Bu köşe yazısı, vatan kavramını sadece kara sınırlarıyla değil; iklim, çevre ve yer altı kaynaklarını kapsayan bölünmez bir bütün olarak ele alan milliyetçi bir çevre politikası önermektedir. Yazar, iklim değişikliğiyle mücadele, orman alanlarının genişletilmesi ve erozyonun önlenmesi gibi hayati konularda devletin öncü bir rol üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Su kaynaklarının korunması için damlama sulama sistemlerine geçilmesi ve su kirliliğine karşı çok ağır cezai yaptırımlar uygulanması temel öneriler arasında yer almaktadır. Enerji bağımsızlığı için toryum tabanlı nükleer santrallere ve yenilenebilir kaynaklara vurgu yapılırken, madenlerin işlenerek katma değer yaratması hedeflenmektedir. Son olarak, stratejik öneme sahip doğal kaynakların millileştirilmesi ve yabancı işletmecilerin yerine yerli şirketlerin getirilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bu kapsamlı yaklaşım, doğayı korumayı milli bir savunma ve kalkınma meselesi olarak nitelendirmektedir.
Vatan, sadece belli sınırlar içindeki toprak parçasından ibaret değildir. Vatan, iklimi, denizleri, gölleri, akarsuları, ormanları ve yer altı kaynakları (petrol, doğal gaz, madenler) ile bir bütündür. Vatanın korunması, geliştirilmesi saydığımız tüm unsurların birlikte, bütün halinde korunmasını, geliştirilmesini gerektirir. Bunun için konuya milliyetçi pencereden bakmak, başka bir deyişle iklim, çevre ve doğal kaynaklarla ilgili milliyetçi bir politika oluşturmak şarttır. Bu konudaki düşüncelerimi aşağıda maddeler halinde paylaşıyorum:
- İklim, bir ülkenin, hayatını, tarımını, su kaynaklarını doğrudan etkilemektedir. Türkiye, Kuzey Yarımküre’de Orta (Ilıman) İklim Kuşağı‘nda yer alır. 36-42° Kuzey paralellerinde bulunması nedeniyle dört mevsim belirgin olarak yaşanır. Ilıman İklim Kuşağı, dünyada iklim yönünden en rahat yaşama imkanı sunan bir bölgedir. Bu kuşaktaki iklim özelliklerinin korunması hayati derecede önemlidir. Ancak, sanayileşme sonucu atmosfere salınan yoğun sera gazlarının sera etkisini artırması nedeniyle iklim özelliklerinde bozulma tehlikesi günden güne çoğalmaktadır. İklim değişikliği, en çok ülkemizin de içinde bulunduğu Orta (Ilıman) İklim Kuşağı‘nda zararlı sonuçlar yaratabilecektir. Zamannda gerekli tedbirler alınmazsa Orta (Ilıman) İklim Kuşağı‘ndaki ülkelerin çölleşmesi tehlikesi vardır. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin önlenmesi amacıyla 2015 yılında küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 2°C, mümkünse 1,5°C ile sınırlamayı hedefleyen, karbon emisyonlarını 2050’ye kadar sıfırlamayı amaçlayan yasal bağlayıcılığı olan Paris İklim Anlaşması imzalanmıştır. Türkiye, bu anlaşmayı 2016 yılında imzalamıştır. Bugüne kadar 195 ülke ve Avrupa Birliği Paris İklim Anlaşması’nı imzalamıştır. ABD, 2016 yılında anlaşmayı imzalamış, ancak 2020 yılında anlaşmadan çekilmiştir. Türkiye, bu anlaşmanın getirdiği yükümlülükleri yerine getirmeli, anlaşmaya taraf olan ülkelerin de yükümlülüklerini yerine getirmeleri için uluslararası platformlarda gereken gayreti göstermelidir. Ülkemiz bunun yanında anlaşmaya taraf olmayan ülkelerin anlaşmayı imzalamaları ve yükümlülüklerini yerine getirmeleri konusunda da gereken hassasiyet ve çabayı göstermelidir.
- Ormanlar, bir ülke için başlı başına bir zenginlik kaynağıdır. Ormanların faydaları sayılamayacak kadar fazladır. Ormanlar, sanayinin ihtiyaç duyduğu pek çok hammaddeyi sağlamakta zengin bir kaynaktır. Ormanlar, erezyonun, sel baskınlarının önlenmesi bakımından çok değerlidir. Gene, ormanlar düzenli kar ve yağmur yağması açısından çok yararlıdır. 3-4 yüzyıl öncesine kadar ülkemiz zengin ormanlara sahip olmasına rağmen gerek savaşlarda çıkan yangınlar sonucu gerekse bilinçsiz olarak tarla açmak amacıyla yakılarak yok edilmesi sebepleriyle orman alanlarımız önemli ölçüde azalmıştır. Halen Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgelerimizde verimli ormanlarımız vardır. Buna karşılık İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimiz orman açısından çok fakirdir. İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde yeni ve geniş orman alanları oluşturmak, diğer bölgelerimizdeki ormanları genişletmek, büyütmek için milli bir orman politikası oluşturulmalı, gerekirse özel ormancılık faaliyetlerine izin verilmelidir. Orman yangınlarının önlenmesi için Orman Genel Müdürlüğünün elindeki yangın söndürme uçağı, yangın söndürme helikopteri sayısının ihtiyacı karşılayacak seviyeye çıkartılması için bütçe imkanları sonuna kadar kullanılmalıdır. Ceza kanunlarında değişiklik yapılarak kasten orman yakanlara müebbet hapis cezası verilmelidir. Her ne sebeple olursa olsun mevcut orman alanları orman sahası dışına çıkarılmamalıdır.

- Erezyon, verimli tarım topraklarının sel, rüzgâr veya insan faaliyetleri gibi dış etkenlerle aşındırılıp yerinden koparılarak başka yerlere taşınmasıdır. Ülkemizde erezyon daha çok su baskınları ve sel olayları neticesinde meydana gelmektedir. Erezyona karşı ciddi tedbirler alınmazsa vatan topraklarının fakirleşmesi, zamanla çölleşmesi kaçınılmazdır. Erezyona karşı alınabilecek tedbirler: Ağaçlandırma yapmak, bitki örtüsünü korumak, eğimli arazileri teraslamak (sekilemek), tarlaları eğime dik sürmek, nöbetleşe ekim uygulamak ve meralarda aşırı otlatmayı önlemektir. Bu tedbirler ciddi ve sürekli olarak uygulandığı takdirde verimli tarım topraklarının kaybı önlenebilecektir. Bu tedbirler, sadece vatandaşların insiyatifine bırakılamaz. Devlet, bu konuda insiyatif almalı, gerekli yasal düzenlemeler yapılarak bu tedbirlerin devlet gözetiminde uygulanması sağlanmalıdır
- Sanayi atıklarının ve şehir kanalizasyon atıklarının arıtılmadan akıtılması nedeniyle denizlerimiz, göllerimiz, akarsularımız hızla kirlenmektedir. Özellikle kirli sanayi ve kanalizasyon atıkları nedeniyle Marmara Denizi’nde balık cinsi azalmış, balık ölümleri çoğalmıştır. Bu duruma asla seyirci kalınamaz. Bu duruma seyirci kalmak, intihar etmek demektir. Bu sebeple, gerekli mevzuat değişiklikleri yapılarak, ister kamu, ister özel kişi ve kurumlara ait olsun hiçbir kişi ve kurumun denizlerimizi, göllerimizi, akarsularımızı kirletmesine izin verilmemelidir. Kirli atık suların arıtılması için gerekli yatırımları yapmayan kamu veya özel tüm kurumların, tüm fabrikaların faaliyetlerine kesin olarak son verilmelidir. Arıtma tesislerin tam anlamıyla yapılıp faaliyete geçirilmesi halinde bu fabrika ve işletmelerin faaliyetine izin verilmelidir. Ceza kanunlarında değişiklik yapılarak deniz, göl ve akarsuların kirletilmesi konusunda kasıt ve ihmali görülenlere 20 yıldan az olmamak üzere hapis cezası verilmelidir.
- Plansız, düzensiz sulama nedeniyle bazı göllerimiz kurumuştur, bazıları da kuruma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sulama konusunda Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tam yetkilendirilmeli, sulama işleri bu kurumun yönetimi ve gözetimi altında yapılmalıdır. Ancak, bu yetmez. Ülkemizin her yerinde her türlü tarım faaliyetinde damlama sulamaya geçilmeli, bundan kesinlikle taviz verilmemelidir. Vahşi sulamada suyun önemli bir kısmı buharlaştığı gibi toprak tuzlanmakta, sulamadan gereken fayda ve verim alınamamaktadır. Damlama sulama ile sudan önemli oranda tasarruf sağlanmaktadır.
- İklim değişikliği ve diğer bazı sebeplerden ötürü dünyanın pek çok bölgesi içme suyu temin etmekte zorluk çekmektedir. Bazı zengin ülkeler, deniz suyunu arıtarak içme suyu elde etmektedirler. Deniz suyundan içme suyu elde etmek çok pahalı bir yöntemdir. Ancak, önümüzdeki yıllarda ülkemiz de bu konuda sıkıntı yaşayabilecektir. Bu nedenle, daha şimdiden deniz suyundan içme suyu elde etme konusunda gerekli planlamalar yapılmalıdır.
- Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle Avrupa Ülkeleri petrol-doğalgaz temininde sıkıntı çekmektedirler. Gene, ABD-İsrail İkilisi ile İran arasında devam eden savaş nedeniyle dünyanın geneli petrol-doğalgaz temininde sıkıntı çekmektedir. Bu nedenlerle, rüzgar ve güneş enerjisinden elektrik elde etme ile birlikte nükleer enerji büyük önem kazanmıştır. Artık nükleer enerji temiz enerji kaynaklarından sayılmaktadır. Avrupa’da ve özellikle Almanya’da nükleer santral kurulmasına öncelik verilmektedir. Enerji, ülkemiz için de hayati bir konudur. Ülkemzde güneş ve rüzgar enerjisinden elektrik elde etmek için yatırımlar yapılmaktadır. Ancak, bunlar gelecekteki enerji ihtiyacımızı karşılamaya yeterli değildir. Bu sebeple, bizim de nükleer enerjiye ihtiyacımız vardır. Halen Mersin Akkuyu’da yapımı devam eden nükleer santral tek başına ihtiyacımızı karşılayamaz. İlave nükleer santrallar mutlaka yapılmalıdır. Mevcut nükleer santrallarda uranyumdan elde edilen ısı enerjisi elektriğe dönüştürülmektedir. Bu, çevre bakımından oldukça tehlikeli, riskli bir yöntemdir. Yeterli tedbir alınmazsa bir çevre felaketine yol açılması kaçınılmazdır. Daha az riskli bir nükleer enerji yöntemi toryumdan ısı enerjisi elde edilerek elektrik enerjisine dönüştürülmesidir. Toryum reaktörleri, uranyum reaktörlerine göre daha az radyoaktif atık üretir ve atıkların tehlikeli kalma süresi binlerce yıl yerine yüzyıllar mertebesindedir. Toryumdan nükleer silah yapılamaz. Bu nedenle, toryum santralları kurmak dünya için bir tehdit oluşturmaz. Toryum rezervleri bakımından Türkiye, çok önemli bir yere sahiptir. Burada yapılması gereken iş, gerekli araştırma ve yatırımlar yapılarak toryumdan elektrik elde etmek için toryum santralları kurmaktır.
- İşlenmemiş maden hammadde niteliğindedir. Bir ülkenin gelişip kalkınabilmesi madenlerini işleyerek mamul madde haline getirilebilmesiyle mümkün olur. Böyle yapıldığı takdirde hem ülkede ihtiyaç duyulan mamul maddeler (makine, araç-gereç, teçhizat vs.) daha ekonomik fiyatlarla temin edilerek ülke dışına döviz çıkışı önlenmiş, hem de ihtiyaç fazlası mamul maddelerin ihraç edilmesi sonucu ülkeye önemli oranda döviz girişi sağlanmış olur. Almanya, Japonya gibi ülkelerde ihracat her zaman ithalattan fazladır. Bu nedenle, bu ülkelerde dış ticaret açığı görülmez. Aksine dış ticaret fazlası görülür. Ülkemizde halen her yıl önemli oranda dış ticaret açığı oluşmaktadır. Bu açığın bir kısmı turizm vb. kaynaklardan karşılansa da gene de döviz açığı, yani cari açık devam etmektedir. Cari açığı kapatıp dış ticaret fazlası olan bir ülke haline gelmenin en önemli yolu ileri teknoloji kullanarak madenlerimizi işleyip ihraç etmektir. Bu nedenle, ileri teknoloji kullanımı desteklenmeli, teşvik edilmelidir.
- Yabancı şirketlere verilmiş olan petrol, doğal gaz, maden arama ve işletme ruhsatları iptal edilerek bu ruhsatlar Türk Şirketlerine verilmelidir. Bir başka deyişle petrol, doğal gaz ve madenlerimiz millileştirilmelidir. Çünkü, petrol, doğal gaz ve madenler stratejik zenginlik kaynaklarımızdır. Yabancı şirketlerin bu kaynakları ülkemiz, milletimiz lehine işletmeyeceği açık ve nettir.