DOLAR 12,71962.51%
EURO 14,35802.16%
STERLIN 16,97362.38%
ALTIN 731,732,64
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7293038,12%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Derdiniz Andımız mı? Türklük mü?

Derdiniz Andımız mı? Türklük mü?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Demiş ki birisi “insan ırkını kendi seçmez. Türk doğmayan bir çocuk neden her sabah varlığını Türk varlığına armağan etmeye yemin etsin?”
Şimdi bunu izah etmem için oturup baştan andımızda kastedilenin ne olduğunu, neden o yaşta okutulduğunu, Anayasamızdaki Türk milleti tanımının içeriğini, gerçek ırkçılığın aslında ne olduğunu vb; gerek sosyolojik gerek psikolojik gerek hukuki bir sürü hem teferruatlı hem de aslında benim haddimi aşan meseleye girmemiz gerekecek. Üstelik de bir sonuca varamayacağız.
O halde ben bir soru sorayım;
Denilen gibi olsun, ırkı seçme şansımız olmasın. Eee kardeşim dinimizi seçme şansımız ve irademiz var ama ondaki seçme hakkımıza hiç saygı gösterilmiyor. Biri az buçuk sesini çıkaracak olsun, neredeyse linç ediliyor!
Meseleyi “kurumsallaştırıp” sadece toplumsal ya da kültürel olmaktan da çıkardılar üstelik. Her köşe başına imam hatip lisesi açtılar. Hatta bunu imam hatip ortaokulu seviyesine çektiler. Tüm önemli kurumlara imam hatipli atadılar.
Yetmedi!
Çesitli düzenlemeler ile çocukları bu okullara gitmeye mecbur bıraktılar. Bunlar da andımızı okuyan çocuklar ile aynı yaştalar.
Varlıklarını yine birşeylere armağan etmeye yöneltiliyorlar!
Mesele insan haklarına saygı ise, bundan âlâ saygısızlık var mı?
Sanırsınız insana çok saygı gösteren bir yönetimimiz var!
Her şeyimiz tamam sanki!
Ne kadının giydiği kıyafete, ne insanların inançlarına, ne inanmayışlarına, ne cinsel tercihlerine, ne siyasi tercihlerine, ne düşüncelerine, ne medeni hallerine saygı yok. Ama ırklarına var öyle mi?
Askerlerin omuzlarına taktıkları Göktürkçe Türk yazan armaları yasakladıkları dün gibi aklımda!
Valinin makam aracı geçerken bozkurt çekmiş diye gözaltına alınan kişi dün gibi aklımda!
Bu insan hakları, hümanizm, eşitlik falan değil. Bunların sıkıntısı Türklük ile…
Ayaklar altına almaya teşebbüs ettikleri milliyetçilik, hain darbe girişiminin başarısız olmasını sağlayan yegane unsurdur.
Tankların önüne siper olan her vatandaşın elinde TÜRK BAYRAĞI vardı. Ama utanmadan o bayrağın adını bile tartıştılar!
Sonra bunu fark ettiler ve o tarihten sonra biraz daha milliyetçi politikalara yöneldiler. Bu fikrin siyasi temsili olan bir partiyi aldılar. Onu da yanlış anladılar gerçi. Başına “yerli ve milli” sloganını koyup olmayan ürünü pazarladılar! Aslında milliliği pazarlama aracı olarak kulandılar. Öyle ya, milliliğın “getirisi” yüksek(!) E milli ve yerli diye üretmediği aracı pazarlayan kafanın andımızla derdi ne?
Öyleyse bu sıralar bu gibi kararlar öylesine değil.
Bunlar birer ön hazırlık. Andımızın kaldırılması meselesi açılım sürecinin bir politikası idi. Şimdi yeni bir süreç de başlatamıyor. Ama oranın oylarını da gözden çıkaramıyor. Ne şiş yansın ne kebap!
Ağızlarına bir parmak bal çalıyor!
“HDP kapatılsın mı?” konuşuluyor.
Tabii ki kapatılmayacak. HDP kapatıldıktan sonra o seçmenin oy dağılımı hesap edilmemiş midir? Elbette etmişlerdir.
HDP’nin oylarının yüksek olduğu bölgelerde ikinci parti daima bunlar olmuşlardı. (Açılım saçmalığı çarpan etkisi yapmıştı) Ya da birinci bunlar ikinci HDP.
Ancak sonrasında bölge seçmeni de AKP’den uzaklaştı.
HDP’nin yarış dışı kalması durumunda seçmeninin oy potansiyelinin büyük çoğunluğu, kısmi yakınlıkları olan CHP’ye gidecektir.
Hiç CHP’ye böyle bir armağan verirler mi?
Fakat daima söylüyorum, bu hükümetin en başarılı olduğu konu, önce krizler yaratıp sonra bunları pazarlama fırsatlarına çevirmek.
HDP meselesini “bakın istesem kapatırım ama kapatmıyorum” kozuna çevirir, andımızı da kaldırdım der, yine oradan oy koparmaya bakar.
Seçim yaklaşınca da Selo’yu salar!
Zira beşer hep en son olanı hatırlayacaktır.
Durun daha bitmedi.
Seçim yaklaşınca durup dururken Atatürk büstüne saldıranlar izleyeceğiz TV’lerde!
Bu yöntem de siyasal İslamcılara çakılan sinyal!
Bir daha İstiklal Marşı’nın bestesi tartışılır. Ama sadece tartışılıŕ!
Dedim ya ne şiş yansın ne kebap.
Ne milliyetçileri karşısına almayı göze alır, ne hainlerin oyundan vazgeçer.
Konuyu açar, ortalığı karıştırır, ama tarafı olmaz!
Temcit pilavı olmadan olur mu?
Bir daha başörtüsünü tartışmaya açar!
Aylardır mağdur ettiği esnafa, seçim arefesi bir ekonomi paketi hazırlar, ceplerine üç beş kuruşu koyar. Alır onların da gönlünü.
Diğerleri topuk patlattığı ile kalır.
Yine diyorum.
Beşer, son yaşadığını hatırlar.
En son çıkar biraz ABD’ye diklenir. Biraz Macron’a kafa tutar. Hele bir de Yunanistan’a “eyyyyyy” çekti mi tadından yenmez!
Iphoneler bıçaklar, S400’ler kırarız!
Alayını boykot ederiz!
Ne ekonomi kalır aklımızda ne andımız…
Sosyolojiyi o kadar iyi çözmüşler ki, aşil topuğumuzdan vuruyorlar hep bizi.
E zaten bir de işin teknik kısımları var hani oy sayımında falan…
Son tahlilde Bilge(!) “Erken seçimi” dillendirir. “Anadolu Ajansı” YSK’dan önce sonuç açıklar. Bir bakmışız ki daha sandıklar açılmadan kaybetmişiz…
Sadece seçim kaybetsek neyse de, arada olan milli değerlerimize, Türklüğümüze oluyor…
(Bir küçük not:
Z kuşağından da ideolojik açıdan çok umutlanmasın kimse.
Bu apayrı bir konu.
Lafı çok uzatmamak gerek.)

Devamını Oku

İçinde Demokrasi Olmayan “Demokratikleşme!”

İçinde Demokrasi Olmayan “Demokratikleşme!”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

CHP Grup Başkanvekili Altay, Ümit Özdağ’ın İYİ Parti’den ihracına ilişkin kararını “İYİ Parti içine atılmış bir fitne, fesat, nifak tohumudur” şeklinde yorumlamış.

Sayın Altay Sizi rahatsız eden nedir? Ya da sizi neden ilgilendiriyor? Gözünüzdeki çöpü temizleyin önce. Bakın ben size, bir nifak tohumu ismi vereyim, Canan Kaftancıoğlu mesela!

Kaftancıoğlu demişken, CHP İstanbul İl başkanı olur hanımefendi malum. Bakınız Atatürk dahi diyemeyen, bölücü zihniyetteki bu hanımefendiye, CHP katiyen müdahale etmiyor. Neden? Çünkü parti içinde demokratikler (güya)!

Gelelim bu tarafa, Ümit Özdağ’ın ihracına imza vermeyip mahkeme sonucunu bekleyeceğini açıklayan İYİ Parti Muğla İl Başkanı İncilay hanım görevden alındı! Hadi CHP, bu konuyla ilgili de fikrinizi alalım. Hadi demokrasi anlayışınızı görelim! İki il başkanı hanimefendiye yapılan muamele arasındaki farkı siz karşılaştırın.

Bir de bu iki taraf Anayasal çalışmalar falan yapacaklarmış. Her yerde söylüyorlar ya hani! Demokrasiye bakın! “Bu Demokrasi” anlayışı ile mi? Bu “Hukuk “bilgisiyle mi? Aman Allah muhafaza!

Neyse, asıl aklıma takılan başka hususlar var. Muhatabı O olduğu için, Sayın Poyraz’a sormak lazım;

1. Mahkemenin verdiği karar hukuken doğru mudur? Bir hukukçu olarak cevap versin siyasetçi olarak değil. Ayrıca altını çizmek gerek, karar zamanını değil kararın kendini soruyoruz! Siyasi Partiler Kanunu’na aykırı mı? Karar yanlış diyebilir mi?

2. Bir ay değil de, mahkeme bir sene sürse başka karar mı çıkacaktı? İhraç bozulmayacak mıydı? Sonuç değişecek miydi?

3. Bakın bazı partili yargıya taraflı karar verdi dedi. Peki, yargı yarın öbür gün, o çok sevdiğiniz İstanbul İl Başkanı lehine bir kadar verirse, yargının kararına itibar edecek misiniz? Öyle bir durumda “adalet yerini buldu” açıklamalarınız şimdiden görüyorum. Peki ,bugün ki taraflı yargı imalarınız, yarın sizi zan altında bırakmış olmaz mı? Üstelik de bahsetiğim dava FETÖ’cülük davası. Yarın öbür gün FETÖ’cülük gibi bir konuda, bir il başkanını “taraflı bir yargının” aklaması olasılığı sizin adınıza korkunç olmaz mı?

4. Hadi tam aksini düşünelim, ya mahkeme aleyhte karar verirse? Yargının taraflı olduğu iddilarından yola çıkarsak, aleyhte kararın, yani FETÖ’cü olduğuna dair verilen kararın yanlış olması ihtimali bile şaibeye düşmez mi? Yani daha net yazayım; Sizin mantığınızla, Mahkeme taraflı olduğu için FETÖ’cü olsa bile “FETÖ’cü değil” kararı alırsa karara itibarınız olacak mı? Çünkü taraf tutuyor ya! O halde mahkemenin lehte karar vermesi daha kötü olur sanki… Kararlara itibar ya da itirazınızı, kararın işinize gelip gelmediği mi belirliyor?

Yargının bağımsız olmadığı konusunda evvelki başka tecrübelerden istifade ediyorsunuz. Haklı taraflarınız var. Ama bu konuda değil kusura bakmayın. Sapla samanı ayırmanız lazım. Hukuk işinize geldiği zaman, işinize geldiği gibi işlemez.
Ya hu,  ülkenin milli güvenliğini tehdit eden konularla ilgili, tartışılacak onca hukuki konu var, yargı kararı var, bunlarla ilgili kafa patlatın azıcık. Gerçi hukuki donanımınızdan anladığım kadarıyla, böyle önemli konuları değerlendirmek için yetkinliğiniz de tartışmaya açık.

Bir hukukçu, bir parti genel sekreteri, ya da partide konuyla ilgili bilgi sahibi herhangi biri, parti tüzüğünü okumadığından usule ve şekle aykırı karar alıp ihraç becerememiş, siyasi partiler kanununu da mı okumamış? Hadi sayın Poyraz okumamış, yok muymuş uyaracak başka hukukçu?

Mahkemenin sonucundan şüphesi olan varsa, sorgulanması gereken sayın Poyraz’dır. Zira tüzüğü bildiği halde ihracı bu şekilde yaptırmışsa kötü. Bu, ihraç kararının bozulacağını bile bile böyle yapmış demektir. Öyle ya hukukçuymuş! Bilmediğinden yaptıysa daha kötü, demek oluyor ki kötü bir hukukçuymuş.

Daha da kötüsü, ihracın iptalinden sonraki beyanları. Ya hu, hukukla alakası olmayan bile öğrendi bu vesileyle siyasi partiler kanununu. Ama beyefendi başka şeyler anlatıyor. Bu da demek oluyor ki hukukçuluğunu geliştirmeye de niyeti yok, ya da bile bile tabanı kandırıyor. Liyakatsiz görevlendirmelerin sonucu işte!

İYİ Parti’li dostlara soruyorum, belki de düşman içeridedir ne dersiniz?

Devamını Oku

Millete Mi Lidere Mi İtaat Ediyorsunuz?

Millete Mi Lidere Mi İtaat Ediyorsunuz?
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Söze “milletin bize verdiği görev” diye başlayıp, hizmeti “lidere” yapmak biraz ironik. Zira o görev yılda birkaç kez mecliste el kaldırıp indirmek değil; her alanda, her konuda, her platformda, her şart altında sizi oraya getirenlerin iradesini temsil etmek.
Demek milletin size verdiği görev ha? Bizi mi kandırıyorsunuz kendinizi mi efendim?
Evvela;
Görevi birçoğunuza millet falan vermiyor. Millet, önüne getirilen kısıtlı seçenekler içerisinden seçim yapmak zorunda kalıyor(!) Dolayısıyla bu seçimleri yaparken kişiye itibarından değil, kişinin temsil etmeye namzet olduğu fikre, ideolojiye yahut partinin temsil ettiği ideoloji ve vadettiği politikalara inancından yapıyor. Yani böbürlenecek bir şey yok. Karşınızda iliklenen ceketler, sıcak koltuğunuzdan kalkana kadar. Ha, eğer o koltukta görevinizi “layıkıyla” yaparsanız, koltuk gitse de nâmınız kalır, ölene kadar ve hatta öldükten sonra adınızın geçtiği her yerde itibar görürsünüz. “Layıkıyla” derken kastettiğim anlaşılmıştır umarım. Zira kulağınızın her çınlaması sevgiyle anılmaktan olmayabilir!
Sonra;
Yukarıda ifade ettiğim gibi, sırf inandığımız ülküye hizmet edileceği varsayımı ve umuduyla, pusulada önümüze adınız gelene kadar biz de inancımız ve onun temsiline vekalet edeceğini düşündüğümüz isimler için çalışıyoruz. Maddi, manevi, psikolojik, sosyolojik envâi çeşit mücadeleden geçiyoruz. Burada da kimse böbürlenmesin, yine mesele kişilerle ilgili değil, ülkü ile ilgili. Kula kul değil, davaya neferiz. Buraya kadar helâli hoş olsun.
(Elbette bu yazdığım şartlar özellikle “Türk Milliyetçisi” seçmen için geçerli. Zira başka partilerde konu tamamen ticari olabiliyor)
Bu noktadan sonra…
Önce bir Türk milliyetçisi sonra seçmen olarak;
1. Ben emek verdiğim işin takipçisi olurum. Hele de konu davam ise… Bana düşen görevi layıkıyla yapmış isem, vekalet verdiğim kişinin de görevini yapıp yapmadığını takip ederim. Yapmamış ise hesabını sorarım. Bu benim hakkım! Gücünü bizden alan her kim olursa olsun, bize karşı sorumlulukları vardır ve bunları yerine getirmekle mükelleftir. Bizim bu güce sahip olmamızı sağlayan ve birleştiren ise ortak ideolojimiz ve bizi etrafında toplayan “ülkünün” meydana getirdiği sinerjidir. Ha, ben yapmamış isem bana da sorulsun hesap, bu da vekilin hakkıdır.
2. Ben oyumu verirken vekalet eden, “parti liderine” değil, vatana ve millete itaat etsin isterim. Tabi bir nokta önemli. Elbette liderlik oldukça önemli bir marifettir. Tekraren yaptığım bu vurgu meseleyi izahat konusunda bu zorunlu. “ORTAK AMAÇ” Tüm bu süreçlerde her şeyi unutsak bile unutmamız gereken, baş ucu notumuz hep bu olmalı. Neyi, neden, ne pahasına yaptığımız hiç aklımızdan çıkmamalı. Lider bu ortak amaçtan sapmamış, maksadını unutmamış, bu amaç uğuruna çabalıyor ise neden itiraz edelim, neden isyan edelim ki? Zira marifet iltifata tabidir. Lakin aksi söz konusu olduğu halde lidere itaat, amaca ihanetle eş değerdedir. Aslî amacımız olan Türk Milliyetçiliğini, güncel siyasetin geçici popülizmi adına deforme eden lidere itaat etmek, Milliyetçiliğe ihanet etmektir. İster uzun vadeli politikalar, ister günlük siyasi meseleler olsun, her eylem, her söylem, kendi ilkesel duruşumuzla, milliyetçi çerçevemizle, taviz vermeden, kararlı bir şekilde yapmalı. Ne pahasına olursa olsun.
3. İdeolojik birlikteliklerde eylemler, söylemler ve gerçekleştirilmesi planlananlar içerisinde bir bütünsellik söz konusudur. Çelişmemelidir. Çakışmamalıdır. Paralel seyretmelidir. Eşgüdümlü ilerlenmelidir. Özetle iddiada istikrarlı davranmalıdır. Aksi, önce kendi iç çevremizde sonra bize katılmasını amaçladığımız diğer zümrelerde güven kaybettirir ve inandırıcılığımız yitip gider. Türk milliyetçiliğinin, güncel politikada baskın fikir ve kuralları belirleyen temel çerçeve olması, iddialı ve cesur bir tavırdır. Bu cesaret ve iradeye sahip olmayan kişiler, bu fikri ileriye taşıyamaz. Bu sorumluluğu alabilecek kudreti, kendine inancı, ya da tabanına inancı olmayan herhangi bir kimse, beni temsil etmek şöyle dursun, gölge etmesin başka ihsan istemez!
4. Beni temsil etmek adına bana vadedilen yapılmaz ise, bu yazılı olmayan “sözleşme” feshedilir. Bu karşılıklı bir sözleşme, evet… Bu noktadan sonra artık bir vekalet söz konusu değildir.
Bir Türk Milliyetçisi sıfatıyla;
Ben, beni temsil ettiğini iddia edenler adına utanmak, onların kusurlarını kapamak, yalanlarını ört bas etmek, onlar yüzünden düşman kazanmak, ONLAR ADINA UTANMAK zorunda değilim. Onları, habire arkalarını toplamak için seçmiyoruz!
Onların arkasını toplamaktan, buna kafa patlatmaktan, zaman ve efor harcamaktan asıl meselemize bakamıyoruz.
Beceremeyen çekilsin, bizim bir davamız, bir hedefimiz var. Yormasın bizi…
Kendi işimi kendim yapacaksam arada vekile lüzum yok!
Dönelim en başa,
“Milletin bize verdiği görev…” dedikten sonra milletin verdiği görev yapılmalı. Ya da “liderin verdiği görev” milletin bize verdiği görev olarak anlatılmamalı. Alemi kör, milleti ahmak sanıyorlar!
Verdiğimiz görevi de takip ediyoruz yaptığınız icraatları da! Körler sağırlar birbirinizi ağırlayıp duruyor. İçlerinde neyin vekaletini aldığını hatırlayan sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
Mevcut siyasi partilerdeki vekillerin birçoğu milletin değil liderin vekili. Milletin sadece omuzlarındaki yük.
Eğer ne ile görevlendirildiğini hatırlamayan var ise, birkaç madde ile yazalım, baş ucu kitabı yapsın da hatırlasınlar. Yok biz zaten hatırlıyoruz diyorlarsa bu daha da büyük bir sıkıntı. Zira o halde yaptıklarının ya da “yapamadıklarının” farkındalar demektir ki bu da bir başka ihanet şeklidir.
Türk milliyetçiliği çaresiz değildir. Çaresiz ve acınası olan bu fikirden taviz verendir. Türk milliyetçiliği, en karanlık zamanlarda kılavuz ve ışık olmuştur. Siyasilerin darda kalınca, lazım olunca değil, daima akıllarında tutmaları gerekir.
Uzun uzun yazdığım zaman sonuna bir büyüğümün sözünü eklerim genelde. Bu kez Ümit hocanın geçtiğimiz gün bir programda sorulan bir soruya verdiği bir cevabı eklemek istiyorum.
Sunucu soruyor; “Ben röportajlarınızda da hatırlıyorum, dediniz ki benim aslında fikirlerim hiç değişmedi, yani ben lisedeyken neyi savunuyorsam şimdi de onu savunuyorum” diye. Bu, hem bir taraftan o dik duruşu gösteriyor ama bir taraftan da değişmeyen tek şey değişimin kendisidir felsefesiyle bakıldığında, acaba neden hiç değişmedi, dünya değişti, iklim değişti de Sayın Özdağ hiçbir kararında ya şunu şöyle yapsaydım diye bir pişmanlık duymadı mı diye kendi içimden geçirdim.
Hoca’nın cevabı oldukça önemliydi aslında,
“Güzel bir soru. Doğrusu siyasette çok büyük bir pişmanlığım olduğunu söyleyemem. İki defa iki 1970’te de dört ediyordu, şimdi de dört ediyor. Onun için ben 1970’te de Türk birliği diyordum, 77’de de Türk birliği diyorum. Bir gün bir büyükelçimiz beni aradı, Hocam dedi. Türk Konseyi’nin bayrağı çekilecek, Türk birliği bayrağı. Çok küçük bir grup gelecek, sizi de aramızda görmek istiyoruz. Dedim ki bayrağı kim çekecek. Dedi ki Abdullah Gül çekecek. Abdullah Gül, Türk birliğine inanmaz; ama işte talih ona Türk birliği bayrağını çektirtti. Doğrusu, büyük bir mutluluk duydum. Biraz önce Bakü ile ilgili bir soru sordunuz. Dün Sayın Erdoğan Bakü’deydi, çok mutluymuş. Enver Paşa’dan 101 sene sonra Türk ordusunu Bakü’ye, Erdoğan yolladı. Erdoğan Şam’a yollamak istiyordu; ama tarihin tekerleği Türk ordusunun doğru yöne gitmesini Bakü’ye gitmesini sağladı. Onun için neden değişeyim? Yanlış yerde duranlar değişsinler, ben doğru yerde duruyorum. Ben Ziya Gökalp’in, Atatürk’ün, Türkeş’in çizgisinde duruyorum.”
Günlük siyaset için yolunu değişenlere aslında bir ibret vesikası olacak nitelikte bir cevap idi bu. Muazzam bir örnek idi. Bozulmayın, taviz vermeyin, vazgeçmeyin, hiç gerek yok… Öylesine mukaddes bir fikir çatısı altındasınız ki, zaman ve koşullar zaten rotasını sizin yönünüze çevirecek, sizin zamanınız gelecek. Yeter ki kararlı, istikrarlı ve sabırlı olun.
Devamını Oku