DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467149-3,53%
Ankara
24°

AÇIK

A. Yağmur Tunalı

A. Yağmur Tunalı

24 Mayıs 2022 Salı

DİĞER YAZARLARIMIZ

Cehaletin “kör kazma” şehveti

Cehaletin “kör kazma” şehveti
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şüpheye zerre kadar yer bırakmayacak kadar açık bir gerçeği yaşıyoruz: Her değeri aşındıran değersizlik, din üzerinden yürüyenlerin işi. Nasıl oluyor da din böyle bir kötülüğe yol açmak için kullanılıyor dediğinizi duyar gibiyim. Cevabını arayacağımız soru budur.

Artık hiçbir ölçü ölçü değildir ve hayatımız baştan ayağa bu istismarın zehrinde debeleniyor. Artık, doğrular doğru, yanlışlar yanlış değil. Öyle de olabilir böyle de. Bugün bir türlüdür, yarın tam tersi. Bu kabulde ve vazgeçişte ne bilim, ne hayat, ne de din var. Çünkü ölçü yok. Geceye gündüz diyebilen ve bunu kabul ettireceğini düşünenlere kanan, hatta inanan bir hipnoza uğramışlar ordusuna hitap etmek mecburiyetindeyiz. Siyasette de hayatta da böyle.

Hatırlayın, yeni zamanların Damad’ı, “Aya dört şeritli yol yapacağız desek seçmenimiz inanır.” demişti. Boşuna uğraşmayın halk sizin söyleyeceğiniz doğruya inanmaz, bizim yalanımızı gerçek kabul eder demek istemişti. Bu zehirli söz ve din dışı din anlayışı yeni değildir. Muaviye, dişi deveye erkek deyip etrafına onaylatarak Hazreti Ali‘ye haber göndermişti: “Söyleyin ona, ben istediğim için başkasının devesini benim kabul edecek ve dişi cinsiyetine erkek diyecek on bin adamım var”.

Tam tekmil bozgunculuk

Muaviye siyaset diyerek bu ahlaksızlığı yerleştiren adamdır. İnsan hırslarının hakikati öldürmesine yol veren adamdır. Dini, yani hakkı-hukuku bozan adamdır. Yalnız, idarede başarıyı getirecek gerçeği ihmal etmemiştir: Her zaman iş bilenlerden oluşan iyi bir kadro ile çalışmış ve büyük fetihlere girişmiştir. Şimdikilerde o değer de devre dışıdır. Kötü gidişi kontrol edilebilir olmaktan çıkaran da budur. Şimdi Türkiye’de bilginin ve bilenin yerini, “sadakat” dedikleri körü körüne bağlılık almıştır. Ben ne dersem o. Dişi deveye erkek dediğimde, uzaya dört şeritli yol yapacağız dediğimde “Acaba?” demeyecek, soru sormayacak, sorgulamayacak ve tereddüt etmeden kabul edeceksin.

Bu durumda sorulacak soru bellidir: Muaviye‘den 1400 yıl sonra, bugünün dünyasında böyle bir hipnoz nasıl oluyor?

Halk, eskiden de politikacılara, sanatçılara, öncü, önder cinsinden din kişiliklerine iman derecesinde bağlanabilirdi. Etkileri kendi çevreleriyle sınırlı kalırdı. Memleket çapında yaygınlık olsa da devlet idaresine egemen olması düşünülemezdi. Devlet objektif kurallarla ve dünyanın gidişine paralel değişmelere uygun yürütülürdü. Eksiği olur, yanlışı olur ama bu ölçü değişmezdi. Şimdi o grupları sihrine esir eden hipnoz devlet hayatımıza hâkim hale geldi.

Akıl gidince…

Bu durumda bozulma ve bozgun kaçınılmazdı. Akıl devre dışı kalınca, aklı alan kurnaz akıllı, tarlayı istediği şekilde sürer, eker. Süreci gözden kaçırmamak lazım. İki şey önem kazandı. Önce halkı eskinin kötülüğüne inandırmak gerekiyordu. Bunu yaparken, vatandaş tahrik edildi. Seçkinlerin doğrusu yanlışı ayrı, konuşuruz. Yapılan görülmemiş bir iş: Onlar kadar siz de bilirsiniz. Sizden üstün bir tarafları yok. Okuyanları gözünüzde büyütmeyin.. dediler.

Bürokrasiyi yıkmadan bu düşünce yerleşemezdi. Onun da kolayı vardı. Çünkü halk devlet kapısından şikâyetçiydi. Doğru görünen bir yerden girdiler. Onlar sizin hizmetçiniz, dediler. Mesela, memnun olmadığınız doktoru uyarınYoksa hakkından geliriz! Gaz verilmiş halkın yol yordam bilmezlerinin bu doğru gibi görünen, yanlış ifade edilmiş izni nasıl kullanacakları belliydi. Hoşuna gitmeyene hakaret-dövme-sövme memleket sathına hızla yayıldı. Ölümler yaşandı. Başka sebepler de itibar suikastını çekilmez hale getirince birçok doktor devlet hastanelerinden ayrıldı. Birçoğu, başka ülkelere gitmek için harekete geçti. Sadece doktorlar değil, ülkenin iyi yetişmiş on binlerce insanı içinden gidebilenler yurt dışına gitti.

“İtibar suikastı” ve “kutsanan cehalet”

Değerli insanların kaçışının bir tek sebebi var: Bilene düşmanlığın getirdiği baskı ve itibarsızlaştırma. Halk dalkavukluğu‘nu zirveye çıkaran da bu düşmanlıktı. Değer bırakmayan da bu düşmanlıktır. İşin anlaşılmaz tarafı bunun devlet eliyle yapılmasıdır. Devlet, hiçbir devirde bilerek cehaleti teşvik etmez. Biz ettik. Düzensizliği ve karmaşayı teşvik etmez. Biz ettik. Halkı askerine, memuruna, devlet çarkını yürüteceklere düşmanlığa yöneltmez. Biz ettik. Kanunları kuralları aşındırmaya uğraşmak tercih edilmez. Biz ettik. Onlarca alan sayabiliriz ki olmayacak işlerdendi, oldu. Bunların temelinde değerlerden ve verdiği ölçülerden kaçış var.

İnsanlık, yüksek kültürü edinmiş seçkinlerin sürüklediği hayatın değerleriyle ilerler. Medeniyet ancak ve ancak yüksek kültürle olur. Dinler de yüksek kültür projeleridir. Cehaleti kutsayan ne din, ne fikir anlayışı vardır. Kör ideolojiler, soru ve sorgulamadan kaçan kof sloganlarla taşlaşır. Cehalete saplanmaları kaçınılmazdır.  Orada din ve değerler sadece kullanılır. Her değerin sadece adı vardır. Biz, maalesef bunu yaşıyoruz.

Memleketi cehalette eşitlemeye ve istediği yere sürüklemeye çalışan bir kör sistem içindeyiz. Bilenin eteğinden asılan ve etkisine engel getiren bir cehaletin zoruyla karşı karşıyayız. Yahya Kemal‘in “kör kazma” dediği, cehalet yolunun değişmez aletidir. İçine düştüğümüz bu kör kazma şehveti dehşettir. Yapıcı karakterde değildir, mutlaka yıkar.

Devamını Oku

Baharsız Baharlar İçinde

Baharsız Baharlar İçinde
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin,

Bülbül hamûş, havz tehî, gülistan harâb.”

Evet, “Bülbülün sustuğu, havuzların suyunun boşaldığı ve gül bahçesinin bakımsız ve harap kaldığı bir dünya baharındayız.”  Baharların baharlığı gönül huzuruyla mümkün. Neresinden bakarsak bakalım, bir yerde huzurun kaynağı da bilinmedir. Bilen, bildiğine göre çalışır ve harap bir baharı önler. Gel gör ki biz, bilenden kaçıyoruz.

Bugünkü dibe vuruşun tek sebebi ne deseler cevabı tereddütsüz veririm: Bilgiye ve bilene düşmanlık bizi bu hale getirdi. İnsan bilemeyebilir. Bilmenin önemini de anlayamayabilir. Fakat bilgiye düşmanlık apayrı bir iştir. İşte o toprakta ot yeşermez ve bahar hissedilmez. Bilenlerin sustuğu veya susturulduğu bir ortamdan her türlü kötü sonuç çıkar.

Böyle hüküm cümleleri halinde sözü net ve hatta keskin söylemezsek muhatabın dikkatini çekmek ve uyanış mümkün olmayacak. Ülkede toplu uyuşma hali(hipnoz) yaşanıyor. Liyakat ve ehliyetin bu derece devre dışı kaldığı bir dönemi benim neslim görmedi. Okumuş adam dendiği vakit dünyanın gidişini, kalabalıkların bilmediklerini bilen bir kişi anlaşılırdı. Bilenin yeri yukarlardaydı.  Nineler, dedeler, ergenlik çağındaki okuyan çocuğa saygıyla zırhlanmış bir sevgi duyardı. Benim çocukluğumda ilkokuldan sonra okuyanlar apayrı bir yere konurdu. Bilmenin önü imkânlar ölçüsünde ve fırsat eşitliği tanınarak açıktı. Fakirler de okuyabilirlerdi. Bilme yolunda ilerlemeye engel olan başka faktörlerdi.

Milletimizin bu özelliği de son dönemlerde aşınmış görünüyor. Ana sebep dışında birkaç hususu sayabiliriz: İki kişiden birinin lise-üniversite seviyesinde okul bitirdiği bollukta o yüksek değer aynı kalmaz. Okumak, alışılmış ve sıradan bir iş haline gelir. Bizde de bu yaşandı. Okumuştan beklenen seviye kalmadığı için değeri de düştü. Mesela, mühendis ve doktor dendi mi herkes için saygı duyulan bir meslekti. Halkın görüşüne göre gözünü kırpmadan kız verilirdi. Devlet memurluğu da derece derece itibarlıydı. Artık hiçbiri eski değerinde görünmüyor ve görülmüyor. Fakat asıl mesele başka.

Ne demek istiyorum?

Hayatımız hızla değişirken normal olmayan gelişmeler yaşandı. Bileni ve değerliyi arayan bakış bırakıldı. Bununla da kalınmadı, bileni dışarıya atmaya çalışan bir olumsuz tavır yerleşti. Frenkler buna “negatif seleksiyon” diyorlar. Yani iyiyi bırakıp kötüyü seçme. İyi paranın kötü parayı kovması gibi, kötü insanın iyi insanı; kötünün, iyiyi-doğruyu-güzeli istememesi ve sistemin dışına itmesi gerçekleşiyor. Liyakat ve ehliyet gözetmeyen bir idare çarkına böyle düştük.

Devlet hayatı bakımından böyle tehlikeli bir tercih karşısındayız. Canımızı çok yakıyor. Bizim adamsa ne bildiği, ne kadar bildiği önemli değildir. Bizim için tek hedef ve hedefe gidişte tek doğru bizim egemenliğimizdir. Biz ehliyet ve liyakat gözetmeyerek baştan hakkı hukuku dışarda bıraktığımız için yeni köye getirilecek eski adet kabul edilemez. Geldiğimiz yer aşağı yukarı burasıdır. Görülüyor ki bu cümlelerdeki ilk yanlış, sonraki bütün hamleleri haliyle yanlışa itiyor. Bunları bildiğiniz halde susuyorsanız yanlışlara ardına kadar kapılar açılıyor. Tökezlemekten ve düşmekten kurtulamıyorsunuz.

Ne olduğunu anlamalıyız

Son dönemlerin hayatımızı altüst eden kayırmacılık görüntülerini, sosyologlarımız, sosyal psikologlarımız henüz incelemedi. Oysa çok sayıda araştırmaya zemin oluşturan bir sosyal değişmenin eşiğinde değil içindeyiz.

Halk, “Biz bilmeyiz yukardakiler bilir” fikrinin getirdiği güvenle yaşar. Oyuyla hükumet değiştirmenin hazzını da yaşar. Gücünün farkında olması, her şeye karışabileceği manasına gelmez. Kendi hayatına titizlenir ve o çerçevede bakar. Böyle bir bencilliğin dar alanındadır. Her devirde değişmeyen budur. Halk arasında şimdi yaşanan ise çok farklı ve üzerinde ısrarla duracağımız tehlikeler barındıran bir gelişmedir.

Bu tehlikeli değişmenin ilk işaretlerini yıllar önce görmüştüm. Sanırım 2008 yılıydı. Bir bayram ziyaretinde Yahyalı’da bir mahalle bakkalı bana “Askerler, Doğu’da bizim çocuklarımızı pisi pisine öldürtüyorlarmış.” dedi. Ağır hakaretler etti. Halk, hükûmeti, kurumları her zaman eleştirirdi. Fakat ordu başkaydı. Hoşuna gitmeyenleri pes perdeden söyler ve ateşe dokunmuş gibi geri çekilirdi. Yanlıştan dönülme ümidini dua kıvamında dile getirir, “Aman ,Allah ordusuz bırakmasın, güçlerini artırsın!” derdi. Ne olursa olsun böyle bir çıkışta bulunması imkânsızdı. “Ben imkân olsa çocuğumu askere göndermem!” diyecek bir kimse toplumda yer bulamazdı. Şimdi bağıra çağıra söylenebiliyordu. Bu değişme nasıl olmuştu? Bakkala kim, nasıl bu fikri kabul ettirmişti?

Devamını Oku

Sahte cennet cehennemi

Sahte cennet cehennemi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vakfı ve kültür tarihimizi bildiğimiz söylenemez. Eski bir vakıfçı ve kültürün içinde bir kimse sıfatıyla bu eksikliği her giriştiğim işte gördüm, yaşadım. Vakıf’tan ne anladığımızı merak eden bu sonucu görür. Niçin vakıf şuurundan uzak kaldığımızı da anlar. Vakfedenlerin, kurdukları vakıfların nesiller boyu ayakta kalmasını hedeflediklerini düşündükçe, bilmeden nasıl yaşatılacağı sorusu duvar gibi önüne dikilir.

 

Bunun için, bazı okuyucularım, “Vakfa dokunan el onmaz” inanışını hatırlatmamdan memnuniyetlerini söylediler. Diri ümidimi tazelediler. Evet, vakıfların yüzyıllarca yaşamasında bu inancın etkisi büyüktür. Düşünün, İstiklâl Harbimiz sırasında ve Cumhuriyet’i kurarken, tek mangıra ihtiyaç duyulurken bile vakıf paralarına dokunulmamıştır.

 

Yeni kurulan dernek gibi vakıflarla bu klasik anlayışın benzerliği yok gibidir. Yeni vakıfların çoğunun ömrü en fazla kurucularıyla sınırlıdır. Fatih’in 550 yıllık vakfının, daha eski ve yeni benzerlerinin bugüne gelebilmesinin sebepleri arasında üç ana husus öne çıkar: Gelirleri sağlam kaynaklara bağlanmış, işletme ilkeleri doğru konulmuş ve asırlarca şartlarına uyulmuş. Biraz inceleyince, o yüksek kültür yaratıcılığının kurduğu yaşama düzeni ve içinde vakıflar göz kamaştırır.

 

İnşaat sanata karşı

 

Türk kuruculuğunun gücünü ve hayatı güzelleştirme inceliğini gösteren bu muazzam kurumların varlıkları devre göre yönetilecektir. Eserlerin bakımı ve tamiri yeni inşaat usulleriyle uyumlu götürülecektir. Fakat istediğiniz gibi tasarruf edemezsiniz. Mallarını yağmalayamaz, şartname dışında harcayamazsınız. Eserleri onarmada dünyanın koyduğu kurallarla korumacılık da devreye girer. Elbette eserin aslına uygun tamirini gözeteceksiniz. Bozamazsınız. Yıkıp yeniden yapamazsınız. Bu katliama girişme hakkınız yoktur. Hiçbir ölçüye göre yoktur.

 

Yapılanlara bakınca ölçüye gelmez işlerimiz var. Eski vakıflar, yirmi yıldır vakıf düşüncesine en çok vurgu yapanların yönetiminde. İşe bakın ki vakıf hukukuna uymakta en gevşek davranılan dönemden geçiyoruz. Eskiye, yani tarihe, yani kültüre, yani sanata bakışta bu gevşeklik can yakıyor. Eski eserlerimizin en çok tamir edildiği bir süreci yaşamamız dediğim gerçeği değiştirmediği gibi pekiştirir. Çünkü yirmi yıldır odaklanılan konu inşaattır. Ne olursa olsun inşaat. Her boş alanı arsa gören bir el ovuşturmayla inşaat. Tarım arazilerini kaybetme pahasına inşaat. Şehirleri, hayatımızı bozma pahasına inşaat. Azgın bir iştahla inşaat.

 

Kültürsüz hareketler

 

Meselenin tarih, kültür-sanat boyutunun düşünülmediği yapılan bozmalardan bellidir. Açık bir durum var: Kültür, sanat, tarih, cedler, ölçüler.. inşaat şehveti karşısında önemsiz konulardır. İş başındakilere, iş başına geleceklere ve kamuoyuna hatırlatmak zorundayız: Türkiye, bu başıboşluk, boşboğazlık ve cahil cesaretinin yıkıcılığını hayatından kovmadıkça ne fikir kalır, ne sanat. Yıkım her alana yayılır. Memleketin en değerli kafaları, düşündüklerini söyleyebilecekleri, işe yarayacakları yabancı memleketlere göçmek zorunda kalırlar.

 

Her işimizde kabalık ve bayağılık var. “Neme lazım!” dediğimiz için, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” dediğimiz için bu haldeyiz. Sorumluluk almama, her şeyi yukardakine veya başkasına havale etme, yalnız iğne tenine değdiğinde tepki verme… O bir canlı refleksidir, doğru. Ancak, insan davranışı, içgüdü güdümündeki hareketlerle tarif edilemez. O takdirde kural tekleşir ve Orman Kanunu yürürlüğe girer. Nitekim dinden imandan en çok bahsedildiği bir dönemde değer ve manadan hızla boşalan bir toplum haline geldiğimizi acıyla yaşıyoruz.

 

Neredeyiz?

 

İçgüdüleriyle yaşar görünen insanların çoğunlukta olduğu bir topluma dönüşmek üzere olduğumuzu artık görelim. Böyle bir toplum içerden-dışardan kolay güdülür. Bu hale nasıl geldiğimizi soracak ve yakıcı cevabı bulacağız. Unutmayın ki yaşayışımızı düzenleyen kurallar bir bir devre dışı bırakılırken hepimiz beraberdik. Yanlışa yol veren biziz.

 

Madde-menfaat eksenli tavır alışa yol açan bencillik hırsının getirdiği bozgunu görelim. Din iman diyenin dünya nimetleriyle semirme peşinde olduğunu görelim. Din dikkattir. Çünkü hayat dikkattir. Din, hayatı korumayı esas alır. Aklı korumayı hedefler ve aklı olana hitap eder. O halde kim dinden bahsediyorsa, insanlığın ulaştığı en yüksek seviyenin temsilcisi olma gayretine girmek zorundadır. “Bizde böyle bir şey yok” diyorsanız, arızanın nerede olduğunu konuşacaksınız. Sahteliği ve dini kullanma ticaretini konuşacaksınız. Kandırılmayacaksınız. Eskilerin “Müddeî iddiâsını ispat etmekle yükümlüdür” deyişleri burada da geçerlidir. “Ben şuyum” demekle o olunmaz. Hele din gibi iddiaya gelmeyecek, benlik ve böbürlenme kirlerinin ağırlığını kaldıramayacak bir alanda hiç olmaz.

 

Geldiğimiz yer ortada. Kalıcılık, şuur işidir. Kültürsüz girişilen işler arada bir iyi ve güzel görünse de tesadüfün saman alevidir. Yerleşmiş bir anlayışı göstermez ve devamlılık değerine uzaktır. Manası olmayanın, mana kazanmayanın değeri değersizliktir. Orada iyilik yeşermez, var olan da kurur. Aklı olan düşünsün!

 

 

Devamını Oku

Sahte cennet cehennemi

Sahte cennet cehennemi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vakfı ve kültür tarihimizi bildiğimiz söylenemez. Eski bir vakıfçı ve kültürün içinde bir kimse sıfatıyla bu eksikliği her giriştiğim işte gördüm, yaşadım. Vakıf‘tan ne anladığımızı merak eden bu sonucu görür. Niçin vakıf şuurundan uzak kaldığımızı da anlar. Vakfedenlerin, kurdukları vakıfların nesiller boyu ayakta kalmasını hedeflediklerini düşündükçe, bilmeden nasıl yaşatılacağı sorusu duvar gibi önüne dikilir.

Bunun için, bazı okuyucularım, “Vakfa dokunan el onmaz” inanışını hatırlatmamdan memnuniyetlerini söylediler. Diri ümidimi tazelediler. Evet, vakıfların yüzyıllarca yaşamasında bu inancın etkisi büyüktür. Düşünün, İstiklâl Harbimiz sırasında ve Cumhuriyet’i kurarken, tek mangıra ihtiyaç duyulurken bile vakıf paralarına dokunulmamıştır.

Yeni kurulan dernek gibi vakıflarla bu klasik anlayışın benzerliği yok gibidir. Yeni vakıfların çoğunun ömrü en fazla kurucularıyla sınırlıdır. Fatih‘in 550 yıllık vakfının, daha eski ve yeni benzerlerinin bugüne gelebilmesinin sebepleri arasında üç ana husus öne çıkar: Gelirleri sağlam kaynaklara bağlanmış, işletme ilkeleri doğru konulmuş ve asırlarca şartlarına uyulmuş. Biraz inceleyince, o yüksek kültür yaratıcılığının kurduğu yaşama düzeni ve içinde vakıflar göz kamaştırır.

İnşaat sanata karşı

Türk kuruculuğunun gücünü ve hayatı güzelleştirme inceliğini gösteren bu muazzam kurumların varlıkları devre göre yönetilecektir. Eserlerin bakımı ve tamiri yeni inşaat usulleriyle uyumlu götürülecektir. Fakat istediğiniz gibi tasarruf edemezsiniz. Mallarını yağmalayamaz, şartname dışında harcayamazsınız. Eserleri onarmada dünyanın koyduğu kurallarla korumacılık da devreye girer. Elbette eserin aslına uygun tamirini gözeteceksiniz. Bozamazsınız. Yıkıp yeniden yapamazsınız. Bu katliama girişme hakkınız yoktur. Hiçbir ölçüye göre yoktur.

Yapılanlara bakınca ölçüye gelmez işlerimiz var. Eski vakıflar, yirmi yıldır vakıf düşüncesine en çok vurgu yapanların yönetiminde. İşe bakın ki vakıf hukukuna uymakta en gevşek davranılan dönemden geçiyoruz. Eskiye, yani tarihe, yani kültüre, yani sanata bakışta bu gevşeklik can yakıyor. Eski eserlerimizin en çok tamir edildiği bir süreci yaşamamız dediğim gerçeği değiştirmediği gibi pekiştirir. Çünkü yirmi yıldır odaklanılan konu inşaattır. Ne olursa olsun inşaat. Her boş alanı arsa gören bir el ovuşturmayla inşaat. Tarım arazilerini kaybetme pahasına inşaat. Şehirleri, hayatımızı bozma pahasına inşaat. Azgın bir iştahla inşaat.

Kültürsüz hareketler

Meselenin tarih, kültür-sanat boyutunun düşünülmediği yapılan bozmalardan bellidir. Açık bir durum var: Kültür, sanat, tarih, cedler, ölçüler.. inşaat şehveti karşısında önemsiz konulardır. İş başındakilere, iş başına geleceklere ve kamuoyuna hatırlatmak zorundayız: Türkiye, bu başıboşluk, boşboğazlık ve cahil cesaretinin yıkıcılığını hayatından kovmadıkça ne fikir kalır, ne sanat. Yıkım her alana yayılır. Memleketin en değerli kafaları, düşündüklerini söyleyebilecekleri, işe yarayacakları yabancı memleketlere göçmek zorunda kalırlar.

Her işimizde kabalık ve bayağılık var. “Neme lazım!” dediğimiz için, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” dediğimiz için bu haldeyiz. Sorumluluk almama, her şeyi yukardakine veya başkasına havale etme, yalnız iğne tenine değdiğinde tepki verme… O bir canlı refleksidir, doğru. Ancak, insan davranışı, içgüdü güdümündeki hareketlerle tarif edilemez. O takdirde kural tekleşir ve Orman Kanunu yürürlüğe girer. Nitekim dinden imandan en çok bahsedildiği bir dönemde değer ve manadan hızla boşalan bir toplum haline geldiğimizi acıyla yaşıyoruz.

Neredeyiz?

İçgüdüleriyle yaşar görünen insanların çoğunlukta olduğu bir topluma dönüşmek üzere olduğumuzu artık görelim. Böyle bir toplum içerden-dışardan kolay güdülür. Bu hale nasıl geldiğimizi soracak ve yakıcı cevabı bulacağız. Unutmayın ki yaşayışımızı düzenleyen kurallar bir bir devre dışı bırakılırken hepimiz beraberdik. Yanlışa yol veren biziz.

Madde-menfaat eksenli tavır alışa yol açan bencillik hırsının getirdiği bozgunu görelim. Din iman diyenin dünya nimetleriyle semirme peşinde olduğunu görelim. Din dikkattir. Çünkü hayat dikkattir. Din, hayatı korumayı esas alır. Aklı korumayı hedefler ve aklı olana hitap eder. O halde kim dinden bahsediyorsa, insanlığın ulaştığı en yüksek seviyenin temsilcisi olma gayretine girmek zorundadır. “Bizde böyle bir şey yok” diyorsanız, arızanın nerede olduğunu konuşacaksınız. Sahteliği ve dini kullanma ticaretini konuşacaksınız. Kandırılmayacaksınız. Eskilerin “Müddeî iddiâsını ispat etmekle yükümlüdür” deyişleri burada da geçerlidir. “Ben şuyum” demekle o olunmaz. Hele din gibi iddiaya gelmeyecek, benlik ve böbürlenme kirlerinin ağırlığını kaldıramayacak bir alanda hiç olmaz.

Geldiğimiz yer ortada. Kalıcılık, şuur işidir. Kültürsüz girişilen işler arada bir iyi ve güzel görünse de tesadüfün saman alevidir. Yerleşmiş bir anlayışı göstermez ve devamlılık değerine uzaktır. Manası olmayanın, mana kazanmayanın değeri değersizliktir. Orada iyilik yeşermez, var olan da kurur. Aklı olan düşünsün!

Devamını Oku

Bozgun bozanındır

Bozgun bozanındır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Eski eserlere ilginin derecesi, tarihe, millete ve insanlığa saygının ölçüsüdür. İyi bir imtihan vermediğimiz konulardandır. “Ecdadımız..” diyerek dolu ağız konuşmaların bilgiye ve görgüye dayanmaması utanacağımız bir ruh sefaletini açığa çıkarıyor. Gösterişçilik, göründüğü gibi olmamak ve hatta dediğinin tam tersini yapmak bu sefaleti gözler önüne seriyor.

Bin yıl egemen olduğumuz coğrafyada güzelliğiyle göz kamaştıran şehirler yarattık. Şehir içinde-dışında kamu hizmeti gören binaların çoğu devlet parasıyla inşa edilmemiştir. İmrenilecek bir iyilik anlayışıyla Padişahtan başlayarak imkânı olanların kurdukları vakıflarca yapılmıştır.

Klasik anlayışa göre “Vakfa dokunan el onmaz!”. Şimdi bu söz unutuldu. Yakınlarda, Fatih Vakfiyesi‘nden beddua bölümünü okuyan din görevlisi keşke bu şuurla titreyen anlayışta olsaydı! O zaman, vakıf yağmasına, eski eser yıkımlarına, bozumlarına, kıyımlarına dayanamaz ve onları konuşurdu. Onun derdi, Ayasofya bahanesiyle, Sultan Fatih‘in adını da kullanarak, Vakfiyesi üzerinden birilerini dövmekti.

Camiler birilerini övme, diğerlerini suçlama ve nefret sergileme yeri değildir. Siyaset ve karalama yeri hiç değildir. Özürle söyleyeceğim: Birçok bilgisizlik ve birçok yanlış bilme var. Diyanet Reisi’ni bu duruma düşüren kör ideolojinin dinle imanla bağdaşır tarafını bilenlerin konuşmasını beklerim.

Restorasyon çok yönlü bilgi ister

12 Eylül’de Vakıflar’da basın müşaviriydim. Bütün devlet teşkilatlarında olduğu gibi Vakıflar’a da emekli askerlerden yöneticiler tayin ettiler. Askerler, aylarca süren durum tespitinden sonra: “Vakıf eserlerimiz yıkıma ve yok olmaya terk edilmiş. Hızla işe girişelim .. ” dediler. Uzmanlar çağırıldı. İçerdeki uygulayıcılarla beraber eski eser tamirinin çok yönlü bilgi-görgü gerektirdiği konuşuldu. Ortak görüşe göre, eski eserler, eskiliği belli olacak şekilde tamir edilmeliydi. Bu işleri yürütecek yetişmiş insanımız azdı. Askerler “O halde uzman yetiştirmek için kolları sıvayalım…” dediler.

Üniversitelerle temasa geçildi. Kamuoyunu uyandırmak ve ülke çapında meseleleri konuşmak için her yıl kutlanacak “Vakıf Haftası” ihdas edildi. Restorasyon sempozyumları yapıldı. Sadece eski eserlerin onarımı için çalışacak Vakıf İnşaat adıyla bir şirket kuruldu. İhtilal yönetimi vakıflar için böyle parlak bir dönemi açtı. Üç yıl sonra askerler gittiler. Yağmacı siviller, kaldıkları yerden devam etme eğilimiyle gelip oturdular. Vakıflar, onlar için iştah kabartan bir rant kaynağıydı.

Son yıllarda bunlarla da kalınmadı. Eski eserleri tamir görüntüsü altında tatsızlıklar sıra sıra geldi. Rastgele inşaat yapanlara eski eser tamiri verildi. İçerde dışarda, neredeyse bozmadığımız eser kalmadı. Örnek yüzlerce. Eski Türk yurtlarından bir misal vereyim: Galiba 2014 yılıydı, Üsküp’te bizimkiler tarafından onarılmış epeyce Türk eseri gördük. Rifaî Dergâhı da bunlar arasındaydı. Belli ki bir kaba el değmiş ve Yahya Kemal‘in çocukluğunda devam ettiği o güzelim mekânın görüntüsü büsbütün bozulmuştu. Eski halini bilen, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Mimar Sinan Uluand‘la beraberdik. Çok üzüldü, dayanamadı ve hemen dışarı çıktı.

Bugüne kadar bu rezaletlerin konuşulmaması tarihimize ilgimizin ne durumda olduğunu gösteriyor. 1950’lerde, Menderes‘in eski eser kıyımında, Samiha-Ekrem Ayverdi, Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi büyük isimler feryat etmişlerdi. Bugüne sağlam metinler bıraktılar. Denecek her şeyi dediler. Ne çare, dinlenmediler ve o tarih düşmanlığı edildi. Son yıllarda, çok eski eser onarıldı. Bu eserlerin bozuluşuna ağlayacak kimseler o devlerin kuvvetinde olmasa da şükür ki vardı. Sesleri cılız kalsa da tesirli oldu. Biraz olsun dikkat yaratılmasının önünü açtılar.

Anlarlar mı?

Hatırlayın, dünya harikası Sultanahmet’in pencereleri iskele kurulurken kırılmıştı. “İskele pencereye tutturulmuştu”. İşe bakın ki Vakıflar bu iş bilmezliği, saygısızlığı “pencereler eski değil yeni” diyerek savunmaya kalkmıştı. Tam merd-i kıptî örneği.

Tarihî yarımadada, Sultanahmet ve Ayasofya siluetini yararak, göğe yükselen minarelere meydan okuyan beton kuleler dikilmişti. Onlar tıraşlanacaktı, hâlâ duruyor. Yakınlarda, Süleymaniye‘nin hemen yanında yine tarihi görüntüyü katledecek bir bina yükselmeye başlamıştı. Hem de İlim Yayma Cemiyeti eliyle. Nasıl bir ilim yayılacaksa?! O beton kalıplar cami seviyesine gelince fark edildi. Gelen tepki, her zamankinden yüksekti. Onun için özür dilenir gibi sesler çıktı ve vazgeçildi. Geçen hafta yazdığım “Artık uzmanlık arayacağız.” açıklaması ondan sonra geldi. Bu da bir oyalama ise ne fena!

Doğrusu insan bazen dert anlatma çaresizliğine düşüyor. Çünkü seviye hiç bu kadar yerlerde sürünmemişti. Bu körlüğe göstermenin, bu darlığa laf anlatmanın zorluğu ortada. Düşünün, o güzelim eserler kör kazmayla yıkıldı, bozuldu ve siz bu derdi anlayacak muhatap bulamıyorsunuz. Asıl ağlanacak hâl budur. Zavallı memleket!

Devamını Oku