar işi çözdü. Yetiştirilmesi yüz binlerce Euro’ya mal olacak bir mühendisi, sadece dil ve mühendislik seviyelerini ölçerek bedavaya ülkelerinin ekonomisine kazandırıyor. Mesela İngiltere gibi sıkı vize kuralları uygulayan bir ülke bile, tüm prosedürleri iki üç ayda sonlandırıyor. Hollanda’da çok özel yazılımlar yapan firmalar var. O firmalarda birkaç arkadaşım var. Biriyle konuştuk geçen gün. Dedi ki ‘Bir ekip var. 15 kişinin 14’ü Türk.”

Geride kalanlar mı? Çok sayıda bilgisayar ve yazılım mühendisliği bölümü var ve bu bölümler her yıl binlerce mezun veriyor. Kalifiye gençlerin neredeyse tamamı ülkede kalmayı hiç düşünmüyor. Biz, bir şekilde burada kalmış olanları cımbızla ayıklamaya çalışıyoruz. Bulabildiklerimizi ise tabiri caizse “pamuklara sarıyoruz” ki kaptırmayalım. Şimdiye kadar onlarca iş görüşmesi yaptım. Bazılarının halini görünce ülkem adına oturup ağlayasım geliyor. Yabancı dil yok, alan bilgisi yok.”

Bunları duyunca donup kaldım Köşe Yazarı, verecek bir cevap, söyleyecek bir söz bulamadım. Hadi bakalım, kolaysa sen ver.

İstersen birileri gibi çıkıp “Sel oldu gelmedi, bunun yapacağı iş bu.” çığlıkları at. “Bir gelseydi, giyerdi çizmeleri; her yeri pir ü pak ederdi. Bak, bakanlar nasıl geldi.” diye Türkiye’yi kurtaracak muhteşem yorumlar da yapabilirsin. Bu arada birisi çıkar da “Sayın Cumhurbaşkanı’mız da 15 Temmuz’da Marmaris’te tatildeydi. Haberi hâlâ görevdeki MİT Başkanı’ndan değil de eniştesinden öğrenmişti.” diyen olursa onu da dinleme.

İstersen de geçenlerde doktorları yazmıştın, bu defa da mühendisleri yaz.

Ve onların yerine “KARİYER SAHİBİ OLANLARI AVRUPALILAR TARAFINDAN KAPILMIŞ, SESSİZ BİR BİÇİMDE YURDUMUZU İŞGAL EDEN SURİYELİLERİ, AFGANLARI DÜŞÜN! Sonra da bugün Hatay’da yaşananların yarın Türkiye’nin pek çok yerinde adım adım yaşanacağını unutma.

Ve şu haberi sindirebiliyorsan sindir:

“2022’de Belçika’da nüfus artış oranında ilk sırayı okumuş göçmenler aldı.”

Türkiye’de de Suriyeliler…

Türkiye bu sığınmacılarla niteliksiz sığınmacı sayısında dünya rekoru kırdı.

Bir gidenlerin kalitesine bak, bir de gelenlerin…

Asıl BEKA sorununun bu olduğunu unutma, unutturma.

Devamını Oku

Siz hiç lüplüp topladınız mı?

Siz hiç lüplüp topladınız mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bayramlarda…

En çok duyulan soru, kuşkusuz “Nerede o eski bayramlar?” cümlesiyle karşımıza çıkar.

Bakarsınız, bir radyo programında ya da bir televizyon ekranında kulağınıza çalınıverir. Belki de telefonunuzda, tabletinizde sanal dünyalara daldığınız zaman, birçok sosyal medya paylaşımında veya bir fotoğraf paylaşımının altına iliştirilmiş bir cümlecik notta gözünüze takılıverir bir anda. Dahası köşe yazarlarının da sık kullandığı başlıklardan biridir bu. Benim en çok ne ilgimi çeker biliyor musunuz dostlar?

Bu soruyu yirmili yaşlarda olanlar da, otuzlu yaşlarda olanlar da, kırklı, ellili ve daha fazla yaşlarda olanlar da sorar. Burada olan şudur: Bu soruyu sorma hakkını kendinde gören biri, kendisinden küçükler aynı soruyu sormaya kalkarsa “Siz ne bileceksiniz eski bayramları?” anlamını bas bas bağıran bir bakışla onları süzer ve “Eski bayramlar asıl bizim zamanımızdaydı.” diye düşünür. Oysa herkesin bunu söylemeye hem öncekiler hem sonrakiler kadar hakkı vardır. Herkes kendi çocukluğunda yaşananları özlemekte, günümüz neslinde de onları aramaktadır.

Bana göre “NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?” sorusunu sormak herkesin hakkıdır; çünkü çocukken herkes kendi özel bayramını yaşamıştır. Sorusunu derken, bir de bilgi katayım bugünkü yazımıza. Ne de olsa serde öğretmenlik var.  Bu bir “sözde soru” cümlesidir. Cevabı beklenmez, zaten bellidir.

Konuyu dağıtmadan…

Ben de hem yukarıdaki cümleleri kurarım hem de “NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?” diye sormak en çok bizim kuşağın hakkı diye kendi kuşağımıza torpil geçerim.

Ve tabii Simav’a, Simavlılara… Ne de olsa serde Simavlılık var.

Şimdi sorsam…

Nişanlılık döneminde kız evine süslenmiş kurbanlık gönderme var mıydı sizin zamanınızdaki bayramlarda… Bizde vardı. El öpmeye gittiğinizde bayram hediyesi mendilin içine sıkıştırılmış harçlık aldınız mı hiç? Biz aldık. Ya kalabalık bir ailede yaş sırasına geçip  sizden büyük herkesin elini öptünüz mü? Biz öptük.

Neyse gelelim, çocukluğumuzun favorilerine…

Sizde “lüplüp toplamak” var mıydı? Bizde vardı.

Elimizde bir torba veya küçük sepet, “Geee lüp lüp lüp!” diye bağırarak kapı kapı dolaşırdık. Kapı açılıp bisküvi, şeker, kurabiye ne dağıtılırsa, ellerimiz dağıtana uzanır; çığlık çığlığa onları almaya çalışırdık. Tabii kendimizden küçüklerimiz varsa “Kardeşime de, kardeşime de…” demeyi ihmal etmezdik.

Pekiii…

Sizde “Karpit patlatmak” var mıydı? Bizde vardı.

Özellikle Ramazan Bayramı arifesinde en büyük eğlencemizdi bu. Tenekeden bir kutu bulurduk. Şimdi elini attığın yerde bulabilirsin ama o zaman zordu bulmak. Kiloluk bir margarin yağı tenekesi işimizi görürdü mesela. Önce teneke kutunun altında, tam ortaya çiviyle bir delik açardık, sonra içine para toplayıp  aldığımız karpit parçasından biraz koyar, tükürüklerimizle onu ıslatır ve tenekenin kapağını sıkıca kapatırdık. Arkadaki deliğe kibriti yaklaştırdığımızda bir patlamayla kapak fırlar giderdi. Tabii bu oyun, mahalledeki büyük çocukların kontrolü altında oynanırdı.

Sanırım sizde olsa olsa mantar tabancası varmıştır. Bizde de vardı tabii… Onu saymıyorum bile…

Bir de şunu sorsam…

Sizde çocuklara özel “alıcıların da satıcılarında çocuk olduğu” bir bayram yeri var mıydı? Bizde vardı.

Yaaa, kaldınız tabii öyle! Bizde vardı. Laf aramızda satıcılardan bazıları büyüklerdendi tabii… Macunlar satılırdı rengârenk. Önceden elle hazırlanmış küçük çubuklara sarılarak satılırdı. Yerli gazozlar vardı satılan. Satıcıysanız 16 şişelik kasanın 12’sini satınca ana parayı çıkartırdınız. Son dördü kâr kalırdı. Bayram yerinde satamayan bazı gözü açıklar, akrabalarının evlerini dolaşıp satarlardı. Bir de muhallebiler vardı. Su muhallebisi… Çay tabaklarına servis edilir,

çay kaşıklarıyla yenirdi. Kullanılan tabaklar ve kaşıklar satıcının yanındaki su dolu bakracın içine daldırılır, orada yıkanırdı.

Bunların hangi biri olabilirdi ki sizde?

Böyle diyorum ama bakmayın siz bana! Kim bilir sizde neler neler varmıştır? İnsan başkalarını bilmeyince “NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?” diye sormak sadece kendi hakları sanıyor.

Zaman geçtikçe “kuşak farkı” dediğimiz toplumsal olgunun gerçekleşmesini sağlayan her şey, bir kuşak önceki bayramdan alıp götürüyor bazı şeyleri.

Değişmeyen tek şey, bayramların hep umut getirmesi…

Hiç kimsenin bir başkasını kırmadığı, toplumu ikiye ayıran söylemlerin kullanılmadığı, bütün gözlerin güzelliklere odaklandığı bir bayram diliyorum.

Mutlu olun, mutlu kalın.

 

 

 

Devamını Oku