Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu makale, modern dünya sisteminin insan ruhu üzerinde yarattığı yıkıcı etkileri ve dijitalleşen hayatın getirdiği sahte aidiyet hissini derinlemesine sorgulamaktadır. Yazar, algoritmaların ve hız tutkusunun bireyi derin düşünceden uzaklaştırarak onu sadece bir tüketim nesnesine dönüştürdüğünü savunmaktadır. Toplumun ölümü ve acıyı sterilize ederek gizlemesi, insanın kendi varoluşsal gerçekliğinden kopmasına neden olan temel bir yanılsama olarak sunulur. Metnin devamında Fight Club filmi üzerinden kurulan analojiyle, bireyin sahip olduğu eşyaların esiri haline geldiği ve gerçek özgürlüğün ancak bu dayatılan kimliklerin reddiyle mümkün olabileceği vurgulanmaktadır. Nihayetinde bu kaynak, okuyucuyu sistemin sunduğu yapay parıltıları terk edip kendi özgün sesini ve hakikatini bulmaya davet eden bir direniş çağrısı niteliğindedir.
Modern dünyanın parıltılı hızında insan ruhunun sessizce silinişi üzerine
İnsanlık, ultra-modernliğin parlak vitrinleri ardında, tarihin en büyük ve en hazin paradoksunu yaşıyor: Her şeye sahip görünürken, aslında hiçbir şeye sahip olamamak. Binlerce yıldır peşinde koştuğumuz o konfor, güvenlik ve bolluk çağındayız; ancak ironik bir biçimde ruhlarımız hiç olmadığı kadar derin bir açlık çekiyor. Bu garip çelişki, kozmik bir kaza ya da talihsiz bir tesadüf değil; aksine, inşa edilen sistemin en mükemmel, en kusursuz başarısıdır.
Yalnızlık, modern dünyada artık bir duygu durumu olmaktan çıkıp devasa bir endüstriye dönüştü. Sabahları gözümüzü açar açmaz elimize aldığımız o akıllı telefonlar, hem dünyaya açılan penceremiz hem de bileklerimize dolanan görünmez zincirimiz. Ekranda sonsuz bir hızla kayan yüzler, filtrelenmiş hikâyeler, anlık parıltılar… Hepsi orada, parmak ucumuzda duruyor; ama hiçbiri gerçekten yanımızda değil. Dokunduğumuz şey sıcak bir ten değil, soğuk bir camdan ibaret. Sesimizi duyuran algoritmaların yarattığı o kakofonide, kendi özgün sesimizi çoktan unuttuk. Acımızı duyurmak için “retweet”liyoruz, ağladığımızı kanıtlamak için “emoji” kullanıyoruz, varlığımızı tescillemek için “beğeni” topluyoruz. Her akşam yataklarımıza, dijital kalabalıkların yarattığı o soğuk ve ağır yalnızlıkla gömülüyoruz. İnsan, kendi türüne hiç bu kadar yakın ama kalbine hiç bu kadar uzak olmamıştı.
Hız, çağımızın yeni kutsal metni haline geldi. Her şey, ama her şey “anlık” olmalı: Yarım saatte kapıya gelen yemek, on dakikada tüketilen dizi bölümleri, beş saniyede kaydırılan insan profilleri… Zaman artık yaşanacak, demlenecek bir akış değil; her saniyesi optimize edilmesi gereken bir ekonomik kaynak. Takvimlerimiz birer savaş alanına dönmüş durumda. Her dakika bir toplantı, her saat bir görev, her gün bitmek bilmeyen bir yarış. Peki, bu amansız yarışta nereye koşuyoruz? Belki de bu sorunun cevabı sistem için önemli değil. Önemli olan tek şey; koşmaya devam etmek, durmamak ve en önemlisi düşünmemek. Çünkü düşünmek tehlikelidir. Düşünen insan, durur. Duran insan, sorular sorar. Soru soran insan ise çarkın işleyişi için büyük bir risk demektir. Bu yüzden sistem bize sürekli bir “keşmekeş” sunuyor. Sürekli değişen gündemler, viral krizler, anlık öfkeler… Dikkatimiz bir sinek ile bir tuş arasında sıkışmış durumda. Derin düşünce ve sessiz tefekkür artık tarihe gömülmüş lüksler; yerlerini üç saniyelik videolara ve sığ tepkilere bıraktılar.
Sistemin en büyük ve en korkulu düşmanı ölümdür. Çünkü ölüm mutlak gerçekliktir; pazarlanamaz, satılamaz ve asla optimize edilemez. Ölümün olduğu yerde tüketimin iştahı kesilir. Bu yüzden modern dünya ölümü gizledi. Yaşlıları toplumun uç mahallelerindeki beyaz binalara, huzurevlerine sürgün ettik. Hastaları steril koridorların arkasına sakladık. Ölüm artık evlerde, sevdiklerimizin kucağında gerçekleşmiyor; hastanelerin soğuk odalarında, tek başına ve sessizce oluyor. Çocuklar, yaşlanmanın ve ölmenin ne olduğunu bilmeden, birer “ebedi gençlik” yanılsaması içinde büyüyorlar. Hastalık ise artık bir zayıflık göstergesi, bir ayıp. “Anti-aging” yani yaşlanma karşıtı kremler, botokslar ve dijital filtreler hep aynı yalanı fısıldıyor: “Ebedi güçlüsün, ebedi üretkensin.” Kim yorgun düşerse, kimin yüzü kırışırsa, kim sistemin hızı karşısında ağlarsa; mekanizma onu hemen “arızalı” olarak etiketleyip kenara atıyor.

“Self-care” (öz bakım) adı altında satılan ürünler ise aslında başka bir tüketim tuzağı. “Kendine iyi bak” derken kastedilen şey, **”Boşluğunu daha fazla ürünle doldur”**dan başka bir şey değil. Bugün her şey tüketilebilir. İlişkiler, hızlı tanışma uygulamalarında sağa kaydırılan birer fotoğraf; dostluklar, stratejik çıkar ağları için kullanılan basamaklar haline geldi. Hatta kimliklerimiz bile birer moda aksesuarı gibi. Bir gün vegan, ertesi gün teknoloji meraklısı, bir sonraki gün bir akımın takipçisi olabiliyoruz. Kim olduğumuz artık karakterimizle değil, neyi tükettiğimizle tanımlanıyor.
Yapaylık iliklerimize kadar işlemiş durumda. Yediğimiz gıdada doğallıktan eser yok; ekranlarda gördüğümüz bedenler cerrahi ve dijital müdahalelerin ürünü. Duygularımız bile manipüle ediliyor; algoritmalar neye öfkeleneceğimizi, neye sevineceğimizi bizim yerimize seçiyor. Gerçeklik algımız, uyarılmış bir rüya gibi; neyin hakikat, neyin illüzyon olduğunu ayırt edemez hale geldik. Bu “plastik normalleşme” içinde; sekizden beşe ya da dokuzdan altıya çalışmak, hafta sonunu amaçsızca harcamak ve emekliliği bekleyip sessizce ölmek tek geçerli yol olarak dikte ediliyor.
Ancak tüm bu gürültünün, hırsın ve plastik parıltının ortasında, gecenin en zifiri karanlığında bir ses duyulur. Tüm algoritmaların sustuğu, ekranların karardığı o nadir sessizlik anlarında içimizdeki o kadim ses fısıldar: “Bu kadar mı? Yaşamak dediğin gerçekten bu mu?” İşte bu ses, sistemin susturamadığı, manipüle edemediği varoluşun özüdür. Belki de asıl dönüşüm, bu sese kulak vermektir. Kurtuluş; hıza direnmekte, ölüm denen nihai hakikati bir hayat öğretmeni olarak yeniden kucaklamakta ve yapaylığın sahte cennetinden kaçmakta yatıyor.
Vicdanı bir aksesuar olmaktan çıkarıp bir pusulaya dönüştürmek, adaleti reytinglerden kurtarıp hakikate teslim etmek zorundayız. Asıl özgürlük, dış dünyadaki prangaları kırmak değil; sistemin zihnimize enjekte ettiği “normal” kalıpları reddedip kendi ruhumuzun bağımsızlığını ilan etmektir. Derin düşünmek, gerçek bağlar kurmak ve sonlu oluşumuzu büyük bir onurla kabul etmek, bu plastik çağa karşı yapılabilecek en asil direniştir. Çünkü bu devasa makinenin en büyük korkusu; uyanmış, hisseden ve artık hiçbir sahte parıltıyla kandırılamayan, o kendinde var olan insandır.
Üstüne düşünelim…
***
Tüm bu anlattıklarımız, aslında beyaz perdede devleşen o meşhur soruyu akıllara getiriyor. David Fincher’ın 1999 tarihli kült filmi Fight Club’da anlatıldığı gibi; “Sahip olduğun şeyler, gün gelir sana sahip olur.” Filmdeki isimsiz ana karakterin (Edward Norton), kusursuzca döşenmiş apartman dairesiyle, yani kendi vitriniyle kurduğu bağın bir patlamayla yok olması, aslında modern insanın uyanışı için gereken o sarsıcı darbeyi simgeler.
Burada karşımıza çıkan Tyler Durden (Brad Pitt), sistemin bize dayattığı “ideal insan” şablonunun tam tersidir. O; uykusuzluğun, tüketimin ve orta sınıf ahlakının yarattığı o plastik kabuğu çekip koparan bir fırtınadır. Tyler bize, bir mobilya kataloğundaki sayfa numaralarıyla tanımlanmadığımızı haykırırken aslında sistemin en büyük korkusunu dile getirir: “Sen işin değilsin, bankadaki paran değilsin, bindiğin araba değilsin.” Tyler’a göre her şeyin merkezindeki o patlama, bizi biz yapan eşyalardan özgürleşmek için gerekli olan trajik bir kurtuluştur.
Ve tabii ki Marla Singer (Helena Bonham Carter)… Marla, bu parlak ve steril vitrinin tam ortasındaki o “gerçek” kirdir. Sistemin her şeyi antiseptik hale getirdiği, ölümü ve acıyı sakladığı bir dünyada Marla; ölümü ensesinde hisseden, sığ sığınaklara ihtiyaç duymayan, dibe vurmanın dürüstlüğünü yaşayan kadındır. O, sistemin pazarlayamadığı o “ham acının” ve “yalın varoluşun” sesidir.
Tyler ve Marla arasında sıkışan ana karakter, aslında her birimizin içindeki o çatışmayı temsil eder: Güvenli ama sahte bir kölelik mi, yoksa tehlikeli ama gerçek bir özgürlük mü? Film bize şunu hatırlatır: Bizler, sevmediğimiz insanları etkilemek için, ihtiyacımız olmayan şeyleri satın almak üzere istemediğimiz işlerde çalışan, tarihin ortanca çocuklarıyız. O meşhur “sabun” metaforu gibi; sistem bizi temizleyip paketlemek, pürüzsüz ve kokusuz birer tüketici haline getirmek istiyor. Ancak Tyler Durden’ın da dediği gibi: “Ancak her şeyi kaybettiğimizde, her şeyi yapmakta özgür oluruz.” Belki de asıl özgürlük, sistemin bize sunduğu bu parıltılı hapishaneyi kendi ellerimizle yıkmak ve küllerimizden; plastik olmayan, gerçek, acıyı ve ölümü kucaklayan o kadim ruhla yeniden doğmaktır.