DOLAR 12,48580.31%
EURO 14,0793-0.1%
STERLIN 16,64480.11%
ALTIN 713,130,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7120745,91%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Herkes için ‘Dersim’ Dersi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Dersim, orijinali “Desim” veya “Desim” olarak kaydedilen bir aşiretin adından gelir. Bugün de yaşlı nesil, genel olarak kelimeyi “Desim” olarak kullanır. (e harfini i-e arasında bir telaffuzla.)

Dersim adının anlamı hakkında doğruluğu kanıtlanmamış üç temel görüş vardır. Farsça: Der+sim yani gümüş kapı. Zazaca: Dar+sim yani gümüş ağaç. Türkçe+Farsça: Dere+sim yani gümüş dere.

Desim/Disim aşiretinin kökeni için Osmanlı arşiv belgelerinde “Türkmanan Ekradı” (Türkmenlerin Kürtleri) ve “Ekrad” (Kürtler) kayıtları düşülmüştür. Türkmanan Ekradı veya Türkman Ekradı, Türkmenlerin Kürtleri anlamına gelir. Osmanlı-Safevî mücadelesi sona ermesinden sonra birçok Türkmen aşireti parçalanarak, kethüdalıklar şeklinde Kürt aşiretlerinin himayesine verilmiş, “Türkmen Ekrâdı” kavramı da bu Türkmen aşiretleri için kullanılmıştır.

Bir Osmanlı kaydında Disimlü aşireti hakkında şu bilgiler verilmiştir: Türkmen ekradı topluluğundan olan Okçu İzzedinli aşiretine bağlı Disimlü aşiretinin ekserisi çift ve dam sahibi olup altun ve gümüş işleri ile uğraşırlar.”

Disimli aşiretinin bağlı olduğu Okçuizzeddinli cemaati için Osmanlı belgelerinde “Türkmen ekradı taifesinden” kaydı düşülmüş, bu cemaatin Kıllı aşiretinden koptuğu söylenmiştir.

Kıllı aşireti, Osmanlı kaynaklarına göre “Yörükân taifesinden”dir ve Cerid aşiretinden kopmuştur.

“Konargöçer Türkman Yörükânı taifesinden” olduğu Osmanlı kayıtları tarafından teyit edilen Cerid cemaati de Bozulus’tandır.

Bozulus ise Osmanlı Devleti’ne intikal eden Akkoyunlu bakiyesi Türkmen boylarına verilen ortak isimdir.

16. yüzyılda Dersim bölgesine adını veren Desimlü cemaatindeki insan isimleri arı-duru Türkçedir. Bunlarda bir kısmı şöyledir: Alpı, Bayram, Budak, Dengiz, Durak, Gemrek, Göç-bek, Khani-baba, Kılıç, Korkmaz, Kutlu-buğa, Mamlu, Melik-Kuş, Menteş, Ulaş

1520 yılında merkezi Belde nahiyesi olan Çemişgezek adıyla bir sancak teşkil edilmiş ve Diyarbakır sancağına bağlanmıştır.

1523 Osmanlı tahrir defterlerine göre, Çemişgezek sancağında Disimlü cemaatinin yaşadığı Disimlü adlı bir köy vardır. Bir yerleşme adı olarak sahip olduğumuz ilk kayıt da budur.

18. yüzyıldan (1700’lü yıllar) itibaren Osmanlı belgelerinde, aşiretin adı artık “Dersimlü” şeklinde kaydedilmeye başlanmıştır. Mesela, 1732 ve 1745 tarihli iki Padişah fermanında, ayrıca 1751 tarihli bir dilekçede Dersimlü ve Şeyh Hasanlı aşiretlerinin eşkıyalıklarından söz edilmektedir. (Bu yüzyıldan itibaren 1938 yılına kadarki süreçte eşkıyalık ile ilgili sayısız belge vardır.)

Önce bir aşiret ve köy adı olan Desim/Disim, 18. ve 19. yüzyıl arasında (muhtemelen eşkıyalık faaliyetlerini ilk başlatan ve/veya daha şiddetli uygulayan bu aşiretin olmasından dolayı) bölgesel bir kimlik kazanmıştır. Eşkıyalık faaliyetleri başlangıçta ekonomik zorluklardan kaynaklanırken sonraki dönemlerde bir kültürel alışkanlığa dönüşmüştür.

1848 yılında yönetim merkezi Hozat olan Dersim adıyla bir sancak teşkil edilmiş, bu sancak Diyarbekir eyaletine bağlanmıştır. 1848 yılından sonra birçok idari değişikliğe gidilmiş, kaza ve vilayete dönüştürülmüştür. Dönem dönem Erzurum ve Harput’a bağlanmıştır.

Dersim hakkında Osmanlı veya Cumhuriyet dönemlerinde kaleme alınmış bütün devlet raporlarında, bölgenin coğrafi özellikleri ve bu özelliklerin yarattığı zorluklar vurgulanmıştır. Çünkü bu coğrafi zorluklar, devletin bölgede yönetim aygıtını tesis etmesine engel teşkil etmiştir. Tanzimat’la beraber merkezîleşmenin gereği olarak yapılan uygulamalar, uzun süredir başına buyruk hareket eden yerel yöneticilerin tepkisine yol açmıştır.

Osmanlı Devleti, ilk dönemlerde bu zorlukları daha pragmatist yönetim modelleri (yurtluk-ocaklık vb) geliştirerek aşmaya çalışmıştır. Bundan sonuç alamayınca birtakım raporlar hazırlatmak, yatırımlar yapmak, nasihat heyetleri göndermek, askerî harekâtlar düzenlemek, eşkıya kovalamak, bölge insanını Sünnileştirmek gibi bazı tedbirlerle eşkıyalık faaliyetlerini engellemek istemiştir.

Üç yüz yılı aşkın bir süre içinde (1700-1935) Dersim adı eşkıyalıkla özdeşleşmiştir. “Dersim eşkıyası” tabiri, saldırıya uğrayan çevre başta olmak üzere kamuoyunda ve devlet aklında bir olguya dönüşmüştür. Üç yüz yıl boyunca, sonu gelmeyen eşkıyalık faaliyetlerine karşı bir enerji birikmiştir.

Cumhuriyet yönetimi, Dersim’le ilgili reformlarına 1935 yılında başlamıştır. Kamuoyunda ve devlet aklında eşkıyalık ile eşitlenen Dersim sancağını kaldırmış, bazı idari düzenlemeler yaparak yerine Tunceli ilini kurmuştur. Pülümür, Nazımiye, Hozat, Mazgird, Ovacık, Pertek, Çemişkezek kazaları Tunceli iline bağlanmıştır. Aynı kanunla Artvin, Rize, Hakkâri, Bitlis ve Bingöl adlı yeni iller teşkil edilmiştir. (Tunceli’nin merkezi bugünkü yeri olan Mameki köyüne taşınmıştır.)

Dersim adı, Seyit Rıza İsyanına veya bölge insanına bir ceza olarak değiştirilmemiştir. Seyit Rıza İsyanından iki yıl önce yapılan bu işin temeli, eşkıyalık ile özdeşleşen Dersim adının kötü imajını (hatta “çıban” diyenler bile çıkmıştır) bölge insanının üzerinden kaldırmaktır.

Tunceli adı; Rumeli, Türkeli, İçel örneklerinde olduğu gibi Türk ad verme geleneğinin bir devamıdır. Ülke, yurt anlamlarına gelen “il”, “el” kelimesi, “Tunçtan insanların ili” anlamında Tunceli adında kullanılmıştır. “Devlet, Dersim’i tunçtan eliyle ezdi” demek, eskiden beri etnik ayrılıkçı çevrelerin yaptığı kötü ve art niyetli bir yorumdur.

Cumhuriyet yönetiminin temel hedefi, çağdaş bir ulus inşa etmekti. Bu nedenle kapalı yapıları ve ulusal bütünleşmeye mâni olan bütün engelleri ortadan kaldırma azmindeydi. Birçok alanda düzenlemeler yapmış, önüne çıkan engelleri bir şekilde aşmış geriye sadece “Dersim” kalmıştı.

Devlet aklı, çalışmalarını uzlaşma içinde yapmak istiyordu. Atatürk’ün emri ile Vali Cemal Bardakçı, aşiret ağaları ile görüştü. Bu görüşmede, topraksız olan bütün köylülere toprak verileceği, yolsuz ve okulsuz köyün kalmayacağı söylendi. Yapılacak işlerin Tuncelilere faydaları anlatıldı. Yapılan görüşmelerde kesin bir sonuç alınamadı.

Dersimli aşiret ağalarından bir kısmı, yeni gerçekliği kavramakta güçlük çektiler. Cumhuriyet idaresine; silahlarının toplanmamasını, vergilerin pazarlık usulü alınmasını, yeni yollar, köprüler okullar yapılmamasını, yeni idari düzenlemelere gidilmemesini vb. bildiren bir “ültimatom” verdiler. Sonuçta gerilim arttı ve bilinen gelişmelerden sonra olaylar patlak verdi.

1937-1938 yıllarında meydana gelen olaylar, Cumhuriyet ile feodalizmin (dönemdeki ifadelerde “Derebeyliğin son kalesi”nin) mücadelesidir. Bölgenin etnik ve dini kimliği ne olursa olsun, bu harekât sonuçta yapılacaktı. Bu bağlamda Dersim adı feodalitenin, Tunceli adı ise Cumhuriyetin sembolüdür.

Atatürk’ün hastalığının arttığı 1938 yılında devlet tarafından aşırı şiddet uygulanmış, (saha çalışmalarımızda dönemin tanıklarından dinlediğimize göre) bazı yerlerde askeri birlikler, sivilleri hedef alınmıştır. Aşırı şiddetin başat nedeni, yüzyıllardır biriken ve “çıban” haline gelen “Dersim eşkıyalığı”na kesin bir son vermek arzusudur. Harekâtta aşırı şiddet uygulayanların (çünkü bunların lokal olduğu anlaşılmaktadır) bilinçaltındaki neden ise bölgenin “Kızılbaş” kimliğine yüzyıllardır biriken önyargı ve düşmanlıktır.

1980’li yıllardan sonra etnik ayrılıkçı hareketlerin ülkemizde taban bulmasıyla eski yer adları, Cumhuriyete ve Türk uluslaşmasına itirazın bir aracına dönüştürülmüştür. “Dersim” adı da bundan nasibini almıştır.

Etnik ayrılıkçılığın taban bulamadığı yerlerde eski yer adları bir meydan okuma aracına dönüşmemiş, eski yer adlarından bir kısmının kullanımına tepki oluşmamıştır. Mesela Balıkesir’in eski adı olan Karesi, merkez ilçelerden birine verilmiştir. Buna itiraz eden bir kişi bile çıkmamıştır.

Tunceli adı kanunla verilmiştir. Belediye meclisi kararıyla değiştirilemez. Belediye meclisi, TBMM kanunlarına aykırı iş yapamaz. “Yaparım” derse, bunun adı hukukta isyan olur.

Eski yer adlarının kullanımı, Tunceli’de olduğu ülkemizin her yerinde vardır ve halkın bu kullanımına, her yerde olduğu gibi Tunceli’de de saygı duymak gerekir. Kültürel bir isim olarak  ve özel birtakım işletmelerde Dersim adı kullanılabilir. Bunun Türkiye’de örnekleri çoktur, bunda bir beis de yoktur. Tunceli Belediyesi istiyorsa bir veya birkaç sosyal tesisin adını Dersim koyabilir.

Dersim de Türklüğündür, Tunceli de… Dersim adı üzerinden Cumhuriyete ve Türklüğe meydan okumak doğru olmadığı gibi, Tunceli adı üzerinden toplumun bir kesimini tehdit etmek doğru değildir. İki yanlış bir doğru etmez. 1848’den 1935’e kadar Dersim, 1935’den sonra Tunceli’dir. Bundan sonrası boş ve gereksiz tartışmak olur.

Son dönemlerde etnikçi çevrelerin Dersim adı üzerinden Cumhuriyet’e meydan okumasını saymazsak bölgede yaşlılar başta olmak üzere hatırı sayılır bir kesim hâlâ Dersim (daha doğrusu Desim) adını kullanır ve bunda herhangi bir “Cumhuriyet düşmanlığı” yoktur. Bilakis bunlar Atatürk’e âşık bir nesil ve kitledir.

Feodalizmden Cumhuriyete geçişle birlikte Tuncelililer, insanların aşiret ağalarının keçi çobanlığından kurtularak devletin en üst makamlarına yükselişine şahitlik etmiştir. Dolayısıyla kültürel ve geleneksel olarak Dersim adını kullanan insanları, etnik ayrılıkçı çevrelerden ayrı tutmak, hassasiyetlerine dikkat etmek gerekir.

Dersim, en çok milli kahraman Dersimli Diyap Ağa’nın adında gerçek kimliğini bulmuştur. Diyap Ağa’nın adındaki Dersim kelimesinden şimdiye değin kimse rahatsız olmamıştır.

Aksine Dersim adı bir milli kahramanın adında gerçek ifadesini bulmuştur. İnsanların tepkisi Dersim adına değil, Dersim adı üzerinden Cumhuriyet’e ve Atatürk’e itiraz edilmesinedir.

Tunceli’deki Seyit Rıza heykeli kaldırılmalı ve yerine tıpkı fotoğraflarda olduğu gibi Dersimli Diyap Ağa ile Atatürk’ün anıtı dikilmelidir.

Devamını Oku

Hedef Hüseyin Dedekargınoğlu Değil, Alevilerin Bağımsız Hareket Etme İradesidir

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Hüseyin Dedekargınoğlu’na yapılan ölçüsüz ve haksız saldırıları kınıyorum.

Nedenlerine gelince;

* Öncelikle yapılan “cem erkânı” değildi. Etkinlik, yeni başlayanlara verilen bir “cem eğitimi” gibi icra edildi. Salonda Sünni kardeşlerimiz çoktu. Keşke imkân olsa bütün Sünni kardeşlerimize cem erkânında ne yaptığımızı gösterebilsek.

* Hüseyin Dedekargınoğlu, toplumsal uzlaşı bakımından önümüze bir yol açmıştır. Bu tür etkinlikler artarak devam etmelidir. Böylece iftiraların ve karalamaların önüne geçebiliriz.

* Bu etkinliğin referandum öncesi yapılmış olması eleştirisine gelince, bu yersiz bir eleştiridir. Çünkü ülkemiz son senelerde her zaman olağanüstü olaylar yaşamaktadır ve “normal” bir zamanımız yok gibidir. Eğer “normal” bir zaman beklersek hiç bir iş yapamayız.

* Başbakan Binali Yıldırım referanduma ilişkin tek cümle kurmadı ve konuşmanın başından sonuna kadar birlik mesajı verdi.

* Beğeniriz beğenmeyiz ama söz konusu siyasi parti seçmenin yarısının oyunu almış bir partidir. Biz bir şekilde hep birlikte yaşamak zorundayız. Hükumete Alevilik konusunda doğruları anlatmak için iletişim bağlarını koparmamak gerekir. Kendimizi anlatmaya ve toplumun diğer kesimlerini anlamaya çalışmak zorundayız. Birbirimizden uzak durmak, kutuplaşmak ve düşman kesilmek bizi uçuruma götürür.

* Etkinliğe bir siyasi parti temsilcilerinin değil, birçok siyasi parti temsilcisinin davet edildiğini biliyorum. Farklı partilere ait birçok kişinin iletişim bilgisini kendim Hüseyin Dedekargınoğlu’na ilettim. Eğer onlar katılmadı ise suç Hüseyin Dedekargınoğlu’nun değildir.

* Aleviler, bir veya birkaç siyasi partide siyaset yapmak zorunda değildir. İsteyen herhangi bir partide siyaset yapabilir ve yapmalıdır. Siyasi partiler, dini kurumlarımız veya düşman kurumlar değildir. Alevilik namına, temel ilkelerimizden ödün vermemek kaydı ile, her legal oluşumda yer ve görev almak her Alevinin hakkıdır.

* Biz yasadışı sol örgütlerin arka bahçesi olmadığımız gibi, haşa Hz. Ali’ye “katil” diyen; Dedeleri, af edersiniz, “Arab’ın piçleri” diyerek yok etmeye çalışan yol yezitlerine itibar edecek de değiliz.

* Bir etkinlik yüzünden Hüseyin Dedekargınoğlu’nu hedefe oturtanlar, mevcut iktidar ile masaya oturan ve özerklik vb pazarlığı yapanlara, geçmişte neden tepki göstermediler! Anlaşılan kötü olan iktidar ile ortak iş yapmak değil, Alevilerin bağımsız hareket etme iradesidir. Buna alışın; çünkü bundan sonra Alevilerin kendi ayakları üzerinde durduğunu ve bağımsız hareket ettiğini daha çok göreceksiniz.

* “Alisiz Alevilik” işinin çığırtkanlığını yapanların Hüseyin Dedekargınoğlu tarafından yapılan etkinliği “Alisiz” diye eleştirmesi ise başka bir ironi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hüseyin Dedekargınoğlu’nun şu günlerde “Ali Bizim Şahımız” başlıklı bir kitap hazırladığını ve kendisinin bir İmam Ali aşığı olduğunu şahsen biliyorum. Onu “Alisiz”likle eleştiren kişilerden çok daha fazla Ali aşığıdır.

* “Devlet parası” ile bir etkinlik yapmak suç değildir. Devlet hepimizin devletidir ve biz de vergi veriyoruz. Aksine Alevilere daha çok bütçe ayrılması için çalışmalıyız. Zaten fakir bir toplumuz, dişimizden tırnağımızdan eksilttiklerimizle kendiişlerimizi yürütmeye çalışıyoruz. Bu yeterli olmuyor.

* Alevilik ve Aleviler, kimsenin koçbaşı değildir. Eğer birileri, bir kesim ile hesaplaşmak istiyorsa bu işi kendisi yapmalıdır. Biz anarşinin, kaosun ve cepheleşmenin tarafı olmayacağız. Birliğin, barışın ve gerçek bir demokrasinin tarafı olacağız.

* Kendimize ve inancımıza güvenmek zorundayız. Kendine ve inancına güvenmeyen insanlar hep devşirilme ve satın alınma kaygısı taşırlar. Hüseyin Dedekargınoğlu, ateşin içine girse yine Alevilik aleyhinde iş yapmaz. Bunu böyle bilmek gerekir.

* Hüseyin Dedekargınoğlu, bundan kısa bir süre önce 120 Alevi önderi ve kurumun imzaladığı Laiklik konulu bildiriyi okuyan kişidir.

 

Sonsöz: Aleviler, Alevi kalarak ve kendi ayakları üzerinde durarak toplumun her kesimine kendini anlatmalı ve bu şekilde önyargıları yıkmalıdır. Birlikte yaşamamızın ve kalıcı bir barışın yolu bundan geçer.

Devamını Oku

Kapalılık Üzerine

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Toplumlar, varlıklarını “denge” üzerinde devam ettirirler. Aşırılıkların her türlüsü, toplumun dokusuna bir şekilde zarar verir. Sağlıklı bir toplum yapısı ancak “denge” üzerinde kurulur.
Dünya üzerinde bütün toplumlar, kendi kültürel süreçlerine uygun bir denge oluştururlar ve bunun üzerinde varlıklarını güçlendirerek devam ettirirler. Bunun çağımızdaki en yaygın örneği Japonya gibi duruyor.
Bizde de, fiili olarak sağlayamasak da, “denge” her zaman hayati bir mesele olarak görülmüştür.
“Dengesi bozulan” az şey mi var hayatımızda? “Toplumun dengesi bozulmuş” cümlesi ne de pelesenk olmuştur dilimize!
Ne dersiniz; dengesi bozulduğunda sendeleyip düşen biri gibi, dengesi bozulduğunda toplumlar da yıkılmaz mı?
Hele iç dünyamızın dengesi ne de çabuk bozulur ve ne de önemlidir onun dengesini korumak!!
İster toplumumuzda ve ister iç dünyamızda olsun, neden huzura kavuşmak “dengeli kılmak” deyimi ile ifade edilmiştir?
Denge, demek ki bu kadar önemli yer tutuyor hayatımızda…
Değil mi ki, Cenab-ı Hakk, mukaddes kitabında: “ Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer/49) buyurmaktadır.

***

Milletimiz uzun sayılabilecek bir süreden beri, birçok aşırılığı bir arada yaşıyor ve bunlardan birisi de açıklık-kapalılık hususunda yaşanıyor.
Açıklık-kapalılık deyince yanlış anlaşılmasın; mesele örtünme (başörtüsü-türban) meselesi değil.
Mesele; aşırı kapanarak sosyalleşmeden yabanileşmek meselesi…
Mesele; aşırı açılarak kendi kültürümüzü terk etmek ve başka bir şeye benzemek meselesi…
Yani mesele derin…
Ne yazık ki, bu konuda da toplumumuzda ciddi bir kırılma yaşanıyor.
Esasen bir millet, iki uç konuda orta bir yol tutar, onu ortak aklı ile üretirse, aşırılıklar azınlıkta kalır ve ciddi bir tehdit teşkil etmezler.
Ama ya uç fikirler toplumun genelinde yayılır, akl-ı selimler azınlıkta kalırsa?
İşte bu durumdan korkmak gerekir.

***

Nedense bu günlerde kapalılık bir kısım insanlarımız tarafından kutsanıyor.
Bazı konular elbette gizli kalmalı, yayılmamalıdır.
Örneğin, günümüzde uygulanmasa bile, topluma kötü örnek teşkil edecek vakaların gizli kalması son derece yararlı olacaktır.
Milletimiz “İbadet de gizlidir, kabahat de” demiş ama maşallah gazetelerimizin üçüncü sayfaları, hatta tamamen üçüncü sayfaya dönüşmüş bazı gazetelerimiz hiçbir kabahati gizli bırakmıyor.
Elbette ailemiz ve mahrem ilişkilerimiz bizim kapalı alanımızdır. Buralarda bir açıklık söz konusu olamaz.
Peki, bu gibi hususların haricinde toplum içersinde insanları cinsiyetlere göre kodlayarak kaç-göç olaylarının yaşanmasına ne demeli?
Sosyal hayatta birçok alanın cinsiyetlere göre tanımlanması?
Bunlar bir yere kadar anlaşılabilir, ama bunu neredeyse yaşamın her alanına yaymak da neyin nesi?
İnsan sosyal bir varlıktır; doğal olarak karşı cins de dâhil olmak üzere hayatın bütün alanlarında sosyalleşmeli, toplumunu tanımalı ve kendini tanımlamalıdır.
Sevmek, tanımakla başlar çünkü…
Kendi toplumuna yabancılaşan bir nesil, hiçbir şeyi yerli yerine koyamaz… Sevemez ki… Hilkat garibesi olur çıkar…

***

Esasen halkımızın belleği ve zekâsı kapalılığı kıyasıya eleştirmiştir.
Milletimizin zekâsından neşet eden deyimlerimiz bunun örnekleri ile doludur.
Düşünün bir kere…
Neden bir işin içyüzünün bilinmediği durumlarda, adamın “ kazanı kapalı kaynıyor ” deriz?
Neden çevresinde olup bitenin farkına varmayan ilgisiz kişilere “gözü kapalı” denir?
Kamu vicdanın cevap beklediği sorular karşısında yapılan geçiştirici açıklamalar ise hep “kapalı geçmek” tir.
Toplum hayatına girmeden, karışmadan büyüyen kişiler ise “kapalı yetişen”lerdir hep…
Halkın belleğinde -bazı yerler istisna kalmak kaydıyla- kapanmak da kötü bir şeydir.
Birinin “ayaklarına kapanan” , alçalmıştır.
“Bahtı kapalı” olanın, talihsizliği bitmez. Ömür boyu mimlenmiştir.
“Hava kapanınca” insanların ruhsal durumu değişmiş, insan da içine kapanmıştır.
“İçi kapanan” ın sıkılmak, bunalmak kaderi olmuştur. İflah olmamıştır.
“İştahı kapanan” , yeterince beslenmemiş, sağlığı bozulmuştur.
Ya “kısmeti kapalı” olan… Kazancı azalmıştır. Evlenememiştir.

***

Bir başka açıdan bakıldığında; birçok cinsel hastalığın ve tatminsizliğin altında kapalılık yatmaktadır.
Ensest ilişkilerden tutun da at-eşek kovalayanlara kadar birçok hastalığın temelinde kapalılık vardır.
Yahut sosyal hayatta karşısına çıkan her kadından nemalanmak isteyenlerin, “denk gelen fırsatı kaçırmayanlar”ın ruh halini de kapalılık besler.
Ya, yayıla yayıla anlattığımız, rahip-rahibe fıkraları?
Bu sapkın ilişkileri besleyen kaynak nedir sizce de?
Bütün bunlar bir yana kapalılık; doğası gereği ilerlemeye karşı, tutucu ve çoğu kere gericidir. Sonuçta toplumların mahvına sebeptir.
Büyük Atatürk işte bu gerçeği pek veciz şekilde dile getirmiştir: “Medeniyetin coşkun seli karşısında direnmek boşunadır ve o, gafil ve itaatsizlere karşı çok amansızdır. Dağları delen, göklerde uçan, göze görünmeyen zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen medeniyetin kudret ve yüceliği karşısında çağdışı kalmış zihniyetlerle, ilkel boş inançlarla yürümeye çalışan milletler yok olmaya ve veya hiç olmazsa esir olmaya ve aşağılanmaya mahkûmdurlar!”

***

Kapalılığın karşıtı olan açılmaya da halkımız, bazı istisnalar hariç, genelde iyi anlamlar yüklemiştir.
Örneğin, bahtı açılan, yüzü açılan, önü açılan, yolu açılan, iştahı açılan, dili açılan, içi açılan, işi açılan, zihni açılan…
Bunların hepsi ilerlemeye ve gelişmeye karşılık gelmektedir.
“Bazı istisnalar hariç” dedik, işte istisna haller:
“Yüzü gözü açılan” kişinin, yüzü yırtılmış, ar damarı çatlamıştır.
“Çenesi açılan”, susmak nedir bilmez.
“Açılıp saçılan” kişi, eskisine göre ölçüsüz davranışlarda bulunmaya başlamıştır.
Dedik ya başta; her şey ölçü ve denge üzerine…
Abartmadan, aşırıya kaçmadan…

***

Atalarımız tâ başından beri, İslâm öncesinden kapalılık ile açılmak arasındaki o ince çizgiyi yakalamış, bir denge üzerinde günümüze kadar taşımıştır.
İslâm öncesi çağlarda Türklerin aile mahremleri ve namus kavramının gelişmişliğine bütün kaynaklar şahitlik etmektedir.
Ama bu körü körüne bir kapalılığı barındırmıyordu.
Yine o çağlarda atalarımız bahar gelince dağ başlarında büyük şölenler düzenler, kadınlı erkekli eğlenirlermiş. Ateş yakar, üstlerinden atlayanların ruhlarının temizlendiğine inanırlarmış.
Bugün nevruz ve kardelen dediğimiz çiçeklerle şölen alanını süsler, hep birlikte şarkılar söyler, oyunlar oynarlarmış. Herkes en yeni ve temiz elbiseleri giyer, kalabalığa karışırmış.
Bugün bizim düğünlerimiz, şölenlerimiz, şenliklerimiz en eski atalarımızdan bizlere kalan kadim eğlence biçimlerimizdir.
Bunlar, erkek ile kadınların kaynaştığı, tanıdığı, gördüğü, bildiği en geniş sosyal ortamlardır.
Şöyle bir yoklayalım içimizi…
Davul-zurna, beş tam sesli saz, kemençe ile yapılan şölen ve şenlikler neden hepimizi coşturur?
Uzaktan güzel gelen davul sesine vurgunluğumuz nedendir?
Ben bu toylarda, şölenlerde başlayan nice sevdalar bilirim; ömür boyu bir yastıkta süren…
Varamayan nice âşıklar bilirim; varamadığı sevgiliye, başkasıyla evlenmeyi ihanet sayan…

***

Evet, sevgili okuyucular!
Kapanmak ve kapalılık iyi bir şey değil. Milletimizin zekâsı, belleği ve tecrübesi, etrafına duvar örerek kapanmanın ve kapalılığın iyi bir şey olmadığını söylüyor. Belki de şairin dediği gibi: “ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına” yaşamak gerekiyor.
Ha unutmadan; “Kabak çiçeği gibi açılmamak” kaydıyla tabi…

Devamını Oku

Ümit Özdağ’a Şahitliğim

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sevgili dostlar,
 
Son günlerdeki hareketlilik hakkında sizden birçok soru alıyorum. Özellikle Ümit Özdağ ile ilgili sorular geliyor. Bu satırları, oluşan beklentiye cevap olması için kaleme alıyorum.
 
Ümit hocam ile on yıldan daha fazla bir süredir birlikte çalışıyoruz. Bende hakkı, emeği çoktur. Vekil oldu, genel başkan yardımcısı oldu, her zaman kendisine "Hocam" diye hitap ettim, ediyorum. Çünkü bana kattıkları, bana öğrettikleri her şeyin üstündedir. Çalışmalarımı yönlendirmiş, çalışma konusu önermiş, yayımlanmadan önce hemen hepsini gözden geçirmiş hatta birçok çalışmamda benden çok heyecanlanmış ve onları desteklemiştir. Ondan sadece bilgi ve metot değil kararlılık, motivasyon, çalışkanlık, işbirliği, vefa, etkin dinleme, istişare, istikrar gibi güzel hasletler de öğrendim.
 
Bunlar benim şahsımla ilgili olanlar.
 
Benim gibi yüzlerce kişinin Ümit Hocamın tedrisatından geçtiğini biliyorum. Bu bakımdan Ümit Özdağ, zorunlu olmadığı halde yüzlerce Türk milliyetçisi aydın yetiştiren bir bilgedir.  Yarattığı fikri ve kültürel etki, maddi olarak ölçülemeyecek derecede önemlidir. Onun bilgeliği; bilgiye, güçlü bir analiz yeteneğine, çok çalışmaya, motivasyona, öngörüye ve ufkunun geniş olmasına dayanır. Yirmiden fazla kitabı, sayısız makalesi, çalışma ve uzmanlık alanlarının çeşitliliği, başkanlığını yaptığı kurumların çalışma sahalarının genişliği bu bilgeliğin diğer kaynakları arasındadır. Ümit Özdağ’ı tanımak ve anlamak için onun eserlerini okumak gerekir. Her çalışması Türkiye’nin ve Türklüğün önemli sorunlarından birine veya birkaçına çözüm sunar.
 
Tabii ki, bir kişinin her şeyi bilmesi beklenemez ama Ümit Özdağ bilmediği bir konuyu hiç kibir yapmadan uzmanlarına sorar, anlamaya çalışır, araştırır, sorularla konuyu derinleştirir, analiz eder sonra kabul veya reddeder. Aklı yatmazsa kafasında oturtuncaya kadar başka uzmanlara sormaya devam eder.
 
Gerçek anlamıyla millidir, yerlidir. Türk’ün emeğine ve ekmeğine sahip çıkar. Türkiye’nin ve Türk milletinin zenginleşmesini hedefler. Çevre sorunlarından cinsiyet eşitsizliğine kadar Türkiye’nin bütün sorunlarına ilişkin çözümleri vardır. Ümit Özdağ, istişareye önem verir. Türklüğün faydasına olan her öneriye dört elle sarılır ve bunları uygulamak için hemen harekete geçer. Daima ilerlemeyi hedefler. Sonuç odaklı çalışır. Kararlıdır ve cesurdur, Türklüğün aleyhine olan her şeyin başını, tereddüt etmeden ve acımadan ezer. On yıldan daha fazla süredir mesaimiz var, Ümit Özdağ’ın milliliği ve yerliliği konusunda soru işareti oluşturacak herhangi bir eylemine ve söylemine şahit olmadım.
 
Şahsen Ümit Özdağ’ı kuru hamaset yaparken hiç görmedim. Yazdıklarında da tek satır kuru hamaset okumadım. Kahramanlık ruhuna önem verir, ancak asla aklı ve bilimi terk etmez. Yani onda kahramanlığın maddi bir altyapısı da vardır. Bilimin yolunu takip eder, akla önem verir. Planlarını ve hareket tarzını tarihten, özellikle Türk tarihinden örneklerle donatır. Türk milleti için ilerlemeyi, yükselmeyi, zenginleşmeyi hedefler. Bunun yolunun hurafelerden değil akıldan ve bilimden geçtiğini bilir. Yegâne amacı Türk çocukları için Türk yurtlarında güven ve refah içinde yaşadıkları bir cennet yaratmaktır.
 
Ümit Özdağ, Türk birlikçidir. Türk dünyasının her sorunu ile ilgilenir. Kerkük’teki Şii Türkmen ile Türkmendağı’ndaki Sünni Türkmen arasında fark gözetmez. Mesela Irak’ın kuzeyinde bir Türkmen kenti olan Telafer hakkında yazılan birkaç kitaptan biri onun imzasını taşır. Sibirya’daki Türk de Arnavutluk’taki Türk de onun ilgi alanındadır. Çünkü onun Türk dünyasına ilişkin ufku, plan ve projeleri vardır.
 
Son olarak uzmanlık alanım olan Aleviler, Zazalar, Kürtler ve Korucular hakkında Ümit Özdağ’ın fikirlerini paylaşmak isterim. Bana ulaşan sorulardan özellikle Alevi/Caferi arkadaşlarımın Ümit Özdağ’ın fikirlerini merak ettiği anlaşılıyor. Esasen Ümit Özdağ’ın kitaplarında (mesela Yeniden Türk Milliyetçiliği kitabında ve birçok makalesinde) bu konuyla ilgili fikirleri var; ben burada özet olarak geçeceğim.
 
Ümit Özdağ, samimi bir dindardır ama mezhepçi değildir. Sünni Türklerin, Hanefi/Maturidi çizgisini koruması gerektiğini düşünür. Özellikle Sünni Türklerin selefileşmesine karşı önemli çalışmalara ön ayak olmuştur. Hanedancı değildir. Tüm Türk tarihine sahip çıkar. Onun için Safevi de Osmanlı da Türk tarihinin saygın parçalarıdır. Alevileri, Türk dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Alevi/Şii Türkleri, Sünnileştirmek gibi bir gayesi asla yoktur. Hoca Ahmet Yesevi’de buluşan Türk Aleviliği ile Türk Sünniliğini saygıdeğer görür.
 
Güneydoğu’da kaderine terk edilen korucuların gerçek dostudur. Onları siyaset üstü tutar ve her türlü girişimlerini destekler. Kendisi benim “PKK ve Korucular” kitabımın fikir babasıdır. Zazaları ve Kürtleri birer Türk boyu olarak kabul eder ve ona göre PKK yandaşı olanlar hariç, bütün Zazalar ve Kürtler, Türk milletinin mensubudur.Pusu ve Katliamların Kronolojisi” başlıklı kitabında, devletin bile yapmadığı bir işi yapmış PKK tarafından yapılan toplu katliamların bir dökümünü çıkarmış, böylece PKK’nın şehit ettiği Kürtleri bu çalışmasıyla ölümsüzleştirmiştir. Terör uzmanıdır, istihbarat uzmanıdır, milli güvenlik uzmanıdır, siyasetbilim uzmanıdır, uluslararası ilişkiler uzmanıdır… Bu konularda yayımlanmış birçok çalışması vardır. Dolayısıyla PKK terörünün kökünü kazıyacak birikime ve kadrolara sahiptir. Hatta kendisinin “PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?” başlıklı kapsamlı bir çalışması vardır. Yani PKK terörü için çözüm reçetesi hazırdır.
 
Bütün bunları göz önüne aldığımızda Ümit Özdağ’ın, Atatürk’ün başlattığı Türk uluslaşma projesini tamamlamaya namzettir. Elbette Turan veya Türk birliği kısa sürede inşa edilemez ama diyebilirim ki Ümit Özdağ, “İstanbul’da çıkan bir gazeteyi Kaşgar’daki Türk de anlayacaktır” diyen Başbuğ Atatürk’ün Türk birliği ülküsünü de uygulamaya sokacaktır.
 
Bir toplum kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez” ayeti gereğince kurtarıcılara inanmam. Ancak Ümit Özdağ’ın “bir tsunami gibi yükselenTürk’ün enerjisini doğru yöne kanalize edeceğine, dağılan milli gücü tek çatı altında toplayacağına, psikolojik üstünlüğü Türk milletine vereceğine, Türklüğün ve Türkiye’nin bu zor zamanlarında gerçek ve etkin bir liderlik göstereceğine inanıyorum. Ümit Özdağ, Türklüğün vicdanı ve çelikten iradesidir. Türk milleti, özellikle Türk milliyetçileri Ümit Özdağ’ı desteklemeli, sesine ses vermeli, gücüne güç katmalıdır. Bugün için hepimizin üzerine düşen tarihi sorumluluk budur.
 
 
Dipçe: Beni tanıyanlar bilir, tanımayanlar da kitaplarımdan, makalelerimden ve sosyal medyadaki paylaşımlarımdan anlayabilir: Kolay kolay bir işi beğenmem. Hele birini övmem, nadir yaptığım işlerdendir. Olaylara sürekli eleştirel gözle bakarım. Bir işi ya tam yapmak isterim yahut o işe hiç girmem. Farklı zamanlarda birçok siyasi partiden (vekillik, kuruculuk dâhil) ve sivil toplum kuruluşundan farklı teklifler aldım. Hiç birini kabul etmedim. Yukarıdaki satırları, lütfen bu hususları dikkate alarak okuyunuz.

Devamını Oku

Tarihte Türkler ve Kürtler Sempozyumu Hakkında Bazı Değerlendirmeler

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk Tarih Kurumu tarafından “Tarihte Türkler ve Kürtler Uluslararası Sempozyumu” başlığı altında 09-10 Ocak 2014 tarihlerinde Ankara’da bir sempozyum düzenlendi.
 
Bu sempozyumun birçok faydası olmuştur.
 
Öncelikle; uzun yıllardır, (birkaç girişimi ve bazı akademisyenlerin bireysel çalışmalarını saymazsak) resmi ve siyasi düzeyde görmezden geldiğimiz ve bu yüzden istismara açık hale gelen bir konunun, Türk bilim insanlarınca bilimsel bir platformda tartışılması son derece önemlidir. Karşılıklı saygı çerçevesinde; terör, şiddet ve ayrılıkçılık meşrulaştırılmadan bütün görüşlerin bilimsel temelde tartışılması, zaten doğal olandır.
 
Sempozyumda her ne kadar sadece dini referanslara sahip olsalar da Kürt kökenli akademisyenlerin de bulunması son derece önemliydi. Çünkü bugüne kadar Kürtlerin Türk kökenli olduğunu savunan akademisyenler ile Kürtlerin ayrı bir halk olduğunu iddia eden akademisyenler, bilimsel bir platformda bir araya gelmemişti. Birinci grup kendi içinde bir ağ ve ikinci grup da kendi içinde başka bir ağ oluşturmuştu. Tabir yerinde ise, herkes “kendisi çalıp, kendisi oynuyor”du. Böylece birbirimizi biraz daha duyar olduk.
 
Diğer taraftan karşı fikirlerin olması, bu konuda çalışan akademisyenleri daha titiz, daha dikkatli çalışmaya teşvik edecektir. Kürtler konusunda, akademik camiada gelişigüzel birçok şey yazılmıştır. Böylece bu rahatlık da ortadan kalkacak ve yanlı/yanlış bilgiler kendiliğinden elenecektir. Bilgi kirliliği en az düzeye inecektir.
 
Bu tür toplantıların artarak devam etmesinde, sadece Kürtler ile ilgili değil, Aleviler, Çerkezler, Zazalar, Ermeniler, Gürcüler… hatta birkaç yüz kişi kalan Yahudi Karay Türkleri hakkında dahi akademik çalışmalar yapılmasında yararlar vardır. Hatta daha da ileri gidilerek Türkiye’de yaşamayan ancak komşu ülkelerimizde ve Türkiye’nin ilgisine giren diğer ülkelerde yaşayan etnik gruplar hakkında bilimsel çalışmaların yapılması zorunludur. Çünkü bilgi güçtür ve devlet politikalarını da “doğru bilgi” temelinde inşa etmek durumundadır. Eğer biz doğru bilgiyi ortaya koymazsak, birileri kirli bilgi ile ülkemize, milletimize ve devletimize zarar vermeye devam eder.
 
Maalesef, bu bilgi kirliliği TTK’nın sempozyum açılışında sunulan belgesele kadar nüfuz edebilmişti. Tartışmalı olan birçok mesele bir yana, yanlışlığı defalarca ispatlanmış uydurma bilgiler belgeselde yer almıştı. Mesela sinevizyonda “Kürdistaneyaleti Erzincan ile Musul arasına yerleştirilmişti. Şeyh Said’in torununa Kürtler hakkında açıklama yapma payesi verilmiş, Tuncelili Zaza kökenli mebuslar “Kürt” yapılmıştı. Bununla yetinilmemiş, abisi tarafından ailenin Kürt olmadığı açıklandığı halde Ziya Gökalp’in “Kürtlüğü” vurgulanmıştı. Daha da garibi kronolojik bir yanlışlığa imza atılmasıydı. 1932 yılında vefat eden Dersimli Diyap Ağa, 1938 yılındaki “katliam”dan Atatürk’ün uyarısı sonucunda kurtarılmıştı.
 
Tabii olarak katılımcılar, bu bilgi yanlışlıklarına tepki gösterdiler; gerekli uyarıları yaptılar. Bütün sempozyumların açılışında gösterilen belgesellerin TTK sitesine eklenip, bu videonun eklenmemesi bu tepkilerin sonucu mu, onu bilmiyorum, ama TKK o videoyu sitesine eklememekle isabetli bir iş yapmıştır.
 
Bunun dışında, sempozyumda Zazalar ve Zazaca ile ilgili birkaç tebliğin bulunması yanlıştır. Ayrıca açılış belgeselinde Zazaların Kürt olarak gösterilmesi bu yanlışlıktan daha büyüktür. Çünkü Zazalar, Kürt değildir ve Zazaca Kürtçenin bir lehçesi değildir. Zazalar ile ilgili olarak başka bir sempozyum yapılması daha uygun olacaktır.
 
Son olarak sempozyumun adında “Türk” ve “Kürt” kelimelerinin eşitlenmesi bir başka yanlıştır. Çünkü burada ulusal kimlik ile etnik kimlik eşitlenmiştir ki, bu bilimsel bir tutum değildir.Kürtler”in yalnız kullanılması, “Kürtler ve Türkmenler” yahut “Kürtler ve Türk halkları” gibi bir başlık daha uygun olurdu. Başka temalar, mesela “Anadolu ve çevre coğrafyada Kürtler”, “Ortadoğu’da Kürtler” gibi temalar da seçilebilirdi.
 
Bunların dışında sempozyum, değişik görüşlerin konuşulduğu ve dile getirildiği özgür bir platform olmuştur.
 
Özetle, TTK bazı eksikliklerine ve yanlışlarına rağmen önemli bir adım atmıştır. Ülkemizin yakıcı sorunlarını ele alarak, değişik görüşlerin bir araya geldiği ve bilimsel düzeyde istişare edildiği bu tür toplantılar artarak devam etmelidir. Özellikle, geçmiş dönemlerde yaşanan bazı uğursuz olaylar nedeniyle kimliklerini gizlemek zorunda kalan Ermeniler ile Kürtleşen Türkmen aşiretleri konuları bilimsel düzeyde ele alınmalıdır. Türkiye’de herkes “Türk” ulusal kimliği altında, kendi alt kimliğini özgürce ve saklanmadan yaşayabilmelidir.

Devamını Oku