Yusuf Dülger’e ait bu metin, Türk milletinin öz kimliğinden uzaklaşarak Araplaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasını eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazara göre, dilin ve kültürün korunması bir ulusun bağımsızlığı için hayati önem taşırken, günümüzde Türkçenin yerine Arapçanın kutsanması millî birliği tehdit eden ciddi bir sorundur. Metin, resmî törenlerde İstiklal Marşı’nın Arapça okunması gibi örnekler üzerinden millî benliğin terk edilmesinin tarihsel ve toplumsal sonuçlarına dikkat çekmektedir. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına atıf yapılarak, Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra din ile Arap kültürünü birbirine karıştırmasının köksüzleşmeye yol açtığı savunulmaktadır. Sonuç olarak yazar, yabancı etkilerle kimliğini kaybeden toplumların kendi değerlerine yabancılaşarak tarihsel bir kaosun içine sürüklendiğini vurgulamaktadır.
Her ulusun dili ayrıdır. Bu durum Yaratan’ın varlığına delildir (Rum: 23).
Uluslar dilleriyle varlık ve bağımsızlıklarını sürdürürler. Dillerini korumayan ulusların bireyleri anlaşamazlar, kaynaşamazlar, ayakta kalamazlar.
Ulusların yaşayabilmeleri için soy, kültür ve yurtlarını da korumaları gerekir. Bunlar da doğaldır, korunmaları gerekir.
Ulusal (millî) kimliğinden kopan bir ulus kökleri kurumuş, gövdesinin içi boşalmış bir ağaç gibidir.
İstiklal Marşımızın kabul günü olması nedeniyle 12 Mart 2026 günü Karaman’da bazı sivil toplum kuruluşları bir program düzenliyorlar.
İlin üst düzey yöneticilerinin de katıldığı programda öğrenciler İstiklal Marşımızı Arapça söylüyorlar.
Aynı gün Lâpseki Belediyesi ve Lalapaşa Kaymakamlığı Arap harfleriyle basılan İstiklal Marşımızı öne çıkardılar; Lalapaşa Kaymakamı öğrencilere Osmanlıca İstiklal Marşı hediye etti.
Hiçbir dil ve harfin bir başka dil ve harfe göre kutsallığı yoktur.
Bir insan için en güzel, en iyi dil anadilidir. Biz 1 Kasım 1928’den itibaren Arap harflerinin kullanımını kaldırdık, Latin esaslı harflerden oluşan Türk alfabesini kabul edip uygulamaya koyduk.
Büyük çoğunluğumuz Arapça bilmez, Osmanlıcayı okuyup yazamaz. Buna rağmen bunlar niye? Biraz bunu düşünelim.
Türkçeyi bırakıp Arapçayı kutsama çabaları Türklerin Müslüman oluşundan sonra görülmeye başladı. Bize bu hastalığı cahil hocalar ile dinci yöneticiler bulaştırdılar.
Biz köksüz, kültürsüz, ilkel bir ulus değiliz; tarihin en eski ve uygar bir ulusuyuz. Zengin bir dilimiz var.
İslam dinine girdikten sonra din adına dil, yazı, kültür, görünüm, düşünüş vs. nemiz varsa değiştirmeye başladık, Araplaşmayı Müslümanlık sandık.
Corci Zeydan; Türklerin Müslüman olduktan sonra Arapçayı öğrendiklerini ancak Türkçeyi bırakmadıklarını (onurlu davrandıklarını), tarihi araştırmaların ise Araplar ve İranlıların Türklere yaranmak için Türkçe öğrenmeye çalıştıklarını yazar.
Türkler geçmişte, her alanda, uygarlığa katkı sağladılar. Gerçek bu iken, bugün Türkler dilden düşünceye, giyinişten yaşantıya kadar kendilerini inkâr etmeye başladılar.
Neden? Buraya Atatürk’ün 20 Mart 1923 günü Konya Türk Ocağı’nda yaptığı uzun konuşmasının bir bölümünü alıyorum, üzerinde biraz düşünelim.
“Bizim milletimiz milliyetinden uzaklaşmasının çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki çeşitli kavimler, millî inançlarına sarılarak, milliyet idealinin gücüyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu onlardan kovulunca anladık. Kuvvetimiz zayıfladığı anda bizi ezdiler. Anladık ki kabahatimiz, kendimizi unutmamızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün eylem ve hareketlerimizle gösterelim.”

Ruh; canlılık, duygu, öz demektir. Türkiye Türkleri bugün genelde millî ruhsuz yaşıyor. Bu bir kaostur.
Bunun baş nedeni içimizdeki kırmaların, “din kardeşliği, kader ortaklığı” diye etiketledikleri sis bombalarıdır. 100-150 yıllık geçmişimizden birkaç örnek vereyim.
Osmanlı Devleti dağılırken, yüzyıllarca besleyip yaşattığımız “Müslüman” Arapların yöneticileri Arabistan, Suriye, Ürdün topraklarında düşmanlarımızla bir oldular, bize büyük acılar yaşattılar.
Bununla da kalmadılar; Osmanlı’nın yaptığı ne kadar ulaşım, yerleşim, savunma, korunma, sağlık, mabet varsa hepsini, fırsatını buldukça yıktılar.
Arabistan’da bunlar yaşanırken içimizdeki Rumlar ve Rum ruhlular boş durmadılar, işgalcilere ulaklık yaptılar, Pontus Rum Devleti’ni kurdular.
Bugün, içimizdeki Rum-Arap ruhlular millî kimliğimizi kirletmek, kendilerini kamufle etmek için uğraşıyorlar.
Örneğin diyorlar ki: “Malazgirt, Çanakkale gibi savaşları sırf Türkler kazanmadı. Arap, … beraber kazandık.” Tarih bunun tersini söylüyor.
Malazgirt’in kazanılmasında, Bizans ordusundaki soydaşlarımızın Türk tarafına geçişi, savaşın sonunu belirlemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer anılarında şunu anlatır: Çanakkale Savaşlarımız sürerken, Arap Binbaşısı ajan Lütfi, iki Arap teğmeniyle cephede casusluk yapıyor, binlerce askerimiz şehit oluyor.
Bu Lütfi sonra Suriye Cephesinde de casusluk yapıyor, idam ediliyor.
Malazgirt ve Çanakkale Savaşlarına yabancıları ortak etme çabalarının arkasında ruhen ve bedenen yabancı olmanın içgüdüsü olsa gerek.
“Çanakkale’deki şehitlikte Haleplilerin de adları var” diyorlar. O zaman Halep Türklerindi.
Millî kimliğimiz her geçen gün kirletiliyor. Başka ruh ve hücreler bizi toptan Araplaştırmak için uğraşıyorlar. Herkes tıynetini icra ediyor.
***
Konuyu bitirince aklıma büyükbaş hayvanlardan KATIR geldi. Kısaca anlatayım: Hayvanlar aleminin KATIR diye bir cinsi yok.
Katırın babası at, anası eşektir. Atların kendine özgü asaletleri, eşeklerin kendine göre yapıları var.
Katırlar kimin yemini yerlerse onun yükünü çekerler. Biyoloji dünyasında başka böylesi bir örnek varsa öğrenmek istiyorum, belki lazım olur.
Mutlu bayramlar diliyorum. Allah millet ve devletimizi korusun.