CHP’nin Varoluşsal Kriziyle İş Bankası Hisseleri Arasındaki Karanlık Koridorda Gezinti
21 Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP 38. Olağan Kurultayı için verdiği “mutlak butlan” kararı, sadece bir parti krizinden ibaret değil. Bu karar, Türkiye’nin ana muhalefetini fiilen iki başlı hâle getirirken, aynı anda 1938 Atatürk vasiyetiyle CHP’ye emanet edilen İş Bankası hisselerinin yönetimindeki güç dengesini de derinden sarsıyor.
Türkiye’nin siyasi tarihinde bazı anlar vardır ki yalnızca günün haberini değil, ülkenin sistemik kırılganlıklarını da gün yüzüne çıkarır. 21 Mayıs 2026 sabahı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararı, işte böyle bir andır. Bu karar sıradan bir hukuki düzeltme değildir; ana muhalefet partisinin seçimle oluşan meşruiyetini mahkeme eliyle sıfırlayan, ardından da Türkiye İş Bankası’nın dev hisse yapısına uzanan uzun ve karanlık bir koridorun kapısını aralayan bir karardır. Peki bu koridorun sonunda ne var: Hukuk mu, siyaset mi, yoksa kimin elinde tutulacağı bitmek bilmez biçimde tartışılan bir ekonomik güç mü?
“Mutlak Butlan”: Hukukun En Ağır Cezası
Hukukun kendine özgü bir sertlik hiyerarşisi vardır. “Nısbi butlan”, yani görece geçersizlik, belirli kişilerin bireysel çıkarlarını koruyan ve itiraz üzerine gündeme gelen bir hükümsüzlük biçimidir; zarar görenin talebiyle uygulanır, sınırlıdır, kısmen telafi edilebilir. “Mutlak butlan” ise çok daha farklı bir hukuki evrendir: Bir işlemin kamu düzenine veya genel ahlaka o denli ağır biçimde aykırı olduğunu ilan eder ki bu geçersizlik herhangi bir tarafın itirazını bile beklemeksizin, başlangıcından itibaren ve tamamen işler. Mahkeme, işlemi yok saymaz; daha kötüsünü yapar — hiç var olmamış gibi davranır.
CHP Kurultayı için uygulanan bu hüküm, “delegelerin oy tercihine para, menfaat veya görev vaadiyle müdahale edildiği” iddiasına dayanmaktadır. Mahkeme, 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultayı yalnızca iptal etmekle kalmadı; onun “başlangıcından itibaren geçersiz” olduğunu tespit etti. Bu tespite zincirleme bir mantıkla eklenen şey ise çok daha sarsıcıydı: Geçersiz bir kurultaydan doğan geçersiz bir yönetimin çağırdığı tüm kurultaylar da geçersizdi. Bir domino etkisiyle 2023’ten bu yana yapılan olağanüstü ve olağan kurultayların tamamı, birbirini takip eden bir batıllık dalgasıyla silinip gitti.
Hukuki açıdan soru çok keskindir: Dava 2025 yılında, yani kurultaydan tam iki yıl sonra açılmıştır. Bu süre zarfında herhangi bir adli başvuru yapılmamış, herhangi bir ihtiyati tedbir talep edilmemiştir. Hukukçuların haklı olarak sorduğu gibi: Mutlak butlan gerekçesiyle yıkılan bir kurultayın sahası iki yıl boyunca nasıl temiz görünmüştür? Ve mahkeme, yarım düzine davayı birleştirerek bu denli ağır bir sonuca nasıl ulaşmıştır? Bu sorular, kararın hukuki sağlamlığına ilişkin kuşkuları beslemekte; muhalefet çevrelerinde kararı “hızlandırılmış butlan” olarak nitelendirenlere zemin hazırlamaktadır.
Kurultay Krizinin Siyasi Arkeolojisi
Bu krizin kökleri, salt hukuki bir anlaşmazlıktan çok daha derine iner. 2023 yılında gerçekleşen 38. Olağan Kurultay, Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasındaki mücadelenin sahnesiydi. Uzun yıllar iktidarın tartışmasız lideri olan Kılıçdaroğlu, Mayıs 2023 cumhurbaşkanlığı seçimindeki yenilginin ardından meşruiyeti ciddi biçimde zedelenmiş olarak kurultay sandığına girdi. Özel, görece dar bir farkla da olsa genel başkanlığa seçildi; ardından Ekrem İmamoğlu ile birlikte CHP’nin siyasi odak noktasını belirledi. Bu ittifak, muhalefet politikasında İstanbul merkezli, yerel yönetim odaklı yeni bir eksen yarattı.
Kılıçdaroğlu cephesi ise hiçbir zaman tam anlamıyla tasfiye olmadı. Kulis bilgilerine göre bu cephe, 2023 kurultayında “delegelerin iradesinin para ve rant vaadiyle sakatlandığını” iddia eden başvurular yaptı ve uzun bir yargı sürecini başlattı. Davanın beş yıllık ağır hukuki süreci gözetildiğinde aslında “uzun” sayılabilecek iki yıl da tek bir düşünceyi akla getiriyor: Dava, süreç olarak tasarlanmış olabilir mi? Elbette bu bir iddia, bir yorum, hatta bir kamuoyu algısıdır; belgelenmiş bir gerçek değil. Ancak siyasi tarih bizi öğretti ki, zamanlaması bu kadar hassas olan hukuki kararlar her zaman teknik gerekçenin çok ötesinde yorumlanır.
Nitekim Euronews Türkçe’nin aktardığı bilgilere göre, mutlak butlan kararının ardından mahkeme Özgür Özel ve ekibini tedbiren görevden uzaklaştırmış, Kılıçdaroğlu’nun görevi “devralmış” sayılması kararlaştırılmıştır. Aynı gün Kılıçdaroğlu’nun danışmanları sosyal medyada “görevimiz resmen başlamıştır” paylaşımını yaptı. Bu hız şaşırtıcıydı.
Çift Başlılık: Bir Partinin İki Kapısı
Kararın yarattığı tablonun belki de en dramatik boyutu, Türkiye’nin ana muhalefet partisini fiilen iki ayrı meşruiyet iddiasının kapıştığı bir alana dönüştürmesidir. Bir yanda Özgür Özel yönetimi; seçimle oluşmuş, iki buçuk yıldır aktif siyaset yürüten, milletvekillerini yöneten ve TBMM grubuna liderlik eden bir yapı. Öte yanda Kemal Kılıçdaroğlu; mahkeme kararıyla tedbiren yeniden genel başkan ilan edilen, ancak gerçek anlamda bir parti örgütü ya da seçilmiş organı olmayan bir konumdaki isim. Eski Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun bizzat dile getirdiği gibi bu tablo, partinin “iki başlı bir yapıya” sokulması anlamına gelmektedir: Parti genel merkezinde 37. kurultay organları ve Kılıçdaroğlu, Meclis grubunda ise Özel’in liderliği.
Bu çift başlılık yalnızca işlevsel bir sorun değil, aynı zamanda meşruiyet krizi olarak da okunmalıdır. Gürsel Tekin’in Sözcü Gazetesi’ne yaptığı açıklamada bu ikili yapının “hızla sonlandırılması” gerektiğini vurgulaması, durumun sürdürülemezliğini itiraf etmektedir. Peki kim kimin yerine geçecek? Mahkemenin mührüyle mi, delegenin oyuyla mı, yoksa Yargıtay’ın nihai kararıyla mı belirlenecek bu soru? YSK ise CHP’nin itirazını oy birliğiyle reddetti; YSK Başkanı Mutta, kurulun söz konusu talepleri reddettiğini açıkladı. Hukuki yollar daralmaktadır.
İş Bankası: Vasiyetle Başlayan, Siyasetle Büyüyen Bir Miras
Bu tablonun içine, üstelik tam da kriz anında, 100 yıllık bir finansal mirasın gölgesi düşmektedir.
Türkiye İş Bankası, yalnızca Türkiye’nin en büyük özel bankası değil; aynı zamanda cumhuriyet tarihinin en sembolik ekonomik kurumlarından biridir. Bankanın hisse yapısı şöyledir: Yaklaşık yüzde 40’ı İş Bankası Mensupları Munzam Sandık Vakfı’na, yüzde 28,09’u ise “Atatürk Hisseleri” olarak bilinen ve CHP tarafından temsil edilen paya aittir. Atatürk, 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetiyle bu hisseleri, gelirlerinin TDK ve TTK’ya aktarılması koşuluyla CHP’ye bırakmıştır. Vefatının ardından vasiyetin CHP eliyle yürütülmesi öngörülmüştür.
Tarih, bu vasiyet üzerinden defalarca geçmiştir. Adnan Menderes, iktidarı döneminde “CHP’nin Haksız İktisaplarının İadesi Kanunu”nu çıkararak bu hisseleri Hazine’ye devirdi; İsmet İnönü Meclis kürsüsünde “Atatürk’ün vasiyetini iptal ediyorsunuz” diye haykırdı. 1963’te Anayasa Mahkemesi bu kanunu iptal etti ve hisseler CHP’ye geri döndü. 1980 askeri darbesinin ardından 2533 sayılı kanunla yeniden Hazine’ye alındı, 1992’de iade edildi. Bu döngü, tek başına anlatıyor: CHP’nin İş Bankası’ndaki konumu, her büyük siyasi kırılmada bir hedef olarak gündeme gelmiştir.
Bugün bankanın büyüklüğüne bakıldığında tablonun ekonomik ağırlığı daha iyi anlaşılır. İş Bankası, Türkiye’nin özel bankacılık sektöründe lider konumdadır; toplam aktif büyüklüğü trilyonlarca liraya ulaşmaktadır. CHP, bu hisselerden gelir elde etmemektedir; hisselerin kuru mülkiyeti CHP’de olup gelirler kurumlar kanalıyla TDK ve TTK’ya aktarılmaktadır. Ne var ki ekonomik boyutu en az bu kadar önemli olan bir gerçek daha var: Bu hisseler, CHP’ye bankanın yönetim kuruluna üye gönderme hakkı tanımaktadır. Ülkenin en büyük özel bankasının yönetişiminde söz hakkı, ham siyasi güçtür.
İktidar’ın Uzun Hesabı: “Hazine’ye Girsin”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2018 yılından itibaren bu meseleyi defalarca gündeme getirmiştir. “Siyasi partiler banka kurabilir mi? Hayır, kuramaz. Ama CHP, Atatürk’ü suistimal ederek bu hisselerin sahibi durumunda. Girse girse Hazine’ye girer” söylemi, yalnızca bir retorik tercih değil, uzun vadeli bir siyasi projeksiyonun ilanıydı. Bu söylemin ardından Hazine’ye devir girişimleri için yasa tasarıları hazırlandı, ancak tam anlamıyla hayata geçirilemedi. Örtük bir mesaj açık biçimde veriliyordu: Bu hisseler, kalıcı biçimde CHP’nin elinde kalmayabilir.
Bugün ise kamuoyunda tartışılan şudur: Mutlak butlan kararı, CHP yönetimini değiştirmenin yanı sıra, İş Bankası yönetim kurulundaki sandalyelerin kime geçeceğini de fiilen belirleyebilir mi? Bu soru, kamuoyu tartışmalarının kalbine dokunmaktadır. Şunu kesinlikle not düşmek gerekir: CHP’nin İş Bankası üzerindeki hisseleri ve bunların mutlak butlan davasıyla doğrudan bağlantısı konusunda belgelenmiş, kanıtlanmış bir iddia mevcut değildir. Ancak siyaset bilimi, motivasyonları değerlendirirken mevcut kanıtı yeterli görmez; çıkar yapılarına da bakar. Ve buradaki çıkar yapısı son derece dikkat çekicidir.
Sosyal Medyanın Aynası: Komplo, Öfke ve Kutuplaşma
Ekşi Sözlük, kararın açıklandığı saatlerde adeta bir sismograf gibi toplumsal sarsıntıyı kaydetti. Bir yazarda dikkat çeken satırlar şunlardı: “Yine birileri borsadan voleyi vurdu; özellikle son 15-20 gündür sebepsiz yükselen bazı hisseler sabahtan bu yana satışta idi, sebebi kararın borsa kapanmadan açıklanması imiş. Esas bunun araştırılması lazım.” Bu yorum, kamuoyunda dolaşan en güçlü sosyal medya iddialarından birinin özeti niteliğindedir: Kararın zamanlaması ve borsanın tepkisi, içeriden bilgi akışının yaşandığına işaret etmekte midir?
X/Twitter’da muhalefet taraftarlarının büyük bölümü kararı “yargı darbesi”, “siyasi sabotaj” ve “seçimsiz iktidar değişimi” olarak nitelendirdi. İktidar yanlısı yorumcular ise kararı “uzun süredir görmezden gelinen bir kurultay usulsüzlüğünün nihayet tespit edilmesi” olarak sundu. İki yorum da kutuplaşmanın derinliğini göstermektedir: Aynı karar, iki farklı toplumun iki farklı gerçekliğinde tamamen ters anlamlar taşımaktadır.
YouTube’da hukuk yorumcuları saatler içinde içerik üretmeye başladı. Öne çıkan soru şuydu: “CHP’nin yönetimi değişirse, İş Bankası’nın yönetim kuruluna kimin isim göndereceği değişir mi?” Bu soru, en çok izlenen içeriklerin ortak paydası oldu. Reddit’teki Türkiye odaklı topluluklarda ise analizler daha teknik bir dille ilerledi; bazı kullanıcılar, kararın zamanlamasını İmamoğlu’nun tutuklanması süreciyle, Merkez Bankası’nın rezerv harcamalarıyla ve finansal piyasaların oynaklığıyla birlikte okudu.
Nitekim Financial Times’ın kararın hemen ardından yaptığı değerlendirme, uluslararası piyasaların kaygısını gözler önüne seriyordu: İstanbul Menkul Kıymetler Borsası yüzde altı düşerek otomatik işlem durdurma mekanizmasını tetikledi; kamu bankaları lirayı desteklemek için 8 milyar dolara kadar döviz satışı yaptı. İngiliz ekonomist Timothy Ash, yabancı yatırımcıların görüşmeyi terk ederek ofislerine döndüğünü aktardı. Bu tepkiler, bir iç hukuk krizinin çok ötesine geçen bir tablonun göstergesidir.
Türkiye’de Siyaset-Sermaye-Yargı Üçgeni: Tarihsel Bir Süreklilik
Bu kriz, Türkiye’nin siyasi tarihinde hiç de yalnız değildir. Menderes dönemi, DP’nin CHP’nin ekonomik varlıklarına yönelik sistematik el koyma girişimlerini içermektedir. 1980 sonrası dönem, askeri yönetimin parti mallarına nasıl el koyabileceğini göstermiştir. 2000’li yıllarda ise kökleri çok partili tarihe dayanan bazı büyük şirketlerin siyasi dönüşümler sırasında el değiştirdiği kamuoyunda tartışılmıştır.
Bu tarihsel çerçevede CHP-İş Bankası ilişkisi, yalnızca bir hissedar-banka ilişkisi değil, cumhuriyet tarihi boyunca her büyük iktidar değişiminde yeniden müzakere edilen bir siyasi sözleşmedir. Demokrat Parti bunu Hazine’ye devir kanunuyla bozdu. Askeri yönetim bunu kapatma kararnamesiyle bozdu. Her defasında Anayasa Mahkemesi veya sonraki siyasi dönem bu bozmayı geri aldı. Şimdi soru şudur: Bu sefer farklı mı olacak?
Kamuoyunda tartışılan — ancak kesin kanıta dayanmayan — iddiaya göre, mutlak butlan kararı yalnızca CHP’nin iç siyasetini değil, bankanın yönetim kuruluna kimin isim göndereceğini yeniden şekillendirme potansiyeli taşımaktadır. Bu, doğrudan hukuki bir mekanizma olmayabilir; dolaylı siyasi bir basınç olarak da işleyebilir. Eğer Kılıçdaroğlu tedbiren genel başkanlık konumunu sürdürürse, İş Bankası yönetimine gönderilecek isimler de değişecektir. Bu değişiklik, sembolik olmaktan öte ekonomik ve siyasi bir anlam taşıyabilir.
Demokrasi Teorisi ve Yargısal Müdahalenin Sınırları
Anayasal demokrasi, yargı denetimini bir güvence olarak öngörür. Partilerin iç işleyişine ilişkin mahkeme denetimi ilke olarak kabul edilebilirdir. Ancak siyaset biliminin temel ilkelerinden biri şudur: Yargısal denetim meşruiyetini yalnızca usul hukukundan değil, toplumun bu denetime duyduğu güvenden de alır. Bir mahkeme kararı, seçimle oluşmuş organların yerini aldığında ve bu süreç siyasi gruplar arasında keskin bir güvensizlik ortamında yaşandığında, denetim işlevi ile müdahale arasındaki ince çizgi kolayca aşılabilir.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın bu süreçte Özgür Özel ile bir araya gelmesi, hukuk mesleğinin içinden gelen kuşkuların ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Kararın iki yıl sonra, pek çok kongre ve kurultayın ardından ve son derece hızlı bir süreçle sonuçlanması, salt teknik gerekçelerle açıklanması güç sorular bırakmaktadır. Uluslararası basının “Erdoğan’ın kontrolü sıkılaştırması” ve “seçimler öncesinde muhalefet blokuna yönelik ciddi kırılma” gibi çerçevelerle sunması, bu kuşkuların yalnızca iç siyasi bir algı olmadığını ortaya koymaktadır.
Bu noktada siyaset teorisinin önemli bir kavramını hatırlatmak gerekir: “Demokratik gerileme” (democratic backsliding) çoğu zaman ani bir kırılmayla değil, kurumların birbiri ardına işlevini yitirmesiyle gerçekleşir. Seçim sonuçlarını yargısal araçlarla şekillendirme potansiyeli taşıyan kararlar, her ne kadar teknik gerekçeyle sunulsa da bu geri çekilme sürecinin parçası olarak tarihte yerini alır.
İktidar mı, Hukuk mu, Sermaye mi? Asıl Soru
Tüm bu tablonun içinde yanıtı hâlâ belirsiz olan, ama belki de en önemli soru şudur: Bu süreç yalnızca CHP’nin kurultay usulsüzlüğüne ilişkin bir hukuki tespit midir; yoksa Türkiye’nin en büyük özel bankasının yönetim kurulunda söz hakkı anlamına gelen tarihsel bir hisse üzerindeki ekonomik gücü yeniden konumlandırma hamlesi midir?
Bu soruyu yanıtlamak mümkün değildir; çünkü bunun için mahkeme kararlarının ötesinde, davayı kimin nasıl organize ettiğinin, zamanlamasının neden bu denli hassas seçildiğinin ve hissedarlar arasındaki güç dengesinin nasıl değişebileceğinin belgelenmesi gerekmektedir. Bu belgeleme yapılabilir hale geldiğinde, muhtemelen bugünkü tartışmaların çok ötesinde bir anlatıyla karşılaşacağız.
Ancak şunu söylemek mümkündür: Toplumsal algı zaten bu yönde şekillenmiştir. Vatandaşların çok büyük bir bölümü, bu kararı hukuki bir doğrulama olarak değil, bir siyasi hesaplaşmanın ürünü olarak görmektedir. Ve demokrasi teorisi bize öğretir ki, kurumların meşruiyeti yalnızca kararlarının hukuki doğruluğuyla değil, kamuoyunun bu kararlara duyduğu güvenle ölçülür. O güven, bu tabloda ciddi biçimde zedelenmiştir.
Son Söz: Vasiyetin Gölgesi
1938 yılında bir adam, ölümüne yakın kalemiyle imzaladığı kâğıtta, milletlerin ekonomik bağımsızlığını simgeleyen bir bankadaki hisselerini bir partiye bıraktı. Bu vasiyetin geçerliliği defalarca sorgulandı, defalarca çiğnendi, defalarca yeniden tescil edildi. Bugün, o vasiyetin izini takip eden düz bir çizgi, Türkiye siyasetinin en köklü çatışma alanlarından biriyle buluşmaktadır.
Bir ülkenin ana muhalefet partisi, yargı kararıyla fiilen iki ayrı meşruiyet iddiasının ortasında kalmıştır. Seçilmiş yönetim ile tedbiren göreve gelen eski yönetim arasındaki bu çift başlılık, partinin hem mali hesaplarını hem örgütsel yapısını hem de siyasi geleceğini belirsizliğe sürüklemektedir. Piyasalar sarsılmıştır. Uluslararası basın alarm vermiştir. Yatırımcılar toplantıları yarıda bırakmıştır.
Eğer bu tablo gerçekten İş Bankası hisseleri üzerindeki ekonomik gücü yeniden şekillendirme amacı taşıyorsa, Atatürk’ün vasiyeti bir kez daha siyasi bir araç olarak kullanılmış demektir — tarih boyunca olduğu gibi. Eğer taşımıyorsa ve bu salt hukuki bir düzeltmeyse, o zaman Türkiye’nin cevap vermesi gereken başka bir soru var: Seçimle oluşmuş organların mahkeme kararıyla değiştirilebildiği bir düzende, demokrasinin seçim sandığına olan güveni nasıl ayakta tutulacak?
Bu soruyu sormak için kesin kanıt gerekmez. Çünkü demokrasi, nihaî olarak cevapların değil soruların özgürce sorulabildiği bir rejimdir. Ve eğer o sorular bu kadar güçlü biçimde soruluyorsa, sistemin bir yerde ciddi biçimde çatladığı anlamına gelir. Çatlak nerededir: hukukta mı, siyasette mi, yoksa bir bankanın yönetim kuruluna uzanan o uzun ve karanlık koridorda mı?
Belki de asıl cevap, cevabın verilmesine izin verilip verilmeyeceğinde yatmaktadır.