DOLAR 13,71940.4%
EURO 15,56840.18%
STERLIN 18,2262-0.32%
ALTIN 786,210,93
BIST 1.910,411,61%
BITCOIN 670609-7,54%
Ankara
11°

KAPALI

06 35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Korkunun Korkakları, Korku, Cüceyi Devleştirir

Korkunun Korkakları, Korku, Cüceyi Devleştirir
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nereden çıktı?” demeyin; çıktı işte…

Bugün size “korku”yu yazacağım!

Korku” cüceden dev yaratır!

Atasözü mü bu? Hayır… Benim sözüm.

O kadar korkak var ki çevremizde; “ata”laştırırlar sıradan adamı!

Korkuyorlar, tırsıyorlar, siniyorlar çünkü…

Dev gibi adamlar; korkudan eğilip bükülüyor, eğilip büküldükçe cüceleşiyor!

Canından mı, malını mülkünü kaybetmekten mi korkuyor, koltuk dertleri mi var; bilemem!

Ama sonu ölümle biten bir yolculukta kime ne faydası var ki bu korkunun?

Hangi korkak kazanmış ki bugüne kadar?

Hangisi tarihe geçmiş, gönüllere kazınmış?

Tek bildiğim, korktukları…

Korkup, konuşamadıkları…

Görüp, söyleyemedikleri…

Duyup, aktaramadıkları…

Yapma, etme, sırası değil…”

Bildikleri sadece bu!

Peki ne zaman sırası?

Kaybettikten, tükendikten, bittikten sonra mı?

Ya da tehlike geçince gidenin arkasından konuşurken mi “sırası gelmiş” olacak?

Oysa sen korktukça, büyür seni korkutan…

Sen cüceleşirken, onu devleştirirsin!

Devleşince daha da korkarsın…

Ve yumurta-tavuk misali, sürer gider bu oyun!

Yapacağın tek şey bellidir oysa:

İnandığın şeylerin arkasında eğilip bükülmeden, bedel ödemeyi de göze alarak durabilmek.

Kral çıplak” diye bağıran çocuk kadar yürekli olmak…

Gerekirse, “Alt tarafı genç ölürüm, cesedim yakışıklı olur” diyebilmek!..

Hiçbir korkağı hatırlamaz tarihçiler. Onları tarihin çöp odasına süpürürler…

Birazcık onur, birazcık sadakat, birazcık ilke ve birazcık yürek; cüceyi çıktığı deliğe kaçırır!

Nereden çıktı?” demeyin; çıktı işte:

İkiyüzlülüktür, zavallılıktır korku, insanı çirkinleştirir!

Sevdiğini, başkalarına yâr ettirir!

Yurtsuz, mekânsız; yüzsüz, suratsız bırakır…

Siz de görün etrafınızdaki korkakları; “Satılmış”, “Çıkarcı” deyip geçmeyin hemen…

Sadece “korkak” onlar!

Cüceleri devleştiren, devken cüceleşen zavallılar!

Nereden çıktı” demeyin; öylesine yazdım işte…

Devamını Oku

Tıp Hukukunda Tıbbi Hata ve Komplikasyon

Tıp Hukukunda Tıbbi Hata ve Komplikasyon
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tıbbi Hata) Tanımı, Kökeni ve Türleri

Ülkemizde ve diğer uluslarda yapılan çeşitli çalışmalarda malpraktis (tıbbi hata) iddialarında son yıllarda artış olduğu gözlemlenmektedir. Malpraktis davaları, tıp hukuku içinde yer almakla beraber en zor ve en spesifik davalar arasında yer almaktadır. Öğretide tıbbi hata iddiasının bulunduğu uzmanlık alanlarına göre en riskli alanların Beyin cerrahisi, kadın hastalıkları ve doğum başta olmak üzere, anestezi ve ortopedi olduğu açıklanmaktadır. Sağlık hizmetinden yararlanmak isteyen hasta kişilerin hastanelerde yaşanan yoğunluğun fazla olması sonucu, hekimlerden aldıkları sağlık hizmeti ile tedavi süreci öncesinden başlayıp tedavi süresinde veya tedavi sonrasında malpraktis iddiaları ile dava açtıkları görülmektedir. Türkiye’ de 2002-2014 yılları arasında hekimlere yönelik yanlış ameliyat, teşhis ve benzeri nedenlerden dolayı 4470 dava açılmıştır. Açılan davaların %79’ u hekimlerin lehine sonuçlanırken, %21’ i davacı olan hastaların lehine sonuçlanmıştır. Malpraktise bağlı olarak açılan maddi ve manevi tazminat talepli davalarda malpraktis ve komplikasyon kavramlarının ayırt edilmesi büyük önem göstermektedir.

Sağlık hukuku tıp hukukunu kapsamakla birlikte sağlık hizmetini sunan ve bu hizmetten yararlanan kişiler arasındaki ilişkiler ile uyuşmazlıkları düzenleyen kurallar bütünüdür. Tıp hukuku, sağlık hukukunun bir alt dalı olup tıbbın uygulanmasından kaynaklanan sağlık personelinin hak ve yükümlülükleri, yasal sorumluluğu, hasta hakları, ilaç hukuku, medikal hukuk gibi konuları ele alan hukuk dalıdır. Hekim sorumluluğu kapsamında malpraktis iddiaları ile ilgili olarak ortaya çıkan za­rarın komplikasyon mu yoksa malpraktis mi oldu­ğunu belirlemek incelemelerin en önemli aşamalarından birisidir. Bu nedenle ilk olarak tıbbi hatayı (malpraktis) ve ardından komplikasyon kavramını açıklamalıyız.

Malpraktis, Türk Tabipler Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları md. 13 gereğince; bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “hekimliğin kötü uygulaması” olarak tanımlanmaktadır. Amerikan Hekimler Birliği’ne göre malpraktis; benzer koşullarda benzer seviyede bulunan hekim ya da cerrahların dikkati ve yeteneği baz alınarak bir uygulamada meydana gelen hata olarak ifade edilmektedir. Hatalar, hasta üzerinde psikolojik ya da bedensel önemli zararlar bırakmaktadır ve sağlık hizmetlerinde sıkça görülmektedir. Bazı hatalar sonucunda oluşan zararlar ölümle de sonuçlanabilmektedir.

Malpraktis aynı zamanda ‘hekimliğin kötü uygulanması’, ‘tıpta yanlış uygulama’, ‘tıbbi ihlal’, ‘hatalı tedavi’, ‘uygulama hatası’, ‘tıbbi kötü uygulama’ gibi çeşitli kavramlarla isimlendirilmekle birlikte en geniş olarak kabul gören ve kullanılan kavram “tıbbi hata” dır. Malpraktis latince kökenli olup “Male” ve “Praxis” kelimelerinden türetilerek ‘gereken özenin gösterilmemesi sonucu tıbbi uygulama hataları ile oluşan bunun yanında görevi kötüye kullanmayı’ ifade etmektedir. Tıbbi hata, yapılan işin planlanan ve/veya uygulanan şekilde sonuçlanmaması ile yani kasıtsız bir sonuç olarak gündeme gelmektedir. Tıbbi hatalar, aydınlatma kurallarının ihlalinde, teşhiste veya tedavi yönteminin belirlenmesinde ya da belirlenen yöntemin uygulanmasında ortaya çıkabilir. Önemli noktalardan biri de malpraktisin oluşması için muhakkak bir zararın meydana gelmesi gerektiğidir.

Tıbbi hataların sınıflandırması bakımından çeşitli sınıflandırma grupları oluşturulmuştur. James T. Reason tıbbi hataları 2 kategoride incelemiştir. İlk kategoride “doğru eylemler dizisinin yanlış uygulanmasıyla oluşan sapma ve yanılgılar”; ikincisinde ise“yanlış eylem dizilerinin doğru şekilde uygulanmasıyla meydana gelen hatalar“ yer almaktadır. Leappe, Brennan ve Johnson’ ın tıbbi hataları çeşitlerine göre ayırması ise tanı hataları, tedavi hataları, profilaksi hataları ve diğer hatalar şeklinde olmuştur. Hakan Hakeri tıbbi hataları dört başlık altında toplayarak sınıflandırma yapmıştır. Bunlar: tanı hataları, tedavi hataları tedavi sonrası yükümlülüklerin ihlali ve organizasyon kusurudur. Bu sınıflandırma esas alınarak tanı hataları hakkında eksik ön muayene ve yetersiz anamnez (hasta öyküsü) alınması, teşhise yönelik gerekli tetkiklerin yapılmaması örnek verilmektedir. Tedavi hatalarına örnek olarak: müdahalenin yapılmaması, hasta vücudunda yabancı madde unutulması, yanlış tedavi yöntemi seçimi, gerekli testlerin yapılmaması, yanlış ilaç, hasta karıştırma, yanlış taraf cerrahisi ve son olarak enfeksiyon ve hijyen kurallarına uyulmaması gösterilmektedir. Tedavi sonrası yükümlülüklerin ihlali bakımından tedavi sonrası tavsiye ve uyarılarda bulunmama, tedavi sürecini sürekli kontrol ve gözetim altında bulundurmama örneklendirilmiştir. Son olarak organizasyon kusurunun bulunması halinde hastanın korunmasına yönelik hastanenin ihlali mevcuttur. Bozuk yiyecek verilmesi yüzünden zehirlenmelere yol açılması, kan grubu teşhisinin yanlış yapılması, yeterli ısıtma sağlanamaması sebebiyle hastalığın ağırlaşması veya yeni bir hastalığa sebep olunması; kan doku ve organ çalınması, diğer hırsızlıklar, muhtemel kavga ve çatışmalar için yeterli güvenlik personelinin bulundurulmaması gibi hastanede bulunması belirli standartlara yönelik örnekler organizasyonda kusurun var olduğunu göstermektedir.

Tıbbi hatalara yol açan Amerika kaynaklı istatistiklere bakıldığında, hata kaynaklarının çoğunun hekimlerden ziyade sistematik bazı problemlerden kaynaklandığı ifade edilmiştir. Bir kısım tıbbi hata kaynağı “olumsuz şans” olarak nitelendirilirken, neticede insan olmanın getirdiği hata yapma olasılığı bulunduğu da tespitlerde yer almaktadır.  Bir diğer araştırmanın sonuçlarına göre ise istenmeyen etkilere sebep olan faktörler; yanlış tıbbi teşhis, tedavi sorunları, çeşitli iletişim problemleri, yetersiz ya da güncel olmayan ikinci basamak tedaviler, bilgi eksikliği, hatalı tıbbi değerlendirme ve kararlar olarak sıralanmıştır.

Hekimler ve sağlık çalışanlarının tıp biliminin standardına ve tecrübelere göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü müdahaleleri uygulama hatası olarak değerlendirilerek hekimin sorumluluğu kapsamına alınmıştır. Hekimin sorumsuzluğu için olağanüstü dikkat ve özeni göstermesi elbette beklenemez. Somut olaylar ışığında hekimden beklenen dikkat ve özen ortalama tıbbi bilgiye sahip hekimin göstereceği dikkat, özen göstermesi ve önlemlerini almasıdır. Sorumluluğa ilişkin bir diğer önemli nokta da hekim ve sağlık çalışanlarının sorumluluklarının, hastaya sağlık hizmeti sunmaları ile ulaşılan sonuçtan ziyade sağlık hizmetinin mesleki bilgiye haiz kişiler tarafından gösterilen çabaların, hastaya yapılan işlemlerin ve hasta ile iletişiminde olan davranışlarının özenli olmamasından doğan zararlardan sorumlu olmalarıdır. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2014/17432 E. ve 2015/8358 K. sayılı içtihat metninde belirtildiği üzere hasta ile hekim arasındaki ilişkinin vekâlet sözleşmesi olduğu vurgulanarak vekilin vekâlet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilememesinden değil ise de bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumlu olduğu karar altına alınmıştır.

Komplikasyon Tanımı, Komplikasyon ve Malpraktis Ayrımı

Komplikasyon kavramı, Türk Dil Kurumunun Bilim ve Sanat Terimleri Sözlüğünde; “Bir hastalığın devamı sırasında oluşan başka patolojik olaylar veya hastalıklar, ardıl sorun, karmaşıklık” şeklinde tanımlanarak, doktorun müdahale sırasında bilgi, beceri ve deneyim eksikliği olmaksızın standart uygulamayı, doğru teşhis ve tedaviyi özenli bir şekilde gerçekleştirmesine rağmen öngörülemeyecek ve engellenemeyecek şekilde ortaya çıkan, hekimliğin kötü uygulanmasından kaynaklanmayan zarar doğurucu durumları ifade etmektedir. Komplikasyon özen ve dikkat yü­kümlülüğünün yerine getirilmesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen sonuçtur. Prof. Dr. İ. Hamit Hancı’nın ifadesiyle izin verilen riskin tıbbi karşılığı komplikasyondur.

Örneğin; bir ameliyat için yara enfeksiyonu bir komplikasyondur, ancak eğer profilaktik antibiyotik (bazı durumlarda gelişmesi muhtemel infeksiyonu önlemek için antibiyotik kullanımı) gerekli ise ve hekim bunu vermemişse bu artık özen eksikliğine dayalı bir malpraktise dönüşür. Oysa her türlü önlem alın­masına rağmen, basit bir operasyondan sonra hasta­da akciğer embolisi gelişmesi ve bu nedenle hasta­nın kaybedilmesi malpraktis olmaz.

Komplikasyon ve malpraktis (tıbbi hata) arasındaki temel fark komplikasyonda öngörülebilen bir zarar ve bu zararın doğmaması için önlem alındığı halde önlememesi söz konusuyken, malpraktiste ise hekimin zararın engellenebilmesi açısından gerekli önlemleri almamış olması, tıbbi standartlara uygun davranmaması veya gerçekleştirecek olduğu müdahale ile ilgili bilgi, beceri ya da deneyim vb. eksikliklerinin bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Hekimin, komplikasyonlardan sorumlu tutulmaması için; hastayı, komplikasyonlar konusunda bilgilendirmiş ve hukuka uygun olarak rızasını almış olması gerekir. Tıbbi müdahalenin tüm komplikasyonlarının bildirilmesi mümkün olamayabilir. Ancak makul derecede, oluşması ihtimali hastanın durumuna göre yüksek olan komplikasyonlar bildirilmelidir. Tıbbi müdahalelerde, öngörülebilen ama önlenmesi mümkün olmayan, oluşması ihtimali önceden hastaya usulüne uygun olarak bildirilmiş ve hasta tarafından kabul edilmiş olan durumlar nedeni ile de hekim sorumlu tutulamaz. Önlem alınmayan, fark edilmeyen, doğru yönetilmeyen ve tekrarlayan komplikasyonların malpraktise dönüşebileceği unutulmaması gereken önemli bir husustur. Tıp mesleği mensupları, komplikasyonun malpraktise dönüşmesine örnek olarak şu hususları göstermektedir: “Komplikasyon eğer; zamanında fark edilmez ise, fark edilmesine rağmen gerekli önlemler alınmaz ise, fark edilip önlem alınmasına rağmen bu önlemler yerleşmiş standart tıbbi girişim olarak değerlendirilmez ise malpraktisten söz edilir’’

Hukukçular ile hekimlerin malpraktis-komplikasyon ayrımı yönüyle görüş farklılıkları taşıdıkları görülmektedir. Tıp mesleği mensupları tıbbi müdahale sebebiyle oluşan her türlü olumsuz sonucu komplikasyon olarak adlandırılmakla beraber hukukçular açısından ancak hekime kusur olarak yüklenemeyecek olumsuzlukları komplikasyon olarak görülmektedir.

Malpraktis iddiasının dava açılması yoluyla mahkemeye taşınması durumunda,  hâkimin veya bir başka hukukçunun malpraktis tespiti yapması genellikle mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, malpraktisin tespiti için bilirkişinin bilgisi gerekmektedir. Uygulamada bilirkişi incelemesi daha çok Adli Tıp Kurumu tarafından bilirkişi raporu olarak hazırlanarak mahkemeye sunulmaktadır. Ancak bu kurum dışında özellikle üniversitelerin ilgili bölümlerinden öğretim üyelerine de bilirkişi olarak görev verildiği görülmektedir. Bilirkişi raporları takdiri delil olması nedeniyle hakimin hüküm vermesinde bu rapora bağlı olmadığı, hukuki çerçevede gerekçelendirmek suretiyle bilirkişi raporunu serbestçe değerlendirebildiği görülmektedir. Malpraktis davalarında tıp biliminin uygulama alanında yetkin tıp mesleği mensuplarının, dava konusunun değerlendirilmesi açısından uzmanlık alanına ve teknik bilgilerine başvurulması ile hazırlanan bilirkişi raporları yargılama sürecinin oldukça mühim parçalarından biridir. Anlaşılacağı üzere malpraktis ve komplikasyonların dava içerisinde tespitini yapmak üzere bilirkişilere önemli bir görev düşmekte, kavramsal farklılıkların değerlendirilmesi ile kusur tespitinin yapılması sonucunda davaya konu somut olayın aydınlanması hem davacılar hem de davalı sağlık mensupları yönünden mühim bir gerçekliktir.

Devamını Oku

Tıp Hukukunda Tıbbi Hata Ve Komplikasyon

Tıp Hukukunda Tıbbi Hata Ve Komplikasyon
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülkemizde ve diğer uluslarda yapılan çeşitli çalışmalarda malpraktis (tıbbi hata) iddialarında son yıllarda artış olduğu gözlemlenmektedir. Malpraktis davaları, tıp hukuku içinde yer almakla beraber en zor ve en spesifik davalar arasında yer almaktadır. Öğretide tıbbi hata iddiasının bulunduğu uzmanlık alanlarına göre en riskli alanların Beyin cerrahisi, kadın hastalıkları ve doğum başta olmak üzere, anestezi ve ortopedi olduğu açıklanmaktadır.

Sağlık hizmetinden yararlanmak isteyen hasta kişilerin hastanelerde yaşanan yoğunluğun fazla olması sonucu, hekimlerden aldıkları sağlık hizmeti ile tedavi süreci öncesinden başlayıp tedavi süresinde veya tedavi sonrasında malpraktis iddiaları ile dava açtıkları görülmektedir. Türkiye’ de 2002-2014 yılları arasında hekimlere yönelik yanlış ameliyat, teşhis ve benzeri nedenlerden dolayı 4470 dava açılmıştır. Açılan davaların %79’ u hekimlerin lehine sonuçlanırken, %21’ i davacı olan hastaların lehine sonuçlanmıştır. Malpraktise bağlı olarak açılan maddi ve manevi tazminat talepli davalarda malpraktis ve komplikasyon kavramlarının ayırt edilmesi büyük önem göstermektedir.

Sağlık hukuku tıp hukukunu kapsamakla birlikte sağlık hizmetini sunan ve bu hizmetten yararlanan kişiler arasındaki ilişkiler ile uyuşmazlıkları düzenleyen kurallar bütünüdür. Tıp hukuku, sağlık hukukunun bir alt dalı olup tıbbın uygulanmasından kaynaklanan sağlık personelinin hak ve yükümlülükleri, yasal sorumluluğu, hasta hakları, ilaç hukuku, medikal hukuk gibi konuları ele alan hukuk dalıdır. Hekim sorumluluğu kapsamında malpraktis iddiaları ile ilgili olarak ortaya çıkan za­rarın komplikasyon mu yoksa malpraktis mi oldu­ğunu belirlemek incelemelerin en önemli aşamalarından birisidir. Bu nedenle ilk olarak tıbbi hatayı (malpraktis) ve ardından komplikasyon kavramını açıklamalıyız.

Malpraktis, Türk Tabipler Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları md. 13 gereğince; bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “hekimliğin kötü uygulaması” olarak tanımlanmaktadır. Amerikan Hekimler Birliği’ne göre malpraktis; benzer koşullarda benzer seviyede bulunan hekim ya da cerrahların dikkati ve yeteneği baz alınarak bir uygulamada meydana gelen hata olarak ifade edilmektedir. Hatalar, hasta üzerinde psikolojik ya da bedensel önemli zararlar bırakmaktadır ve sağlık hizmetlerinde sıkça görülmektedir. Bazı hatalar sonucunda oluşan zararlar ölümle de sonuçlanabilmektedir.

Malpraktis aynı zamanda ‘hekimliğin kötü uygulanması’, ‘tıpta yanlış uygulama’, ‘tıbbi ihlal’, ‘hatalı tedavi’, ‘uygulama hatası’, ‘tıbbi kötü uygulama’ gibi çeşitli kavramlarla isimlendirilmekle birlikte en geniş olarak kabul gören ve kullanılan kavram “tıbbi hata” dır. Malpraktislatince kökenli olup “Male” ve “Praxis” kelimelerinden türetilerek ‘gereken özenin gösterilmemesi sonucu tıbbi uygulama hataları ile oluşan bunun yanında görevi kötüye kullanmayı’ ifade etmektedir. Tıbbi hata, yapılan işin planlanan ve/veya uygulanan şekilde sonuçlanmaması ile yani kasıtsız bir sonuç olarak gündeme gelmektedir. Tıbbi hatalar, aydınlatma kurallarının ihlalinde, teşhiste veya tedavi yönteminin belirlenmesinde ya da belirlenen yöntemin uygulanmasında ortaya çıkabilir. Önemli noktalardan biri de malpraktisin oluşması için muhakkak bir zararın meydana gelmesi gerektiğidir.

Tıbbi hataların sınıflandırması bakımından çeşitli sınıflandırma grupları oluşturulmuştur. James T. Reason tıbbi hataları 2 kategoride incelemiştir. İlk kategoride “doğru eylemler dizisinin yanlış uygulanmasıyla oluşan sapma ve yanılgılar”; ikincisinde ise“yanlış eylem dizilerinin doğru şekilde uygulanmasıyla meydana gelen hatalar“ yer almaktadır. Leappe, Brennan ve Johnson’ ın tıbbi hataları çeşitlerine göre ayırması ise tanı hataları, tedavi hataları, profilaksi hataları ve diğer hatalar şeklinde olmuştur. Hakan Hakeri tıbbi hataları dört başlık altında toplayarak sınıflandırma yapmıştır. Bunlar: tanı hataları, tedavi hataları tedavi sonrası yükümlülüklerin ihlali ve organizasyon kusurudur. Bu sınıflandırma esas alınarak tanı hataları hakkında eksik ön muayene ve yetersiz anamnez (hasta öyküsü) alınması, teşhise yönelik gerekli tetkiklerin yapılmaması örnek verilmektedir. Tedavi hatalarına örnek olarak: müdahalenin yapılmaması, hasta vücudunda yabancı madde unutulması, yanlış tedavi yöntemi seçimi, gerekli testlerin yapılmaması, yanlış ilaç, hasta karıştırma, yanlış taraf cerrahisi ve son olarak enfeksiyon ve hijyen kurallarına uyulmaması gösterilmektedir. Tedavi sonrası yükümlülüklerin ihlali bakımından tedavi sonrası tavsiye ve uyarılarda bulunmama, tedavi sürecini sürekli kontrol ve gözetim altında bulundurmama örneklendirilmiştir. Son olarak organizasyon kusurunun bulunması halinde hastanın korunmasına yönelik hastanenin ihlali mevcuttur. Bozuk yiyecek verilmesi yüzünden zehirlenmelere yol açılması, kan grubu teşhisinin yanlış yapılması, yeterli ısıtma sağlanamaması sebebiyle hastalığın ağırlaşması veya yeni bir hastalığa sebep olunması; kan doku ve organ çalınması, diğer hırsızlıklar, muhtemel kavga ve çatışmalar için yeterli güvenlik personelinin bulundurulmaması gibi hastanede bulunması belirli standartlara yönelik örnekler organizasyonda kusurun var olduğunu göstermektedir.

Tıbbi hatalara yol açan Amerika kaynaklı istatistiklere bakıldığında, hata kaynaklarının çoğunun hekimlerden ziyade sistematik bazı problemlerden kaynaklandığı ifade edilmiştir. Bir kısım tıbbi hata kaynağı “olumsuz şans” olarak nitelendirilirken, neticede insan olmanın getirdiği hata yapma olasılığı bulunduğu da tespitlerde yer almaktadır. Bir diğer araştırmanın sonuçlarına göre ise istenmeyen etkilere sebep olan faktörler; yanlış tıbbi teşhis, tedavi sorunları, çeşitli iletişim problemleri, yetersiz ya da güncel olmayan ikinci basamak tedaviler, bilgi eksikliği, hatalı tıbbi değerlendirme ve kararlar olarak sıralanmıştır.

Hekimler ve sağlık çalışanlarının tıp biliminin standardına ve tecrübelere göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü müdahaleleri uygulama hatası olarak değerlendirilerek hekimin sorumluluğu kapsamına alınmıştır. Hekimin sorumsuzluğu için olağanüstü dikkat ve özeni göstermesi elbette beklenemez. Somut olaylar ışığında hekimden beklenen dikkat ve özen ortalama tıbbi bilgiye sahip hekimin göstereceği dikkat, özen göstermesi ve önlemlerini almasıdır. Sorumluluğa ilişkin bir diğer önemli nokta da hekim ve sağlık çalışanlarının sorumluluklarının, hastaya sağlık hizmeti sunmaları ile ulaşılan sonuçtan ziyade sağlık hizmetinin mesleki bilgiye haiz kişiler tarafından gösterilen çabaların, hastaya yapılan işlemlerin ve hasta ile iletişiminde olan davranışlarının özenli olmamasından doğan zararlardan sorumlu olmalarıdır. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2014/17432 E. ve 2015/8358 K. sayılı içtihat metninde belirtildiği üzere hasta ile hekim arasındaki ilişkinin vekâlet sözleşmesi olduğu vurgulanarak vekilin vekâlet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilememesinden değil ise de bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumlu olduğu karar altına alınmıştır.

Komplikasyon Tanımı, Komplikasyon ve Malpraktis Ayrımı

Komplikasyon kavramı, Türk Dil Kurumunun Bilim ve Sanat Terimleri Sözlüğünde; “Bir hastalığın devamı sırasında oluşan başka patolojik olaylar veya hastalıklar, ardıl sorun, karmaşıklık” şeklinde tanımlanarak, doktorun müdahale sırasında bilgi, beceri ve deneyim eksikliği olmaksızın standart uygulamayı, doğru teşhis ve tedaviyi özenli bir şekilde gerçekleştirmesine rağmen öngörülemeyecek ve engellenemeyecek şekilde ortaya çıkan, hekimliğin kötü uygulanmasından kaynaklanmayan zarar doğurucu durumları ifade etmektedir. Komplikasyon özen ve dikkat yü­kümlülüğünün yerine getirilmesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen sonuçtur. Prof. Dr. İ. Hamit Hancı’nın ifadesiyle izin verilen riskin tıbbi karşılığı komplikasyondur.

Örneğin; bir ameliyat için yara enfeksiyonu bir komplikasyondur, ancak eğer profilaktik antibiyotik (bazı durumlarda gelişmesi muhtemel infeksiyonu önlemek için antibiyotik kullanımı) gerekli ise ve hekim bunu vermemişse bu artık özen eksikliğine dayalı bir malpraktise dönüşür. Oysa her türlü önlem alın­masına rağmen, basit bir operasyondan sonra hasta­da akciğer embolisi gelişmesi ve bu nedenle hasta­nın kaybedilmesi malpraktis olmaz.
Komplikasyon ve malpraktis (tıbbi hata) arasındaki temel fark komplikasyonda öngörülebilen bir zarar ve bu zararın doğmaması için önlem alındığı halde önlememesi söz konusuyken, malpraktiste ise hekimin zararın engellenebilmesi açısından gerekli önlemleri almamış olması, tıbbi standartlara uygun davranmaması veya gerçekleştirecek olduğu müdahale ile ilgili bilgi, beceri ya da deneyim vb. eksikliklerinin bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Hekimin, komplikasyonlardan sorumlu tutulmaması için; hastayı, komplikasyonlar konusunda bilgilendirmiş ve hukuka uygun olarak rızasını almış olması gerekir. Tıbbi müdahalenin tüm komplikasyonlarının bildirilmesi mümkün olamayabilir. Ancak makul derecede, oluşması ihtimali hastanın durumuna göre yüksek olan komplikasyonlar bildirilmelidir. Tıbbi müdahalelerde, öngörülebilen ama önlenmesi mümkün olmayan, oluşması ihtimali önceden hastaya usulüne uygun olarak bildirilmiş ve hasta tarafından kabul edilmiş olan durumlar nedeni ile de hekim sorumlu tutulamaz. Önlem alınmayan, fark edilmeyen, doğru yönetilmeyen ve tekrarlayan komplikasyonlarınmalpraktise dönüşebileceği unutulmaması gereken önemli bir husustur. Tıp mesleği mensupları, komplikasyonunmalpraktise dönüşmesine örnek olarak şu hususları göstermektedir: “Komplikasyon eğer; zamanında fark edilmez ise, fark edilmesine rağmen gerekli önlemler alınmaz ise, fark edilip önlem alınmasına rağmen bu önlemler yerleşmiş standart tıbbi girişim olarak değerlendirilmez ise malpraktisten söz edilir’’

Hukukçular ile hekimlerin malpraktis-komplikasyon ayrımı yönüyle görüş farklılıkları taşıdıkları görülmektedir. Tıp mesleği mensupları tıbbi müdahale sebebiyle oluşan her türlü olumsuz sonucu komplikasyon olarak adlandırılmakla beraber hukukçular açısından ancak hekime kusur olarak yüklenemeyecek olumsuzlukları komplikasyon olarak görülmektedir.

Malpraktis iddiasının dava açılması yoluyla mahkemeye taşınması durumunda, hâkimin veya bir başka hukukçunun malpraktis tespiti yapması genellikle mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, malpraktisin tespiti için bilirkişinin bilgisi gerekmektedir. Uygulamada bilirkişi incelemesi daha çok Adli Tıp Kurumu tarafından bilirkişi raporu olarak hazırlanarak mahkemeye sunulmaktadır. Ancak bu kurum dışında özellikle üniversitelerin ilgili bölümlerinden öğretim üyelerine de bilirkişi olarak görev verildiği görülmektedir. Bilirkişi raporları takdiri delil olması nedeniyle hakimin hüküm vermesinde bu rapora bağlı olmadığı, hukuki çerçevede gerekçelendirmek suretiyle bilirkişi raporunu serbestçe değerlendirebildiği görülmektedir. Malpraktis davalarında tıp biliminin uygulama alanında yetkin tıp mesleği mensuplarının, dava konusunun değerlendirilmesi açısından uzmanlık alanına ve teknik bilgilerine başvurulması ile hazırlanan bilirkişi raporları yargılama sürecinin oldukça mühim parçalarından biridir. Anlaşılacağı üzere malpraktis ve komplikasyonların dava içerisinde tespitini yapmak üzere bilirkişilere önemli bir görev düşmekte, kavramsal farklılıkların değerlendirilmesi ile kusur tespitinin yapılması sonucunda davaya konu somut olayın aydınlanması hem davacılar hem de davalı sağlık mensupları yönünden mühim bir gerçekliktir.

Devamını Oku

Kiracı ve kiralayanın karşılaştığı güncel sorunlar ve çözüm önerileri

Kiracı ve kiralayanın karşılaştığı güncel sorunlar ve çözüm önerileri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kira Hukuku alanında karşılaştığımız iki hukuki problemden birincisi kiralananda yapılacak kira artış oranının ne olacağıdır. TBK m. 344 gereği tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerli olacaktır. İçinde bulunduğumuz Eylül ayı bakımından bu oran %15,78’dir.

Kira Hukuku alanında karşılaştığımız bir diğer sorun ise yeni satın alınan konutta bulunan kiracının konuttan nasıl çıkartılacağıdır. Türk Borçlar Kanunumuzun 351. maddesi “Kiralananı sonradan edinen kişi, onu kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, kira sözleşmesini altı ay sonra açacağı bir davayla sona erdirebilir. Kiralananı sonradan edinen kişi, dilerse gereksinim sebebiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkını, sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir.” hükmünü içerir.

Mevzuatımız gereğince satın almış olduğunuz konutta önceki malikle arasındaki kira sözleşmesine istinaden oturmaya devam eden kiracıyı, sırf evi satın aldığınız yani ev sahibinin değiştiği gerekçesi ile konutu boşaltmasını isteme, kira sözleşmesini sona erdirme hakkınız bulunmamaktadır.

Yeni edindiğiniz taşınmazı ister cebri icra yoluyla ister satın alma ister bağış yoluyla elde etmiş olun ilgili hükümden faydalanabilmeniz açısından bir fark bulunmamaktadır. Önemli olan taşınmazlarda mülkiyetin tescil yolu ile kazanılmasına binaen maddede düzenlenen sürelerin tescil tarihi/edinme tarihinden itibaren başladığının gözden kaçırılmamasıdır.

Netice itibariyle eğer yeni edindiğiniz taşınmazda kiracı bulunmakta ve kira sözleşmesini kendiniz, eşiniz, altsoyunuz, üstsoyunuz veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğunuz diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi ile kullanma zorunluluğunuzun hasıl olduğu gerekçesiyle sona erdirmek istiyorsanız; edinme tarihinizden itibaren bir aylık süre içerisinde kiracınıza yazılı olarak (ispat açısından Noterlikten ihtarname keşide edilmesini öneririz.) bildirmeniz ŞARTIYLA altı ay sonra iktisap ve ihtiyaç sebebiyle kiralananın tahliyesine ilişkin davanızı açabilirsiniz.

İhtiyaç sebebinizi ispatlamanız gerekeceğinden “Almanya’dan oğlum gelecek.” gibi aslında var olmayan klişeleşmiş ihtiyaç sebepleri yerine ciddi ve samimi ihtiyaçlarınızı ileri sürmeniz gerekmektedir.

Son olarak belirtelim mevzuatımızda yeniden kiralama yasağı bulunmakta olup TBK m. 355 hükmü uyarınca; ihtiyaç sebebiyle kiracının tahliye edilmesi halinde kiracıya, tahliyeden itibaren üç aylık süre içerisinde haklı bir sebep olmaksızın kiralananın kendisi dışında bir üçüncü kişiye kiralanması halinde, son kira yılında ödediği kira bedelinden az olmamak üzere tazminat talep edebilme imkânı tanınmaktadır.

Devamını Oku

Sağ Kalan Eşin Hakları

Sağ Kalan Eşin Hakları
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Eşlerden birinin vefat etmesi halinde sağ kalan eşin gerek aile hukukundan gerek ise miras hukukundan doğan birtakım hakları gündeme gelmekte olup yazımızda sağ kalan eşin bahse konu hakları hakkında bilgi verilmesi amaçlanmıştır.

Zümre Sistemi Türk Medeni Kanunu’nun (“TMK”) 499. ve 506. Maddeleri uyarınca, sağ kalan eşin miras ve saklı pay oranı hangi zümre ile birlikte mirasçı olduğuna bağlı olarak değişkenlik göstermesi nedeni ile öncelikle Türk Miras Hukuku’nda uygulanan “zümre sistemi” hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse; – Miras bırakanın alt soyu (çocukları, torunları ve devam eden alt soyu) birinci zümreyi,

– Miras bırakanın ana ve babası ile kardeşleri, yeğenleri ve onların alt soyu ikinci zümreyi,

– Miras bırakanın büyük anaları ile büyük babaları ve onların alt soyu ise üçüncü zümreyi oluşturur.

Zümre sisteminde, sırası ile her bir zümrenin varlığı bir sonraki zümrenin mirasçılık sıfatı kazanmasının önüne geçmektedir. Örneğin, miras bırakanın çocuklarının varlığı miras bırakanın ana ve babasının mirasçı olmasını engellemektedir.

Bu bağlamda eşin yukarıda belirtilen zümrelerle veya tek başına mirasçılığı irdelendiğinde; 2. Sağ Kalan Eşin Birinci Zümre İle Birlikte Mirasçılığı

Eşlerden biri vefat ettiğinde sağ kalan eş birinci zümre ile birlikte mirasçıysa terekenin, yani miras bırakanın vefat ettiği tarih itibariyle geride bıraktığı hak ve borçların üzerinde ¼ oranında yasal miras payı hakkında sahip olur. Bu durumda sağ kalan eşin saklı pay oranı ise yasal miras payının tamamıdır.

Sağ kalan eşin miras payından arta kalan tereke üzerindeki ¾ oranındaki pay ise miras bırakanın çocukları arasında eşit bir şekilde paylaşılacaktır. Miras bırakanın çocukları hayatta değilse, miras bırakanın torunları ve onların alt soyu mirasta hak sahibi olacaktır.

 

Sağ Kalan Eşin İkinci Zümre İle Birlikte Mirasçılığı

Miras bırakanın geride altsoyu yani birinci zümresi yoksa, sağ kalan eş ikinci zümre ile birlikte mirasçı olacaktır. Bu durumda sağ kalan eşin tereke üzerinde ½ oranında yasal miras hakkı, yine ½ oranında da saklı payı bulunmaktadır. Miras bırakanın terekesinde geriye kalan ½ oranındaki mirası ise ikinci zümreye intikal edecek olup miras bırakanın ana ve babası arasında eşit bir şekilde paylaşılacaktır. Miras bırakanın ana ve babası hayatta değilse miras bırakanın kardeşleri, kardeşleri hayatta değilse yeğenleri arasında eşit paylaşılacaktır.

 

Sağ Kalan Eşin Üçüncü Zümre ile Birlikte Mirasçılığı

Miras bırakanın birinci ve ikinci zümresinde yasal mirasçısı yoksa, sağ kalan eş üçüncü zümre ile birlikte mirasçı olacaktır. Sağ kalan eşin üçüncü zümre ile birlikte mirasçı olduğu durumlarda tereke üzerinde ¾ oranında yasal miras payı bulunmaktadır. Bu durumda sağ kalan eşin saklı payı ise terekenin 9/16’sı oranında olacaktır. Miras bırakanın geriye kalan ¼ oranındaki miras payı ise üçüncü zümreye intikal edecek olup miras bırakanın büyük ana ve büyük babaları arasında eşit bir şekilde paylaştırılacaktır. Miras bırakanın büyük ana ve babaları hayatta değilse miras payı amca, dayı, teyze, hala arasında eşit paylaşılacaktır. Eğer miras bırakanın büyük ana ve büyük babaları ile amca, teyze, hala, dayısı hayatta değilse, miras bırakanın kuzenleri mirasçı olamayacak, bu durumda sağ kalan eş miras payının tamamına sahip olabilecektir.

 

Sağ Kalan Eşin Tek Başına Mirasçılığı

Eşlerden biri vefat ettiğinde geride birinci ve ikinci zümreden hiç mirasçı yoksa, üçüncü zümrenin de zümre başları (miras bırakanın büyük ana- büyük babası ile hala, dayı, teyze ve amcası) miras bırakandan önce vefat etmişse sağ kalan eş tek başına mirasın tamamına sahip olacaktır. Eşin tek başına mirasçı olduğu durumda ise saklı payı terekenin ¾ ‘ü oranında olacaktır.

 

Sağ Kalan Eşin Mal Rejiminin Tasfiyesinden Doğan Hakları

Eşlerden birinin vefatı halinde sağ kalan eş, aile mahkemesinden evlilik birliğinin ölümle sona ermesi nedeniyle mal rejiminin tasfiye edilmesini talep edebilecektir. Şayet eşler evlilik birliğini kurarken başkaca bir mal rejimini seçmedilerse yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamında miras bırakanın malları öncelikle tasfiye edilecektir. Sağ kalan eşin mal rejiminin tasfiyesi konusunda herhangi bir talebi olmaması halinde ise direkt olarak miras paylaşımına geçilecektir.

Sağ kalan eşin evlilik birliğinin kurulması tarihinden itibaren edinilen mallar üzerinde;

– 2002 öncesinde edinilen mallar üzerinde katkı payı alacağı,

– 2002 sonrası edinilen mallar üzerinde ise katılma ve değer artış payı alacağı hakkı vardır.

Sağ kalan eş tarafından açılan mal rejiminin tasfiyesi davasından sonra geriye kalan tereke üzerinde eşin yasal mirasçılığı ise aynen devam edecektir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, konuya ilişkin vermiş olduğu  2011/1293 E.  2011/1521 K. 11.3.2011 T. sayılı kararında;

“Taraflar 02.08.1986 tarihinde evlenmişler, Abdullah’ın 14.08.2004 tarihinde ölümü ile mal rejimi sona ermiştir ( TMK’nın 225/1. m. ). Eşler arasında sözleşmeyle başka mal rejimi seçilmediğinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TMK’nın 170. maddesi uyarınca “mal ayrılığı” bu tarihten ölüm tarihine kadar ise 4721 sayılı TMK’nın 202. maddesi uyarınca “edinilmiş mallara katılma” rejimi geçerlidir. Dosya içeriğine, banka, tapu ve nüfus kayıtlarına, bilirkişi raporuna, Hatay Aile Mahkemesi’nin 2008/384 E. 2008/643 K. sayılı dava dosyasına ve tanık anlatımlarına göre; mal rejiminin sona erdiği Abdullah’ın ölüm tarihinde banka hesabında bulunan 47.005,93 TL’nin 46.806,28 TL’sinin eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde ölen eş adına bankaya yatırılan edinilmiş mal olduğu, söz konusu paranın kişisel mal olduğu ileri sürülmüşse de davalı tarafça kanıtlanamadığı ( TMK’nın 222/3. m. ), bu miktar üzerinde sağ eş davasının 1/2 oranda katılma-alacağının bulunduğu ( TMK’nın 231, 236/1. m. ) sabittir. Sağ eşinin, mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkı terekeye ait borç olup, bu borç çıktıktan sonra ölen eş Abdullah üzerinde kalan diğer yarı pay mirasçılar arasında miras hukuku hükümlerine göre paylaştırılır. Sağ eş davacının ölen eş Abdullah üzerinde kalan diğer yarı pay üzerinde de miras hakkı bulunmaktadır.”

Şeklinde hüküm kurmuştur. Yargıtay kararında da belirtildiği üzere, sağ kalan eşin mal rejiminin tasfiyesinden doğan hakkı, terekeye ait bir borçtur. Dolayısı ile öncelikle eşin mal rejiminin tasfiyesinden doğan haklarının hesaplanması, akabinde ise miras paylaştırılması işlemine geçilmelidir.

Ancak, miras paylaşımı yapıldıktan sonra açılacak olan mal rejiminin tasfiyesi davalarının kabulü zamanaşımı süresi olan ölüm tarihinden itibaren 10 yıllık süre içerisinde açılması koşulu ile kabul edilebilecektir. Buna karşılık mirasçıların da sağ kalan eşe karşı mal rejiminin tasfiyesi davası açması mümkündür. Bu halde ise mal rejiminin tasfiyesi değeri terekenin aktifinde yer alacaktır. 10 yıllık zamanaşımı süresi, mirasçılar tarafından açılacak mal rejiminin tasfiyesi davalarında da geçerlidir.

Burada üzerinde durulması gereken diğer bir konu ise sağ kalan eş üzerinde alacaklı ve borçlu sıfatlarının birleşmesidir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, sağ kalan eş tarafından açılan mal rejiminin tasfiyesi davalarında alacaklı ve borçlu sıfatlarının birleşmesi hakkında vermiş olduğu 2018/15634 E. 2019/10859 K. 3.12.2019 T. Sayılı İlamında;

“Dava, ölüme bağlı mal rejiminin tasfiyesi ile alacak isteğine ilişkin olup davacı temyize konu davayı terekenin alacaklısı sıfatıyla açmış ise de; davacı da dahil davanın tarafları, ortak mirasbırakan …’in mirasçısıdırlar ve tereke borçlarından kanuni düzenlemeler çerçevesinde hepsi de sorumludurlar. Başka bir anlatımla, mirasçılık sıfatına sahip olduğundan (TMK madde 499), alacaklı ve borçlu sıfatı davacı sağ eş de kısmen birleşmiştir.

Tüm bu açıklamalar nedeniyle, davacı mirasçı sağ eşin mal rejiminin tasfiyesi nedeniyle talep ettiği ve terekeye ait borç sayılan alacak miktarından, davanın mirasçılar arasında görülmesi nedeniyle, davacı da dahil bütün mirasçılar miras payları oranında sorumludurlar. Buna göre, somut olayda hüküm altına alınan tereke borcundan davacının da miras payı oranında sorumlu olduğu göz önünde bulundurularak temyiz eden davalıların miras payları oranında sorumlu olduğunun hüküm fıkrasında gösterilmesi gerekirken bu husus göz ardı edilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.”

Şeklinde hüküm kurmuştur. Mirasçı olarak terekenin borçlarından sorumlu olan eşin, terekeye karşı kendi alacağından da sorumlu olduğu Yargıtay tarafından kabul edilmiştir.

 

Sağ Kalan Eşin Aile Konutu ve Ev Eşyaları Üzerindeki Hakları

Eşlerin birlikte yaşamlarını sürdürdükleri, sürekli kalmak niyeti ile barındıkları, yaşam merkezi haline gelen konut hukukumuzda “aile konutu” olarak kabul edilmektedir. Hukukumuz, eşlerin birlikte yaşadıkları konut ve ev eşyaları üzerinde sağ kalan eşe birtakım ayrıcalıklar tanımıştır.

TMK’nın Aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe özgülenmesi başlıklı 652. Maddesine göre, eşlerden birinin ölümü hâlinde tereke malları arasında ev eşyası veya eşlerin birlikte yaşadıkları konut varsa; sağ kalan eş, bunlar üzerinde kendisine miras hakkına mahsuben mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir.

Haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sağ kalan eşin veya miras bırakanın diğer yasal mirasçılarından birinin istemi üzerine, mülkiyet yerine intifa veya oturma hakkı tanınmasına da karar verilebilir.

TMK’nın 240. Maddesi ise 652. Maddesine paralellik göstermekte olup görece özel nitelikte bir düzenlemedir. İlgili maddeye göre sağ kalan eş, katılma alacağından mahsup edilmek üzere aile konutunun ve ev eşyalarının mülkiyet hakkının kendisine verilmesini veya ayni bir hak tesis edilmesini talep edebilir. Uygulama açısından TMK’nın 240 ile aynı Kanun’un 652. maddesi arasında ortak bir yön bulunduğu ve ortak bir konuyu düzenledikleri görülmekle birlikte aralarında bazı farklar da bulunmaktadır.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2014/5677 E. , 2014/14501 K. Sayılı ilamında;

“TMK’nun 240. maddesine göre, mal rejimi ölüm nedeniyle sona erdiğinde, sağ kalan eşin bu rejimden kaynaklanan ayni hakkını düzenlemektedir. Yani edinilmiş mallara katılma alacağı karşılığında mülkiyet hakkının tanınmasını öngörmektedir. TMK’nun 652. maddesinde ise, eşler arasındaki mal rejimi ne olursa olsun, sağ kalan eşin, tereke malları arasında yer alan konut veya konut eşyası üzerinde mirastan kaynaklanan ayni hakkını düzenlemektedir. TMK’nun 240. maddesi gereğince sağ kalan eşin, konut ve ev eşyası üzerinde ayni hak isteğinde bulunabilmesi için bazı koşulların varlığı aranmaktadır. Örneğin, eşler arasında katılma rejiminin bulunması, katılma rejiminin ölüm nedeniyle son bulması, sağ kalan eşin olması, sağ kalan eşin katılma alacağının doğması ve sağ kalan eşin ayni hak talep etmesi gibi koşulların gerçekleşmesi gerekmektedir. TMK’ nun 652. Maddesi gereğince, sağ kalan eşin konut ve konut eşyası üzerinde ayni hak istemesinin koşulları ise; ölüm olması, sağ kalan eşin varlığı ve mirasçı olması, tereke malları arasında eşlerin birlikte yaşadıkları konut veya konut eşyasının bulunması ve sağ kalan eşin konut veya konut eşyasında ayni hak talep etmesi gibi koşullar öngörülmektedir.”

Şeklinde karar vermiştir. Görüldüğü gibi, TMK’nın 240 ve 652. maddeleri görünürde ortak yönleri bulunduğu halde uygulama alanları ve aranan koşullar açıklandığı gibi farklıdır. Katılma alacağı ya da değer artış payı alacağı yok ise, mülkiyet hakkının tanınması TMK’nın 240. maddesi gereğince istenemez. TMK’ nın 652. maddesine dayanan ölüm halinde ise, mal rejimi türü ne olursa olsun, konut ve konut eşyası üzerinde sağ kalan eşin ayni hakkı tanınmıştır.

 

Boşanma Davası Devam Ederken Eşlerden Birinin Vefatı

Türk Medeni Kanunu’nun 181. Maddesine göre, boşanan eşler bu sıfatla birbirlerinin yasal mirasçısı olamazlar ve boşanmadan önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendilerine sağlanan hakları, aksi tasarruftan anlaşılmadıkça, kaybederler.

Yine aynı maddeye göre, boşanma davası devam ederken, ölen eşin mirasçılarından birisinin davaya devam etmesi ve diğer eşin kusurunun ispatlanması hâlinde de eşler birbirlerinin yasal mirasçısı olamazlar ve boşanmadan önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendilerine sağlanan hakları, aksi tasarruftan anlaşılmadıkça, kaybederler.

Burada önemle belirtmek gerekir ki, boşanma davası açma hakkı kişiye sıkı bağlı olan bir haktır. Mirasçıların dava hakkının düzenlendiği TMK’nın 159. Maddesi de paralel olarak evlenmenin butlanını dava etme hakkının mirasçılara geçmediğini düzenlemiştir. Ancak, mirasçılar açılmış olan davayı sürdürebilirler. Dava sonucunda evlenme sırasında iyiniyetli olmadığı anlaşılan sağ kalan eş, yasal mirasçı olamayacağı gibi, daha önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendisine sağlanan hakları da kaybeder.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi konuya ilişkin olarak vermiş olduğu 2013/15088 E. 2014/9135 K. 9.5.2014 T. Sayılı kararında;

“Toplanan delillerden, miras bırakan M.. U..’un İ.U. ile 13.09.2000 tarihinde evlendikleri, miras bırakan tarafından boşanma davası açıldığı ve miras bırakanın yargılama sırasında 02.05.2008 tarihinde öldüğü, geride kalan mirasçıları tarafından boşanma davasına devam edildiği, Antalya 1.Aile Mahkemesi’nin 2011/1326 Esas, 2012/530 Karar ve 07.05.2012 günlü kararıyla davalı eş İsmihan’ın kusurlu olduğunun tespitine karar verildiği, mahkemenin bu kararının Yargıtay 2.Hukuk Dairesi’nce 10.12.2012 tarihinde onanarak kesinleştiği anlaşılmaktadır. Az yukarıda açıklanan yasal düzenleme gözetildiğinde kusurlu eş İsmihan’ın miras bırakana mirasçı olamayacağı ve mirasından pay alamayacağı kuşkusuzdur.” Şeklinde hüküm kurmuştur.

 

SONUÇ

Neticeten; sağ kalan eşin mirasçı olabilmesi için öncelikle evlilik birliğinin devam etmesi gerekmektedir. Eşin birinci zümre ile birlikte mirasçı olması halinde kendisine intikal edecek yasal miras payı terekenin ¼’ü, ikinci zümre ile birlikte mirasçı olması halinde ½’si, üçüncü zümre ile birlikte mirasçı olması halinde ise ¾’üdür.

Evlilik birliğinin ölümle sona ermesi nedeniyle sağ kalan eşin mal rejiminin tasfiyesinden doğan alacak hakları saklıdır ancak işbu alacak haklarına kavuşmak için sağ kalan eş tarafından dava açılması zorunludur. Açılan tasfiye davası sağ kalan eşin diğer zümrelerle birlikte mirasçılığını etkilemeyecektir.

Sağ kalan eşe kanunumuz tarafından özellikle aile konutu ve ev eşyalarının mülkiyetinin sağlanması veya üzerinde intifa hakkı kurulabilmesi konusunda birtakım ayrıcalıklar tanınmıştır.

Görüldüğü gibi, eşlerden birinin vefatı halinde sağ kalan eşin yalnızca miras hukukundan doğan hakları değil Türk Medeni Kanunu’nun çeşitli hükümlerinden doğan başkaca hakları da gündeme gelmektedir.

Devamını Oku