DOLAR 12,49380.73%
EURO 14,09970.38%
STERLIN 16,67350.61%
ALTIN 716,890,56
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7155235,93%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Otuz yılın karnesi

Otuz yılın karnesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlığının 30. yıldönümünde Türk Keneşi İstanbul’da toplandı ve Türk Devletleri Teşkilatı adını aldı. Bunu sonra değerlendireceğiz. Önce nasıl bir otuz yıl geçirdiğimize bakmak lazım. TürkeşTürk Kurultayları‘nı başlattı. Demirel ve Özal‘ın Türk Cumhuriyetleri‘ne gösterdikleri ilgi yüksekti. Onlardan sonra, 2000’e girerken durağan bir döneme girildi. Yeni iktidarımızla ilgi sıfır noktasına kadar indi. Son yıllarda görülen canlılıkta iki husus rol oynadı: Birincisi bizimkilerin bütün dış politika tercihlerinin yanlış çıkması ve yalnızlığa düşmemizdir. İkincisi ve kurtarıcı rol oynayan Nazarbayev‘in akıllı zorlamasıdır. Onun fikir önderliğiyle bugüne gelindi.

Otuz yılda neleri yapıp neleri yapamadığımızı çok yönlü çalışarak ortaya çıkarmak ilk iştir.

 

Kapılar aralanınca

1990 yılından itibaren Sovyet coğrafyasındaki Türk bölgelerine gidenlerdenim. Türk’ün büyük evlâdı Turan Yazgan‘ın Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı‘nın düzenlediği gezilerle başladık. İlk seferimizde Azerbaycan, Özbekistan ve Tataristan’a gittik. Dönüşümüz Azerbaycan üzerindendi. 20 Ocak kırımını takip eden aylardaydı. Elçibey aranıyordu. Bir gece yarısı, rahmetli Halil Açıkgöz, “Sizi Elçibey’le görüştüreceğim” dedi. O gizli görüşmeyi videoya kaydettik ve deşifre edilerek yayınlandı.

Bir yıl sonraki gidişimiz yine Sovyet zamanındaydı. Sovyet Elçiliği’nin müsteşarlarından biri de bizimleydi. O şekilde izin vermişlerdi. Bağımsızlığın habercisi pek çok olaya şahit olduğumuz son gezi odur. Azerbaycan’da coşkunlukla karşılanmamıza şaşılmazdı. Kazakistan’da, Almatı Havaalanı’nın içinde Alaş Orda pankartıyla karşılanmamız büyük sürprizdi. Heyetimizde bulunan Radio Liberty‘de çalışan rahmetli Hasan Oraltay için de ayrı bir pankart açılmıştı.

Yakın görüşlerimiz ve bilgilenmemiz böyle başladı. İlk yıllar duygu yoğun geçti, normaldi. Kapılar açılınca, hayal ettiğimiz o âleme duygularımızla daldık. Bazılarıyla yüzyıllar süren ayrılığın son yetmiş yılı Sovyet idaresindeydi. Onlar da biz de değişmiştik. Bu değişmeleri iyi anlayamadık. Karşılaşmaların bir kısmı bundan dolayı olumlu sonuç vermedi. Zayıf kafalar, kırılgan inanışlarıyla bizi yordular. Türkçü Turancı görünen dostlarımızdan dökülenler oldu. Bu kırılmaların bize ayak bağı olduğunu da çok yaşadık. Bunlar olur.

On yıl içinde Moskova toparlanamazsa, bağımsızlığın devam edeceğini düşünenlerimiz çoğunluktaydı. Bu görüş Türk Cumhuriyetleri’nde yaygındı. Bütün gayretimiz o güce erişmemizi sağlayacak gelişmeleri sağlamak içindi.

1999’dan itibaren üç yıl TRT Avrasya Televizyonu‘nun(Şimdiki Avaz) başındaydım. Nevruz ve bağımsızlık bayramlarını Avrasya yanında diğer kanallarımızdan da yayınlamaya idarecilerimizi ikna ettim. Bu konuda -makam adını doğru hatırlamayabilirim- İkili İlişkiler Genel Müdürü, şimdi söyledikleri çok tartışılan Ünal Çeviköz‘ün de yardımı oldu. Kanal Sorumluluğu’na getirilince, Dışişleri Bakanlığı‘nı aradım, Ünal Bey‘i bağladılar. “Nevruz Bayramını Özbekistan’dan canlı yayınlasak nasıl olur?” dedim. “Çok iyi olur. İlişkilerimiz sıfır noktasında. Yol açılır. Siz bize hemen yazın..” dedi. “Henüz bu fikrimden bizimkilerin haberi yok, sizinle görüşmeye göre konuşacağım.” dedim. Ertesi gün, Ünal Çeviköz imzalı Dışişleri yazısı Genel Müdürümüzden havale edilmiş olarak önümdeydi. Durumumu anlamış olacak ki telefon görüşmemizden bahsederek hiç beklemeden kendisi yazmıştı.

Canlı yayınlara öyle başladık. Nevruz yayını yanında Kıbrıs ve Tacikistan’ı da dâhil ederek, 8 ülkenin iştirakiyle toplu ve Türkiye ile ikili konserler düzenledik. Özbekistan Müstakillik(Bağımsızlık) Bayramı‘nı yıllarca ve iki yılda bir yapılan Şark Terâneleri Müzik Yarışması‘nı Semerkand Registan Meydanı‘ndan üç dönem canlı yayınladık. Türkmenistan’ın Garaşsızlık Bayramı‘nı da aynı yıl vermeye başladık. Diğer ülkelerin bayram kutlamaları canlı yayına uygun olmadı ama haberlerini genişçe verdik, programlarımızda değerlendirdik.

 

Onuncu yıl psikolojik sınırdı

2001 yılının 31 Ağustosunda Özbekistan Müstakillik Bayramı‘nı TRT kanallarından naklen yayınlamak için gidişimde farklı bir hava yaşanıyordu. 10. yıl besbelli bir eşikti. Bir gün önce devlet yetkilileriyle son prova sırasında da bunu konuştuk. 19.30’da muhteşem tören başladı. İki saatlik yayını o heyecanla anlattım. Sonra Taşkent’in içinden akan Enhar boyunda bir lokantaya gittik. Masaya oturmadan, Özbekistan Radyo Televizyonu’nun Genel Müdür Yardımcısı Ferhat Ruziev omuzlarımdan kavradı ve sıkıca sarılarak “Yağmur Eke! İşte şimdi işi bitirdik…” dedi.

Onuncu yılda Türkiye’de de de paneller, konferanslar, konserler düzenlendi. Türk Ocakları Genel Merkezi‘nin sempozyumunda ben de konuştum. Sonunda şöyle dedim: “Biz olanı iletiriz. En çok ilettiğimiz temennilerdir.”

Evet, otuz yıl içinde hayalleri, temennileri hayata geçirmekte eksik kaldığımız doğru. Yapılanlar da kolay olmadı. On iki yıl önce Türk Konseyi‘nin (Türk Keneşi) kurulması önemli bir merhaleydi. Kurucu Genel Sekreterliği’ne Halil Akıncı‘nın getirilmesi büyük talihimizdi. Onun tayini doğrumuzdu; şimdi Binali Yıldırım‘ın “Aksakal” seçilmesi on katlı yanlışımızdır. Türkiye’nin bir büyük derdinin kayırmacılık ve bizim adam seçimi olduğu bir kere daha böyle yaşandı.

İsimler değişir. Yeter ki niyeti bozuklar meydandan çekilsin. Akıllı hareket edersek yeniden şekillenen dünyada, birliğin kuvvet ve kudretiyle Türk gücü hissedilecek.

Devamını Oku

Maddesi çok manası yok

Maddesi çok manası yok
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tayyip Bey, birkaç defa Kültürde başarısız olduk.” dedi. Ne dediği ne demek istediği tartışılmadı. Bir önceki yazımda anlatmaya çalıştığım şekilde, “Kültürde yerlerde sürünürken nerede ve hangi meselede başarılı olduğunuzu söyleyebilirsiniz?” diyen çıkmadı.

Bizde çok zaman en ciddi meseleler böyle söylenip geçiveriliyor. Toplum, özellikle sağ kesim buna alış(tırıl)mış olmalı ki yaprak kımıldamıyor. Hâlbuki söylenip geçilecek cinsten bir mesele değildir. Bu konuya sıradan bir arıza gibi de yaklaşılamaz. İnsanları sarsmak lazımdır. Anlaşılmasını sağlamak için abartılı gelecek bir dil kullanmak bile doğrudur. Ancak o şekilde hipnozdan uyanabilir ve sizi duyabilirler. Mizacıma uymasa da bazen bundan dolayı keskin bir dil kullanıyorum. Üzüntümü, utancımı, kırgınlığımı ve kızgınlığımı ses yükselterek söylüyorum.

 

BAKANLIK ÖDÜLLERİ

Cumhurbaşkanımız, durup dururken kültürden bahsetmez. Kültürü mesele edindiğini gösteren -veya zannettiren- emmâreler özel zamanlarda çıkar. Konuşma vesileleri özel günler ve ödül törenleridir. Bazılarını hatırlatacağım ve yorumlayacağım. Mesela, 10 Ocak 2019’da Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülleri‘nin takdim töreninde şöyle demiş: “Hükümetlerimiz döneminde kültür sanat alanına özel önem verdik. Kültür ve sanat insanlarımızla sürekli istişare içinde olmaya ihtimam gösterdik. Buna rağmen, geçtiğimiz 16 yıla baktığımda kültür-sanat alanında yeteri kadar mesafe kat edemediğimizden dolayı hep hayıflanırım.

Cumhurbaşkanı’nın sözü boşlukta bırakılamaz. “Ne hatalar ettik, nerede yanlış yapıyoruz ki bu sözleri edecek durumdayız?” dediğini düşüneceğiz. Aslında bu sorunun cevabı ve sebebi bizim gibi kültür konularının içindekiler için açık. Kültür ve sanat seviye ister. Muhtemelen o seviyedeki isimlerle istişare etmediler, kaliteyi desteklemediler. Bu durumda biz ortada kültür görmekte zorlandığımızı söyleyeceğiz. İş orada da kalmayacak, hangi yatırımlar için nerelere, kimlere, ne gibi ödeme ve harcamalar yapıldığı konuşulacak. Dolayısıyla Kültür ve sanata verildiği söylenen özel önem, ciddiyetle tartışılacak. Kültür hayatımız için elzemdir.

 

KÜLTÜRSÜZ BAKANLIK

Sayın Cumhurbaşkanı’na bazı temel meseleleri hatırlatmak lazım: Öncelikle bakanlığımız kültürü bilenlerin görevde bulunduğu bir merkez olmalıdır. Öyle olmadığı belli. Bakanlığımızın kültüre ilgisi dostlar alışverişte görsün kabilindendir. Yapı, yerleşme, düzen bozuk. Gideceği yol belli değil. Yani, “vizyonu yok“. Millî Eğitim’deki durumumuz da aynı. Öyleyse biz neyi konuşuyoruz diyecek haldeyiz. Kültür Bakanlığı’nın başında bir turizm işletmecisi var. Ne zaman kültürle ilgili bir soru sorulsa veya açıklama gereği ortaya çıksa çam devirdiğini görüyoruz. “İstanbul’un Fethinden bahsederken “işgal ettiğimizi” söylemesini ve dilinin sürçtüğünü de doğru dürüst izah edemediğini unutmuyoruz.

Yakınlarda devlet korolarından Türk adını kaldırma teşebbüsüne girilen o bakanlıkta, güçlü tepkiler gelince geri dönüldü. Neyse ki Türk adı bırakıldı. Bazı koro isimlerinin değişikliğinden de vazgeçildiği açıklandı. Bakanlığın sitesinde koro ve topluluk adları eski şekliyle yer alıyor. Ancak, o fikirden vazgeçilmediği anlaşılıyor. Yakınlarda Elâzığ korosunun konser davetiyesini gördüm. Elâzığ Klasik Türk Müziği Korosu ve Kürsübaşı Topluluğu adı vardı. Daha önce burada yazdım: Böyle bir koro da, topluluk da olmaz. Bu yamalı birleşmeden ne çıkacağını tahmin etmek güç değil. Zaten düşük olan seviyeyi iyice bozacak ve kaybettirecektir.

Açık söyleyeyim: Bu gibi boş, kof ve de neticesiz işlerle uğraşmayı seçmişseniz kültürle yakınlaşamazsınız. Bir şey daha var Sayın Cumhurbaşkanı, sanki bu işleri başkaları yapıyormuş gibi hep şikâyet etmenizden ben de yoruldum.

 

PROBLEM KÜLTÜRE BAKIŞTA

Kabahati başka yerde aramaya gerek yok. Kendinizde arayacaksınız. Her olumsuzlukta muhalefet diliyle konuşarak suçu dışarıya yollama kolaycılığı burada iyice sırıtıyor. Sebep arıyorsanız seviye düşmanlığıdır, hadi daha hafifinden söyleyeyim, seviyesizliği teşviktir. Yani sebep “bizim adam“lardır. Sayın Cumhurbaşkanı, “Bizim adam“lar sanatı bilmiyor, anlamıyor ve sevmiyor. Onları yetiştirmek için bile yüksek kültür ve sanatı özümsemiş olanlara itibar etmek zorundasınız.

Seçtiğiniz Kültür Politikaları Kurulu’nda dokuz isim var. Niçin seçildiler, ne için seçildiler, nasıl çalışırlar bilmiyoruz. Bu şikâyetlerinize ne diyorlar, onu da bilmiyoruz. Kamuoyuna sizin şikâyetinizden başka yansıyan bir bilgi yok. Kültür alanında neler yapılması gerektiğine dair bir plan ve program oluştuğunu da duymadık. Sayın Cumhurbaşkanı, bakacağınız buralardır.

Sanatta bizim adam olmaz, sanatçı olur! Bizim adam sanatçıysa mesele yok. Alın başınıza koyun! Bakınız, konuşmanızda yer alan şu söz ne kadar doğru: ” (Kültür ve sanatı)En az terörle mücadele, dış politika gibi önemli bir beka meselesi olarak görüyorum.”

Böyle düşünüyorsanız, böyle düşünenlerle çalışmalısınız. Belki, “Çalışmalıydınız demem lazımdı.

Devamını Oku

O Benim Anamdı

O Benim Anamdı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Analık, binbir rengi, binbir tonuyla yalnız kendi rengindedir. Sevgisi de öyledir. Ana evladına, evlat anasına bu sayıya gelmez zenginliğin iddialı sevgisiyle bağlanır. Bu sevgi yarışa gelmez. Bu sevgide en masum iddia yüklüdür. “Benim annem…”, “en”lerin “en”idir. “Enlerin en’i” de yetmez. Bütün güzel sıfatların sönük kaldığı o coşkun duyguda konacak dal bulamayan bir kuş gibi çırpınır.

Anacığımı 27 Ekim Çarşamba günü uğurlarken, böyle bir sevgili varlığı koynuna alan toprağa kuş gibi çırpınan duyuşumla seslenmek istedim: Bu benim anamdır! Sarıp sarmalayışında eksiğin olmaz, inanırım. Gelenin kim olduğunu bilirsin, sendendir. Bir devr-i daimdir ki hep senin etrafında ve seninle döner. Gelen gider. Aldığını verir, verdiğini alırsın. Öyleyse senden ne beklesem?

Pek gençken okuduğum bir Mevlânâ rübâîsine çarpılmıştım. Hiç aklımdan çıkmayan o çözülmez bilmece. Diyordu ki: “Toprağa ne ekersen o biter. Öyleyse insan ekilince biteceğine neden inanmıyorsun?” Gel de anla! Her an ölüm..her an hayat… Ve belki ölüm dediğimiz de hayatların hayatı…

Yaradılışın anlayamadığım cilveleri her bir taraftan zihnime, gönlüme hücum ediyor. Düzeni kuran böyle kurmuş, âmennâ! Câhit Sıtkı’nın dediği gibi “Her mihnet kabûlüm”, çektiğim her mihnete eyvallah! Beynimde zonklayan sorular ve cevapların uçup gittiği âna, Anam gibi ben de teslimim. Lâkin ey toprak ana, şu Ekim ayının yazı baharı beğenmez son günlerinde sana güzeller güzeli bir Ana ekiyorum! Yaratıcının sonsuz kudretine bilerek inanmışlar aşkına, senden o insan tohumunun biteceği tesellîsini isterim!

ANAM ANAM

O benim anamdı. Benzeri ender görülen iyilerdendi. Anasına düşkün bir evlat duygusuyla böyle söylediğimi düşünecekler haklıdırlar. Fakat şu bilinsin isterim ki bu benim kanaatim değildir. Bana kalsa diyeceklerim söz beğenmez.

İyilik başkalarına davranışla ilgilidir. Anacığım, Yahyalı’nın kasaba ikliminde doğdu ve binbir zorluk içindeki iyilik timsâli hayatını burada yaşadı. Çocukluğumdan beri ona “âhiret hâtunu” derlerdi. Manasını çok sonra anladım. Sessizce, sanki görünmeden ve hiçbir gösterişe girmeden, her yere yetişerek, uzun ve yorucu bir hayatı şâhâne yaşadı.

12 yaşımdan itibaren Yahyalı dışında okuduğum için anamdan ayrıydım. Bayramdan bayrama giderdim. Babamın vefatından sonra otuz yıl boyunca daha sık görüşmeye çalıştım. Anam, anarşi yıllarında, radyo kucağında yatarmış. Duyduğumda, sonu gelmez endişelere düşürmemizden dolayı ne çok üzülmüştüm. O yılları anlattığım Kavga Günleri kitabımı, bu üzüntüyü hatırlatan cümlelerle anama-analara ithaf edişimin bir sebebi de buydu.

Anacığım bir ahlâk âbidesiydi. Ahlâk, hak dengesi ve ölçü demekse bu doğrunun doğrusudur. Mesela, hiçbir zaman kendi çocuklarını ve yakınlarını kayıran bir tutuma girmezdi. Çocukları karşısında mutlaka gelinlerini kollardı. Haklıysak bile bizi yatıştırmak isterdi. Kızdığı, üzüldüğü, sevindiği zamanlarda da sesi ve davranışı ölçülüydü. Haksızlığa uğradığında da durum aynıydı. Birkaç defa keskin tavrını gördüm. O kadar alışılmamış bir durumdu ki aklımda kalmış.

BİLGELİK HUDUDUNDA BİR HAYAT

Anam, her zaman filozof gibi düşündü, derviş gibi yaşadı. 96 yaşının takatsiz bıraktığı haliyle de öyleydi. Her zaman az konuşurdu. Günlük konuşmalar içinde deyimleri ve atasözlerini çok kullanırdı. Çok zaman özgün cümleleri birer vecizeydi. Sade ve gösterişten uzak, olağan bir şey gibi söylerdi. Bu sözler toplansa ve söylendiği durumlarla beraber yorumlansa okuma yazması olmayan bir kadının hayatı ve insanı nasıl bu kadar iyi gözlemlediğine ve anladığına şaşılırdı. Beni her görüşümde şaşırtan bu derinliği tam anladığımı hiçbir zaman düşünemedim.

Kimseye yük olmak istemezdi. Daha çok bakıma muhtaç olmadan, uzun süre yatmadan gitti. Aklı-şuuru son ânına kadar yerindeydi ve her işinde yardım gerekmesi ona ağır geliyordu. Bunu ondan duymazdık, ancak hissederdik. Çünkü sızlanmaz, şikâyet etmezdi.

“ANNELER ANNESİ!”

İçimden, Anam için söyleyemediğim şiirler geçti. Bazı duyguların lügat beğenmediği zamanlar bendeki gibi ömür boyu sürebiliyor. Yazılanlardan sevdiklerim pek çok. Bahtiyar Vahabzâde, anacığının gidişini, o fezâ kadar ele gelmez boşluğu, seven ve özleyen evlat duygusunu uzunca bir şiirde söyler. Şu dörtlüğünü sayıklar gibi söyleyişim meğer bugünler içinmiş:

Meni boya başa yetirdin, ana,
Bize borçlu bildik her zaman seni,
Sen meni dünyaya getirdin, ana,
Mense yola saldım dünyadan seni.

Ârif Nihat Asya’nın Masallarla şiiri annesizliği söyleyen içli mısralarla örülmüştür. Çocukken kaybettiği annesine seslenir. Yıllar yılı dolu gözlerle okurdum. Anacığıma, toprağa indirilirken, tabutunu okşayarak, gerçeğin yakın gerçeğine düşen ve üşüyen kalbimle, yanık damlalarla duyurdum:

Oğlun oldum ey anneler annesi…
Türküce de masalca da bilirim,
Şehnişinden sarkıtırsan saçını
Saçlarına tırmanarak gelirim.

“Oğlun oldum ey anneler annesi!..”

Devamını Oku

Kültür beton değil ki

Kültür beton değil ki
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tayyip Bey‘in, “Kültürde başarısız olduk” sözü kültürü önemsediğini göstermiyor. Kabul edelim ki bu, bütün dikkati kendi hükmünü geçirmek olan bir siyasetçi tipinin refleksidir. “Kendi hükmü” için bilinen ölçüler ve anlamlar önemsizdir. Kanun hâkimiyeti, kurumlar ve kurallar bu ben figürünün yanında flulaşsa, yer yer ihmal edilse ve hatta rafa kalksa da önemi yoktur. Sözü dinlensin, dediği yapılsın, yeter. Burada kültür yoktur. Kültür, olgunlaşmış ölçülerle gelir. Yüzyıllar ve nesiller boyunca demlene demlene ve yığınla imtihandan geçerek ilerler. Yeri gelmişken söyleyeyim, kültürden kopuş tarihten kopuştur.

İşin nereye varacağını Turgut Özal‘ın çok sevdiği o tabirle böyle “açık seçik” konuşmak lazımdır. Okumuşların, bir siyasetçinin, bir partinin keyfine göre hareket etmesi vahim sonuçlar doğurur. Siyasetçilerin keyfini kollayan aydın birinci dereceden sorumludur. Meselenin bu tarafı ahlâk işidir. İnsan ve toplum meselelerinde her yol ahlâka çıkar.

Şunu da bileceğiz: “Kültürü değiştireceğim diyenin sözü “ben beş yüz yıl yaşayacağım” demesi kadar gariptir. Kültür kolay değişmez. Tepeden inmelere, dayatmalara meydan vermez. Siyasi-ekonomik uygulamalar -pek tabii- şu veya bu şekilde olabilir. Yeni hayat şekilleri yaratmayla ilgili bir tercih olabilir. Yaşama şekillerinden bazılarını alabilir veya bırakabilirsiniz. Bizim fes veya şapka giyişimiz, batı tarzı okullara geçişimiz gibi. Bu örnekler de kültürle bağlantılıdır ve kabulü, normalleşmesi sancılı bir sürece yayılır.

 

BAŞARISIZ BAŞARI

Evet, bu politikacı ve insan tipi için önemli olan “Kendisidir. Defalarca “Kültürde başarısız olduk” derken “Her yeri ele geçirdim, o alan kaldı demek istediğini bileceğiz. Ele geçirdiğini sandığı alanlarda da kültürsüzlük dolayısıyla tam ve kalıcı şekilde hükümran olunamayacağı henüz anladığı bir mesele değildir. Beton ekonomisinin kültürden bağımsız bir başarı sayıldığı da illüzyondan ibarettir. Bu durumda “başarısız başarı“dan bahsettiğimizi söylemek zorundayız. İmkânların israf edildiği yerde zaten başarıdan bahsedilemez. En yıkıcı olanı da insan israfıdır. Eğitim öğretimin yerlerde süründüğü, kültürün değer olarak yerleşmediği yerde insan israfı kanun haline gelir. Bu hususu bilenlerin devlet yöneticilerini ikazları ertelenmez vazifeleridir. Uyulması halinde kurtarıcı rol oynayabileceği asla akıldan çıkarılmamalıdır.

Tayyip Bey bunları bilmeyebilir. Kültürün anladığı bir konu olmadığını her fırsatta görüyoruz. Eğitim-öğretimi olmaması bir yana, öyle bir dikkati bu vakte kadar görülmedi. Söylemiştim, devletin başına geçenlerin uyması gereken, yazılı olan olmayan kurallar vardır. Bunlar arasında kültür, olmazsa olmazlar arasındadır. Kültür içinde sanat en çok titizlenilmesi gereken bir alandır. Eskiden bu konudaki ihmalleri ve yeterince değer verilmediğini konuşurduk. Şimdi hükûmet etmenin gerekleri arasında “kültür ve sanata saygı“nın kalıp kalmadığını tartışıyoruz.

O halde, aynı yere geliyoruz: “Kültürde başarısız olduk” demekle kastedilen bir tek meseledir: Her yere hâkim olma isteğinin gerektirdiği doyurulmamış hırs. “Hükûmet etmeyi“, “ele geçirme” olarak düşünen muktedir, “ele geçiremediği” kültür alanını görüyor ve huzursuzlanıyor. Bakıyor ki o alanda her şeye rağmen sol ve kendinden olmayan birileri sürükleyici rol üstleniyor. Ne yapılsa sonuç alınamıyor. Alınmaz, çünkü kültür alanı talimatla yürümüyor. Para pul, her türlü imkân da yaratıcılığı dar zümreyi yukarıya taşıyamıyor. Her şeye rağmen olmuyorsa yanlışlık nerede demesi beklenirken öyle bir objektif anlama gayreti de görünmüyor.

Biz, yine de süreci başa döndürüp “Nerede hata ediyoruz? dendiğini kabul edeceğiz. Öyle ya, “Niçin başarısızsınız?. Kamuoyu önünde tartışmasalar da kendi aralarında çokça konuşulduğunu tahmin edebiliriz. Çünkü söyleyen liderin ısrarı bunu düşündürüyor.

 

“KÜLTÜRDE BAŞARISIZ OLDUK”

Tayyip Bey, dört yıl önce ilk defa bu açıklamayı yaptığında Karar Gazetesi benden bir değerlendirme istemişti. Orada bir hususu öne çıkardım. “Sağ iktidarların kültürle arası açıktır” dedim. O günden beri bu cümle üzerinde az çok konuşuluyor. Daha çok konuşulduğunda, orta gelir tuzağına benzer bir düşünce ve yaşama darlığı tuzağını da aşacağız. İki Gözüm Türkçe kitabımın sunuş yazısına da bu cümleyi koydum. Çünkü Türkiye’nin görünmeyen, bilinmeyen, dehşetli problemlerinden biri budur.

Şimdi daha ileri gideyim: Türkiye Cumhuriyeti, kültürü esas alan bir devletti. İki yüz yılın kavgası kültür ve yaşama tercihleri üzerindendir. Cumhuriyet bu herkesçe anlaşılmamış, kabul edilmemiş kültür konularında Tanzimat’ın tercihlerini devam ettirdi. Yaşanışı, uygulanışı ve araçlarıyla Batı kültürü öne çıktı. Amaç, Batı’nın kültürel bakışıyla da tam buluşarak millî kültürün çağın vasıtalarıyla çağa göre yeniden yaratılmasıydı.

Bu konuyu yer yer açacağım.

Devamını Oku

Siyasetçilerin kültürle imtihanı

Siyasetçilerin kültürle imtihanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Söyleyeceklerime zemin teşkil edecek sorulardan biri şudur: Siyasetçilerin kültürlü olması şart mıdır? Cevabı kolay görünür, değildir. “Kültürlü” derken, belli bir seviyeyi kastettiğimiz açık. Düz mantık, bir derecede kültürü olmayanın, bırakın cumhurbaşkanı, başbakan, bakan… yönetici hatta memur bile olamayacağını söyler. Ortalama insan düşüncesi, kişilerden bağımsız ölçüyü böyle duyursa da yaşanan gerçek yüz göstermekte gecikmez. Adamına, ülkeye, zamana ve duruma göre değiştiğini en keskin haliyle ve hemen hatırlarız.

Uzağa gitmeyelim: Bizde İnönü‘den sonra gelen politikacıları hatırlayalım: Kültürlüsü azdır. Yeterince bilmeseler, sevmeseler de yeri gelince sanat ve sanatçıları saygıyla anmayı ihmal etmezler. En ilgisizi bile, hiç olmazsa değer verdiğini göstermesi gerektiğini bilir. Ne çare, bilgiye ve görgüye, dolayısıyla içten ilgiye dayanmadığı için bu tutum alışlardan sonuç çıkmaz.

 

İKİ BÜYÜK İSİM

Ekonomiye hareket getiren, başarılı işler yapan Turgut Özal, söylediklerimizin ortalamasına uyan bir politikacıydı. Kültürü yavandı, sanat zevki düşüktü. Sanatçılarla iyi görüşürdü ve çoğu ondan hoşlanırdı. Arabeski ve piyasa şarkılarını severdi. Her insan gibi böyle bir şahsi tercihi olabilir ve öyle kalsa mesele yoktu. Fakat Unkapanı plakçılarının piyasa zevkini devletin zirvesine taşıdı ki olacak iş değildi. Buna rağmen, yüksek kültüre, yüksek sanata saygısı yoktu, diyemem. Değerlendirmede yanlış örnek oluşturması bugünlere gelişi kolaylaştırdı. Büyüklüğünü ve hizmetini gölgelediği bile söylenebilir. Dediklerimi anlatmaya şu tek örnek yeter: Devlet sanatçılığı unvanına birkaç isim seçilirdi. Onun zamanında onlarca kişiye birden verildi ve devlet payesi sıradanlaştı. Bunu söyleyen ve yazanlar oldu. Bendeniz de onlardanım.

Süleyman Demirel, daha dikkatliydi. Gideceği konserlerde seçiciydi. Herkese iltifat eder ama seviyeyi başka bir yere koyardı. Cumhurbaşkanlığı’nın yüksek kültür ve sanatı gözetme titizliği onun zamanında da devam ettirildi. Mesela, ne kadar zevkine vardığını bilemediğim bir Batı Müziği konserinden sonra “İşte çağdaş Türkiye! deyişi çok konuşuldu. Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Klasik Türk Müziği konserleri verdirmeyi de ihmal etmezdi. Türk Dünyası Müzik Topluluğu‘nun devlet korosu olması da onun teşvikiyledir. İstemihan Talay Bey’in Kültür Bakanı sıfatıyla bu konudaki hizmetini bir kaç yerde yazdım. Yine bir yazımda anlatmak isterim.

 

İDEOLOJİ AYAK BAĞI

Solun ve sol siyasetçilerin bakışı dar olsa da kültürü önemserler. Sol deyince yalınkat da olsa kültür akla gelir. Öyle yetişirler. Edebiyat merkezdedir. Sağın ilgisiz kaldığı tiyatro, sinema, resim ve heykel gibi sanatlara yakındırlar. Tarihe, eski kültürün bazı verimlerine uzaktırlar. Mesela halk müziği severler, Batı müziğine açıktırlar ama Divan şiirine ve klasik Türk Müziğine mesafelidirler. Bu konuyu da açmak lazım. Bir yazı da bu ister.

Milliyetçilik yakın zamanlara kadar entelektüel bir hareketti ve ancak yüksek kültüre girmek veya benimsemekle milliyetçi olunurdu.

Cumhuriyeti kuran o fikri istisna tutarsak, bizde siyasetçilerin, özellikle sağdakilerin kültür meselelerine bakışı problemlidir. Bunun sebebi açıktır: Onlar için başarı, halkı doyurmak, beğenilmek, alkışlanmak ve iktidarda kalmaktır. Esas mesele, iş başına gelenin derdinin çok zaman kendisi olmasıdır. Bir bakarsınız, kurallar ona göre esnetilir veya şimdi olduğu gibi rafa kaldırılır. “Şimdi” deyince görülmemiş bir farklılığın yaşandığı yirmi yılı mutlaka özel bir örnek halinde tartışmak lazım.

 

NEDEN BAŞARISIZ?

Tayyip Bey, malum, en az yılda iki defa olmak üzere, kültürde başarısız olduk demeyi ihmal etmez. Kültür alanında kimin ne yaptığı ve nasıl yaptığı asıl meselesi değildir. Kastettiği, bildiğimiz kültür olmaktan çok, o alana girememek ve daha önemlisi kendisine bağlayamamaktırDinci ve kinci bakışla şekil verilen bir toplum için imkânları sonuna kadar açtığı da açık. Devlet seviyesinde destek gören derneklere, vakıflara, kişilere baktığınızda görürsünüz. İlan edilen ödüller de bunu apaçık gösterir. Ne var ki bu “Yağma Hasan’ın böreği” de kâr etmemiştir.

Örnek alınan isimler üçüncü-beşinci sınıftır. Buradan bir yere varılamayacağı bellidir. Bu durumda Tayyip Bey‘in hiç bırakmadığı fırsatçılığı, “Beni destekleyen iyidir! seçeneğini işletir. Kim oldukları, dinli dinsiz fark etmez. Destekleyici isimleri sıralasanız hayretlere sezadır. Türkçü Orhan Gencebay‘dan, sosyalist Sinan Çetin‘e, Yavuz Bingöl‘e kadar yanında olanlar makbuldür. İsim vermeyeyim, fikren yakın olanlardan desteklemeyenler ise düşman safında görünür. Bu anlayışta yanaşma düşüncesi vardır, zincir tanımayan hür fikir ve yaratıcılığı arayış yoktur.

Kültür, bu kıraç arazide yetişecek kavun değildir.

Devamını Oku