DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 4710120,51%
Ankara
23°

AÇIK

Ülkü Yolunda Bir Ömür…. Lokman Abbasoğlu Anlatıyor…

Ülkü Yolunda Bir Ömür…. Lokman Abbasoğlu Anlatıyor…

ABONE OL
25 Ocak 2022 09:59
Ülkü Yolunda Bir Ömür…. Lokman Abbasoğlu Anlatıyor…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçmişte yaşanmış çeşitli olaylardan belleğin sakladığı her türlü iz, hatıra için sözlükler “anı” veya “hatıra” diyor. Bir anlatım veya edebiyat türü olarak “anı” veya “hatıra” için: “Bir kimsenin, başından geçenleri anlattığı yazı” deniyor.  Günü gününe yazılanlara günlük denir. Edebiyatımızda önemli hatıra yazarları: Babur Şah, Ziya Paşa, Namık Kemal, Muallim Naci, Murat Bey Sait Paşa, Kamil Paşa, Ahmet Rasim, Ruşen Eşref, Hüseyin Cahit, Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet İhsan Tokgöz, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide edip Adıvar, … İsimleri hemen aklımıza gelebilenler arasında yer alıyor.

“Anı, edebiyat türlerinin en yaygınlarından biridir. Halkı, yeni bir yaşama alıştırmakla kendini görevli sayan Batıya dönük edebiyatımızın gazete, tiyatro ve hikâye türlerinin dışında tarihe büyük ölçüde kaynaklık eden anı türünden gereği gibi yararlanıldığını söylemek güçtür.

Çok amaçlı ve çok ayrıntılı bir yazı çeşidi olan anı türü için kesin sınırlar çizmek ve buna göre tanımlamalar yapmak da pek kolay olamamıştır. Batıda da bu konuda aynı güçlüklerle karşılaşıldığı söylenebilir. Çeşitli etkilerle ve zengin izlenimlerle dopdolu olan insan yaşamının bir bölümünün bir çeşit betimi olan anının tanımını yapmak, kesin bir sınırını çizmek bu yönden kolay değildir.

Larousse anıyı, ‘kişinin özel ya da toplumsal yaşamı için yazdığı yazılar’ diye tanımlıyor. Tanınmış bir edebiyat ansiklopedisi de ‘anı, kişinin kendi yaşamının belirli bölümünü yazmasıdır.’ Diyor. Hangi biçimde söylenirse söylensin, kişiyi toplumdan soyutlama düşünülemeyeceğine göre, her iki tanımın da birbirinden önemli bir ayrılığı olduğunu söyleyemeyiz.

Bu durumuyla anıyı kesin sınırlarıyla bir öz yaşamöyküsünden ayıt etmek de olanaksızdır. İnsan yaşamının bir bölümü bir gezide, bir sürgünde, bir tutsaklıkta geçebilir. O zaman bu izlenimleri gezi yazılarından ayırmak da olanaksızdır. Hepsinde öz öğe insandır, insanın kendi yaşamını, kendi izlenimlerini anlatmaktır, hele örneğin Evliya Çelebi gibi bütün yaşamını gezide geçirmiş bir kişinin izlenimlerini anı sınırı içine sokmaktan başka bir çıkar yol yoktur, sanırız. Böyle olunca, gezi yazılarını, anı yazılarının belirli bir çeşidinden ayrı bir şey saymamak gerekir.

O halde anının genel niteliği, kişinin yaşamının belirli bir sürecini içine almasıdır. Anı, özyaşamöyküsünden de kesin çizgilerle ayrılamaz. Belki özyaşamöyküsünün sürecinde daha bir uzama vardır denilebilir.

Gezi anılarında ise, bir ayrılık olarak kişinin dikkatini biraz daha çevreye verdiği düşünülebilir.”(Olgun,1971:403).

Zaman zaman okuduğumuz hatıralara/anılara bakarak hatıra yazmanın sebeplerini maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

1.Unutulma korkusundan kurtulma,

2.Kişinin kaybolup gitmesine gönlü razı olamayacağı bir gerçeği ortaya koymak,

3.Birlikte yaşadığı kişilerden kimilerine karşı duyduğu hayranlığı belirtmek,

4.Tarih ve kamuoyu karşısında hesaplaşmak, pişmanlık duygularını anlatarak rahatlamak, bir çeşit günah çıkartmak,

5.Tarihe not düşmek,

6.Gelecek kuşaklara bir ders vermek,

7.Siyasî hasımlarını kötülemek ya da kendini savunmak vd.

Bu tespitlerimizden biri veya bir başka sebeple yani sebep ne olursa olsun hatıralarını yazanın dürüstlükten, gerçeklikten ve içtenlikten ayrılmamak gibi mühim sorumlulukları olduğu da bir gerçektir.  O halde hatıraların en mühim iki niteliği de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Kişisellik niteliğini koruyarak a)Gerçeğe uygunluk, b)Samimiyet.

Türk Edebiyatında anı/hatıra türüne gereği kadar yer verilmediği kanaati oldukça yaygındır. Ancak konuyu bütün boyutlarıyla düşünüp algıladığımızda edebiyatımızın bilinen ilk yazılı örneklerinden olan “Orhun Abideleri” birer anı/hatıra örneği değil midir? Bilge Kağan ve Kültiğin anıtlarında Bengü Taşlara yazılmış olanlar, Göktürk ve Kutluk devletlerini kurarken atalarımızın yaptıkları mücadelelerin, katlandıkları sıkıntıların birer öyküsü değil midir? Atalarımız bu anılarıyla, sadece tarihe not düşmekle kalmamışlar aynı zamanda daha sonraki çağlarda, hatta günümüzde bile bize gidilecek millî yolu, izlenecek siyaseti göstermiyorlar mı?  Söz konusu kitabelerin bu bakımından önemli olmadığını kim söyleyebilir?

Türkiye Cumhuriyeti tarihi için baktığımızda 1919’dan sonraki süreçteki hadiselerde yer alanlarla, yönetimde sorumluluğa katılanların çoğunun yayınlanan hatıralarında Osmanlı’nın çöküşü ve sonrasında verilen Millî Mücadeledeki katkılarını ortaya koyma çabası sezilmektedir diyebiliriz. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk” (3 C., Ankara 1984, Başbakanlık Basımevi, 295+640+243 s.+Haritalar) adlı eserini, Kazım Karabekir’in “İstiklâl Harbimiz” (İstanbul 1960, Türkiye Yayınevi, 1171 s.+Belge ve resimler), Rıza Nur’un ölümünden sonra dört cilt halinde yayınlanan hatıraları “Hayat ve Hatıralarım” (4 c.,İstanbul 1967-1968, Altındağ Yayınevi, 2003+2 s.), Celal Bayar’ın “Ben de Yazdım” (7 C., İstanbul 1965-1969, Baba Matbaası)  ve yine bu dönemi anlatan diğer hatıratı bir külliyat halinde okumak gerektiğine inananlardanım, çünkü bu yayınlarda o zamanın yaşanmışlıkları kadar, kişisel ihtiraslar da eserlere aksetmiş olabilir.  Bir devri, o devri anlatan anılardan hareketle okumak yeterli olmayabilir, farklı alanlardan da okumalar yaparak tahlil ve değerlendirmelerle sonuca gitmekte fayda vardır.

Biz okuyucular, olayların gün yüzüne çıkmamış veya pek bilinmeyen taraflarını hatıratlardan öğreniriz. Bu bakımdan tanınmış, devlet ve siyaset adamlarının, bilim, sanat, din adamlarının, askerlerin, istihbaratçıların hatıraları, dönemlerine ışık tutması, yazarı hakkında bilgilerimizi tamamlaması, kanaatlerimizi netleştirmesi bakımından da ayrı ayrı önemlidirler. Yalnız hatıraların yüzde yüz sağlıklı ve salt doğruları anlattıkları sanılmamalıdır. Acaba? Sorusu okurun sık sık sorduğu/sorması gerektiği sorular arasında yer almalıdır deriz. Çünkü hatıra yazanların pek çoğu yaşadıkları, şahit oldukları olaylardan seçmeler yapabilirler, hatta bazen olayları değiştirebilirler. Bu bakımdan onlara bir tarih belgesi gibi bakıp okuyamayız. Dolayısıyla hatıralardaki bilgileri başka okumalarla ve bilgilerle beslemek, desteklemek galiba en sağlıklı yoldur. Her şeye rağmen hatıralar, tarihe birinci elden düşülen notlardır…

Bilge Kağan’ın (683-734),“Ey Türk Milleti!.. Yukarıda mavi gök çökmese, aşağıda yağız yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozar… Titre ve kendine gel!” Öğüdünü dün ve bugün de kendilerine hitaben söylendiğine inanan Ülkücü Hareketin mensupları, hatıralarını yazmak suretiyle tarihe not düşmek, yaşanan olumsuzluklar bir daha yaşanmasın ve milletimiz aynı tuzaklara bir daha düşmesin, düşürülmesin diye ısrarla anılarını/hatıralarını kaleme almalı ve bunları yayınlamalıydılar…

Meselâ Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Osman Yüksel Serdengeçti, Nihal Atsız, Galip Erdem Muhsin Yazıcıoğlu ve diğerlerinin hatıralarını okumak istemez miydiniz? Eğer bu mümkün olabilseydi bazı soru işaretleri cevap bulmuş olmayacak mıydı?

Hatıra yazılarında yazar, bir siyasî kimliği temsil etse bile kendi iç dünyasına yönelmekten kendini alıkoyamayabilir. Peki, dış dünyadan kopuk bir yönelim midir bu? Hatıralarını yazanın ana kaygısı galiba kendini değil; yaşadığını/yaşadıklarını anlatmaktır. Hafızasındaki izleri yoklarken, bunları bırakan olayları, mekân ve şahısları da hatırlamaya çalışır. Zamanı üç boyutuyla kucaklar; geçmiş-yaşanan gün-gelecek… Yaşananların sebeplerini bulmaya, bir bütünün içinde birbiriyle irtibatlandırmaya özen gösterir. Bu da onu, yaşadıklarını bütün boyutlarıyla anlatmaya iter. Ancak şu da bilinmesi gereken bir gerçektir ki; anlatılanlar tamamen belgesel ya da yüzde yüz nesnel bir nitelik taşımaz/taşımaya bilir. Yorumlar da, yargılar da kişiseldir diyebiliriz.

Günlükler, gezi yazıları, seyahatnameler, gazavatnameler, vakanüvüstler, otobiyografiler ve anılar, daha sonraki süreçte farklı anlatım türlerinde yeni eserlerin ortaya çıkmasına da kaynaklık edebilir. Mesela günlükten hareketle yazılmış romana örnek verecek olursak: İtalyan yazar Edmondo de Amicic oğlu Enrico’nun tuttuğu günlüklerden hareketle kaleme aldığı “Çocuk Kalbi” adlı romanıyla bir zamanlar çocuklar tarafından en çok okunan kitabın yazarı olmuştur

Anıların, zaman içinde tahkiyeli eser yazarları tarafından hikâye ve roman için kaynak teşkil ettiğine çoğu zaman şahit oluruz. Ömer Seyfeddin’in “Ant”, “Kaşağı” hikâyelerini, Sait Faik Abasıyanık’ın bazı hikâyelerini bu vadide verilmiş eserler olarak gösterebiliriz. Ülkücü Harekete geldiğimizde bu konuda bir inceleme yapanların karşısına çıkacak birkaç tahkiyeli eser örneğini burada saymakta fayda var: Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkanlığı da yapmış olan Lütfi Şehsuvaroğlu’nun “Kafes” adlı romanı, Veysel Tekelioğlu’nun “Yorgunum” adlı romanı ki, Veysel Tekelioğlu daha sonra bu romanına kardeş yeni romanlar da kaleme aldı, Erdoğan Cabbar A.’nın “Gündüz Bey’in Dervişleri”  adlı romanı, Mahir Adıbeş’in “Eylülde Soldu Bu Çiçekler” adlı romanı ve Remzi Çayır’ın “Zibilde Papatya Açtı”, “En Büyük Silah Barabellum”, “Onlar Diridirler”, “Koğuş Koğuş Türkiye Koğuş Koğuş Dünya”  ve bunlar gibi hikâye ve roman kitaplarında anlatılanlar Ülkücü Hareketin 1980 öncesi mücadelesinden, 12 Eylül 1980 İhtilali günlerinden ve sonrasında yaşananlardan ve Ülkücünün Medrese-i Yusufiye olarak adlandırdığı mekânlardan fışkıran mâna yüklü mesajlarla okurlarını buluşturmaya devam ediyorlar. Bu saydıklarımız tahkiyeli anlatıma malzeme olmuş hatıralar içeren sanat eseri kitaplardan bazılarıdır.

Bir de Ülkücülerin “Medrese-i Yusufiye” veya “Taş Medrese” diye adlandırdıkları hapishanelerde yaşananlar ve oralarda yazılanlar, oralardan yazılanlar var ki, bunlar da tarihe not düşmek açısından önemli eserlerdir. Bu tür eserlere örnek verecek olursak:“Doğu’nun Başbuğu Yılma Durak’ın Mamak Mektupları” (Durak,2015),Selahattin Arpacı’nın “Taş Medreseden Mektuplar” (Arpaçı, 2015), “Taş Medrese Defteri”, (Arpaçı,2015), “Taş Medrese Sohbetleri” (Arpaçı,2015).

“Rabbim; üç aylarda, ayca nûr vermiş!

Işığın raksı için Âleme billûr vermiş!

Gönlü billûr, kılıcı nûr, gözü kan

Türk’ü, İslâm Bahçesi’ne sûr vermiş”

 

Şirinde “TÜRK”ü bu şekilde özetle anlatan Ahmet Tevfik Ozan’ı (Harput 1953- Elazığ 15 Ocak 2021) nasıl unuturuz. O, bu şiirini ve pek çok şiir ve yazısını Ulucanlar Hapishanesi dâhil pek çok hapishanede yazar ve Ülkü Ocaklarının dergilerine gönderir yayınlatırdı. Yukarıdaki dörtlük de onun; söz konusu şiir,  Ülkü Ocaklarının çıkarttığı Feridun Yıldız’ın Yazı işleri Müdürü ve benim de İdare Müdürü olduğum “Sanat ve Edebiyat Dergisi Yeni Divan”da yayımlanmıştı(Ozan,1980:13).“Eller silah değil, kalem tutmalı” cümlesini gereğini yaparak bir slogan olmaktan çıkartıp bilim, fikir, siyaset, din, ticaret ve sanat adamı yetiştirmeyi başaran Ülkücü Hareketin mensupları tarihe not düşmek adına hatıralarını da mutlaka yazmalı ve yayınlamalıdırlar.

Bizim bu yazımızda tanıtacağımız kitap, Ülkü Ocakları’nın 1980 öncesindeki eğitimcilerinden Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarıdır.

Lokman Abbasoğlu, ailesi “Müderrisler”den başlayarak çocukluk, ilk gençlik ve gençlik yıllarını anlattığı bu kitapta aslında; kendi beninden hareketle  “ülkücü”nün hayatını anlatıyor dense yeridir. Bu süreç, şahsî bir hayatın izlerini taşıyor ama pek çok hususta sosyal mesajlar içeriyor, milletin ve ümmetin hayatından, gidişatından, değer yargılarından da kesitler sunuyor. Bu hatıralarda pek çok ülkücü kendini, kendi hatıralarını, yaşadıklarını bulacaktır.  O günleri yaşayanlar, eminim,  şunu rahatlıkla söyleyecekler “Lokman Abbasoğlu’nun anlattıklarının eksiği var fazlası yok.”

Lokman Abbasoğlu, hatıralarını yazmış; daha doğrusu not almış, sonra o yazdıklarını; kalem erbabına emanet etmiş olmalı ki, bu kitaptaki anlatımın çoğu birinci tekil şahıs ağzından değil. Kalem erbabı, hatıralardan hareketle tahkiyeli anlatımın imkânlarını da kullanarak hatıra türünde bir sanat eserleri vücuda getirmiş diyebiliriz.   Hem Lokman Abbasoğlu’nu hem de bu hatıraları işleyen kalemi  her ikisini de bu anlamlı çalışma için kutluyoruz ve her ikisine de ellerinde kalemleri ile bereketli, huzurlu ve sağlıklı ömürler diliyoruz.

Yazar var, çağına tanıklık eder. Yazar var, tanıklık ettiği çağdakileri anlatırken zamanın elinden tutar, okuru kurulmasını istediği aydınlık bir geleceğe taşır. Yazar var, yazdıklarıyla geçmişi töhmet altında bırakmakla kalmaz, çağını da geleceği de karıştırır. Birinci elden kaynak niteliğindeki hatıralar, tarihe not düşmekle kalmaz; yazanın ve anlatanın seçki, takdim ve üslubu ile geleceğe dönük mesajlar da yüklenip gelir ve hayatı yaşanır ve bereketli kılar… Bu hatıra kitabında, bir devrin Türkiye’sini siyasî, sosyal, dinî, ticarî ve kültürel hareketliliğiyle görecek, tanıyacak, hatta “vay be bu kadar da olmaz!” dediğiniz aymazlıklar, gaflet ve belki de ihanetlerle yüzleşeceksiniz… Bütün bunların yanında dik duruşlu, Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlâk ve faziletiyle yoğrulmuş, kökü mazide olan bir atinin mimarlarına yoldaş olacaksınız.

Ülkücü Hareketin mensuplarından Lokman Abbasoğlu, bu kitapla önemli bir adım atmış oluyor. Eğer, bu adımın arkası gelir de Türk aydın ve yazarları, sağcısıyla solcusuyla siyasetçiler, kanaat önderleri, komuta kademesindekiler anılarını kaleme alarak bunları yayına dönüştüre bilirlerse, tarih tekerrür etmekten çıkar, tarihten ders alanlar aydınlık bir geleceğe yürüyüşe geçerler… Unutmayalım ki yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok toz kaldırırlar.

Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarından yola çıkılarak yazılan bu kitaba “Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade Lokman Abbasoğlu” adı verilmekle aslında mesaj yerini bulmuştur. Kitap iki bölümden oluşturmuş. Birinci Bölüm Lokman Abbasoğlu’nun Hatıralarıdır. Birinci bölümde (s.13-27) ve (s.339-350)Lokman Abbasoğlu’nun ailesi “Müderrisler” anlatılırken Millî Mücadele günlerinde yaşananlara yer verilmiş olması, aslında milletin ve devletin bekası söz konusu olunca kimlerin biz de varız diye öne çıktığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Millî Mücadele’de şehit olan bir dedenin torunu olarak Lokman Abbasoğlu da dedesinin yolundan gitmiş ve söz konusu vatan olunca her şey teferruattır demiş Ülkücü Harekete katılarak mücadelenin içinde yer almıştır. Bu kısımda Lokman Abbasoğlu’nu, kendi “ben”inden yola çıkarak anlattığı anılarında tarafsız bir gözlemci gibi kalem oynatırken görüyoruz. Zaman zaman yaşanan bazı olayları sansürleyerek geçtiğine de şahit olmuyoruz dersek doğruyu söylememiş oluruz. Bu da anı yazmanın zorluklarındandır her halde… Zaman her şeyin ilacı olduğu gibi hakikatleri de bir gün açık seçik ortaya koyacaktır diye düşünüyoruz… O günler bizce bütün taraflarıyla, taraftarlarıyla ve bütün çıplaklığıyla tartışılmalı herkes bu konuda ne biliyorsa eteğindeki taşları ortaya dökmelidir.

İkinci Bölümde de “Gönül Dostları Lokman Abbasoğlu’nu Anlatıyor” başlığı altında Lokman Abbasoğlu’nun dava arkadaşı gönül dostlarının yine hatıra içerikli çok kıymetli yazılarına yer verilmiştir (s.351-398). Bu bölümde yazıları bulunan imzaları da tarihe not düşmek adına burada zikretmek isteriz:  Zeki Gürel )(s.353-366), Ercan Çalışkan (s.367-370), Talha Yaycı (s.371-373), Ahmet Murat Kalecik (375-376), Necdet Aydı (377-378), Zafer Macit (379380), Osman Oktay (381-383), Gazi Ahmet kale (385-386), Cevat Saraç (387-390), Selahattin Çelik (391), Hüseyin Başaran (393-395), Mukadder Hatipoğlu (397-398).

Biyografi Net yayınları arasından çıkan bu kitabı Mahmut Çetin Yayına hazırladı,kapak kompozisyonu da Mustafa Çağrı Çetin imzasını taşıyor. Mukadder Altaylı ve Zeki Gürel de bu eserin editörlüğünü yaptılar.

 

Lokman Abbasoğlu, Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade, Yayına Hazırlayan: Mahmut Çetin, Edtörler: Zeki Gürel-Mukadder Altaylı, Ankara 2021, 400 s., Biyografi Net Yayınları.

* *

*

                Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade Kitabını yeniden Okurken:

“Türk sanatkârı Türk milletinin, birlik, bütünlük ve heyecanının temsilcisidir. Sanatımız ve edebiyatımız milletimizin müştereklerinin ifadesidir; Türk sanatı ve Türk edebiyatı yüce ülkümüzün kanatlarıdır.” Başbuğ Alparslan Türkeş’in sanata ve sanatkâra verdiği önemin bir ifadesi olan bu cümleler (Türkeş, 1980:16, eli kalem tutan ülkücü sanatkârlara sorumluluklarını hatırlatmakla kalmıyor, ülkücü hareketin içinde yer alanlara da hatıralarını yazma ikazında bulunuyor. Unutmayalım ki, hatırat da sanatın içindedir.

Ülkücü Hareketin şehit önderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu’nun 1980 öncesi yaşananlarla ilgili, şehitlerimizle ilgili bir edebî esere yazdığı “Önsöz”den bir alıntı yapmak gereği hâsıl oldu:

“Maziden atiye doğru akıp giden tarih içinde bir insanın ömrü çok kısa bir kesittir. Hele sadece kendimiz için yaşıyorsak, dünyaya gelişimiz başlayıp, gözümüzü yumunca biteceğini kabul ederiz.

Fakat biz, bizden başkaları için yani, ideallerimiz ve ulvî gayelerimiz için yaşadığımız zaman hayatın çok uzun ve geniş olduğunu, insanlığın başlangıcıyla başlayıp, biz bu dünyadan göçtükten sonra dünyanın sonuna kadar devam edeceğini görüyoruz. Bazı insanların onurlu mücadeleleri öyle kalın ve derin izler bırakıyor ki, onu kazıyıp yok etmek mümkün değildir; insanlara ölümden sonra da örnek olmaya devam ediyor ve ışık gibi yolumuzu aydınlatarak yaşıyor, yaşatıyor.

Haksızlığa uğrayanlar ve haksız yere öldürülenler haklarını öldükten sonra alıyorlar. Zulme ve zalimlere karşı kesintisiz ve sürekli bir mücadelenin bayraktarı oluyorlar. Hele haksız yere öldürülenler ‘şehitlerle birlikte haşrolunacaktır.’ İlahî tercihini dikkate alırsak, ‘Onların diri oluşunun boyutları daha da kesin çizgilerle belirlenmiş olacaktır. Onlar bizimle birlikte ve bizden birileriydi; Onlar yine bizimle birlikte ve diridirler.’

Toz duman içinde bir hayatı yaşadık yıllarca. Bugünkü noktadan geriye baktığımızda bir savaş sonu manzarası görürüz: Göçe zorlanmış aileler, istikbali ve hürriyeti elinden alınmış insanlar, gözü yaşlı analar-babalar-yavrular, sakat kalmış yiğitler, hayatlarının baharında toprağa verilmiş canlar!.. Şöyle bir hatıralarımızı düşünecek olursak, gözlerimizin önünden hep bayrağa sarılı tabutlar ve onların ardından sel gibi akan yığınlar geçer: Sert yüzler, damlasız gözler, kararlı adımlar ve tekbirler, tekbirler, tekbirler, sessiz bir çığlık gibi akar!.. durur ve gürler: “Allah’a, Kur’an’a, Bayrağa, Vatana yemin olsun!.. Şehitlerim gazilerim emin olsun!..

Bir ‘ara kesit’ten sonra yine hatıralarımıza bakıyoruz: İşkenceler, zulümler, haksızlıklar, mahkemeler, darağaçları!.. Karşılıksız sevenlerin buruk ve isyanlı sükutu!.. Niçinler, nedenlere bulunamayan sorular!..

Gençliğimizi, kanımızı, canımızı verdiğimiz bir gayenin gerçekleşmesi için, daha nice meşakkatli yolculuklara çıkılacağını bütün boyutlarıyla şimdiden söyleyebilmek elbette güçtür. Fakat geçmişin muhasebesi ve Hâl’in gerçekleri ile önlerindeki uzun yolculukta kendilerini bekleyen engelleri nasıl aşacaklarının tahlilini iyi yaparak yola çıkanlar, her türlü engeli kolaylıkla aşmayı başaracaklardır.

Bugün belki de bizi ve mücadelemizi milletimize layıkıyla anlatamamış olabiliriz. Ama yarınlar ‘ÜLKÜCÜ MÜCADELE’ ile birlikte anılacak, bugünlerde mahkeme salonlarında yükselen sesler dalga dalga geleceğe ulaşıp, nesillere rehber olacaktır. Bugün toprak altına sıkıştırılan gerçekler bir gün lav olup fışkıracak ve yayılan lavların altında hakikatleri gizleyenler kalacaktır.

Tezgâhlarda çarmıha gerilen sevgimiz, milletin engin gönlünde çiçek açacak, çiviler sökülecek, dikenli kordelalar kesilecek ve sevgi çiçeğine kavuşacaktır. Karanlıkta yükselen mazlum çığlıklarımız beşikteki yavruların ninnisi oldu; bu çığlıkların manası kavranacak, yarınlarda işkence ve zulmün olmadığı bir dünya kuracaklar…

İmam kabul etmeyen lanetli darağacından yükselen tekbir sesleri ve Türk’ün, Türk düşmanlarıyla aynı zincire vurulması, bir devrin garabeti ve anlamlı özeti olarak dünü yazacaklara ve geleceği hazırlayacaklara ilham kaynağı olacaktır.

12 Eylül 1980 Durağı: Kervanımızın dağıtılmak istendiği ve baskına uğradığı durak!.. ‘Pusu noktaları: C-5, Harbiye, Hasdal, Adana, İzmir emniyet koridorları… Bu kavşakta baskına uğradık. Başımızı gövdemizden ayırmak istediler; budanan dallar yeni filizler verdi. Denklerimizi dağıtmak istediler; saçılan erzakımız toprakta tohum oldu, etraf yeşillendi. Çiğnediler, ezdiler, kopardılar; bilmeden ıslah edilmiş olanlar vücuda getirdiler. Yarın fışkıran filizlerden gür bahçeler, ormanlar, çiğnenen çimenlerden gül bahçeleri oluşacak; şairlerin, yazarların ilham kaynağı olacaktır.

Ey ‘sevgi gönlümün tahtı/ gönül Çalaba baktı/ İki cihan bedbahtı/ Kim bir gönül yıkar ise.’ Diyerek sevgiyle coşan, ‘bir gül bahçesine girercesine! Hakk ve hakikat yolunda ölüme koşan gönüldaşlarım!.. Köklerini arz kabuğuna sar sarabildiğince, dallarınla arş gölgesini kapla ve Rahman’a uzan uzanabildiğince! Rahman’a ulaş, O’nda eri, varlığını O’nunla yok et. Ruhunu İslâm’ın temiz ve saf pınarından doya doya kandır. İslâm da sulh ve sükûn bulup kendine, ihtiraslarına söz geçirebilesin ki, o nispette âlem halkına da, söz geçirip, Hakk yolunda yönetebilesin. İ’lay-ı kelimetullah için, Nizam-ı Âlem ülküsünün dinamiklerine bu yoldan gidilir.”(Yazıcıoğlu, 1987).

Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını okurken yeri geldikçe bazı ilavelerle bu hatıraları zenginleştirmek isteriz. Ve yine isteriz ki, bu anıları okuyan ülküdaşlar da bildiklerini, yaşadıklarını kaleme alsınlar…

Abbasoğlu, Gazi lisesindeki öğrenciliğinden bahsederken edebiyat hocası Necdet Sancar’dan da bahsediyor(s.39). Söz Necdet Sancar’dan açılınca onun ağabeyi Hüseyin Nihal Atsız’ı da anmak gerek… Lokman Abbasoğlu ve Gazi Lisesinin öğrencilerinin Türk Ocaklarına gittikleri anlatılıyor(s.41-48).

Lokman Abbasoğlu ve arkadaşlarının feyz almak için gittikleri Türk Ocağı binası, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatı ile Ankara’nın namazgâh tepesi olarak bilinen yerde yapılmıştır. Yapının mimarisinin projesi için yarışmaya sadece Türk mimarları katılmıştır. Bu yarışmanın birinciliğine Arif Hikmet Koyunoğlu’nun projesi layık görülmüştür. Binanın Türk işçilerin dışında kimsenin çalışmasına izin verilmemiştir. O dönemlerde Türk sanatı adına taş ve mermer ustalarının çoğu  savaş sırasında şehit oldukları  için  teknik eleman zorluğu çekiliyordu. Mermer ve taş işçiliği yapan ne kadar usta varsa Anadolu’dan toplandı. Atatürk 1925 yılında temeli atılan binanın on sekiz ayda bitmesini istemişti. Bina on beş ayda tamamlanarak hizmete açılmıştı. Tezyinatı Türk motifleri ile süslendi. Daha sonra Ankara Türk Ocağı binası konser salonu,  kütüphanesi  ve  modern binası çeşitli  hizmetlerde kullanılmıştır. Türk ocağı binası Türk Ocaklarının kapatılmasından sonra Halk evleri olarak hizmet vermiş ise de hâlihazırda Resim Heykel Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Lokman Abbasoğlu’nun anlattığı yıllarda Ankara Türk Ocağı başkanlığı yapan ve Orhun dergisini de çıkartan Göktürk Mehmet Uytun da Gazi Lisesi orta kısmında Türkçe öğretmeniydi (Gürel-Yağar-Gürel 2004:19)Göktürk Mehmet Uytun ve ağabeyi Nurettin Uytun, Uytun Yayınevinin de kurucularındandı(Gürel,2019:23). Şimdi yeri geldi yazalım: 1979’da İstanbul’da Cuma namazı çıkışı şehit edilen Alper Tunga Uytun’un amcasıdır Göktürk Mehmet Uytun (Uytun, 2017).

Uytun Kardeşlerin muhitindeki şahsiyetleri göstermesi açısından bir tespit olarak Uytun Yayınevi’nin yayınladığı ikinci kitap olan Denge’nin önsözünü Alparslan Türkeş’in yazdığını da burada belirtmeliyiz. İşte o önsöz:

“Denge’nin fikrî doğuşundan, tekâmülünden, yazılışından haberdar edildim. Bu fikrin, Türk ve dünya milletlerine refah ve saadet getireceğine kaniim. Yıllardan beri Türk ve dünya milletlerinin aradığı ve bugüne dek bulamadığı bir gerçek olduğunu gördüm. Denge doktrini, Türk milletine refah ve saadeti getirecek ilmî metotlara sahiptir. Türk ve dünya adamlarının tenkitlerinin bu doktrine büyük güç kazandıracağı görüşündeyim. İlmin ışığı altında, tabiî muhitin yapısı uzun müddet araştırarak meydana getirilen, hacım bakımından küçük, fakat, binlerce sahife tutacak bir cevhere sahip olan bu eserin en kısa zamanda, ilmî metotları içerisinde Türk ve dünya milletlerini saadete ulaştırmasını dilerim.”(Türkeş, 1969:7).

Lokman Abbasoğlu, “İlk Şehitler” başlığı altında ülküçü hareketin ilk şehidi Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Ruhi Kılıçkıran’ı ve sonrasına kalemiyle şahitlik eder (s.57-64) ve sözü ülkücü şehit Dursun Önkuzu’ya getirir ve Önkuzu’nun Hakk’a yürüyüşünün 50. Senesinde onun can verdiği yerdeki binaya onun adının verildiğini yazar.

Önkuzu hey! Önkuzu!…

Önde gider Önkuzu…

Anası éDursun” demiş

Durmaz… Gider Önkuzu.

 

Kuzu yürür… Kuzu yürür..

Önde, Önkuzu yürür!

Kuzular meledikçe,

Gönlümüze sızı yürür!

 

Önkuzu!.. Hey!.. Önkuzu!…

Önde gider, Önkuzu…

Bu bayrak düşmez yere,

Ölmedikçe son kuzu!…

 

Dursun adı; Dursun adı…

O gitti, dursun adı.

Dillerde türkü olsun,

Yürekte vursun adı!..

 

Kuzular koç olacak,

Toy, düğün, göç… olacak!

Bu yılkı kuzuların,

Adları ÖÇ olacak!..

 

Dursun Önkuzu asla dinmeyecek yürek sızısı, kan ter içerisinde uyandığımız gecelerin başkahramanıdır. Bu vesile ile bu şiirle bizlere kim olduğumuzu hatırlatan rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu da rahmetle anmış olduk. Ruhi Kılıçkıran’dan, Fırat Çakıroğlu’na  binlerce ülkücü şehidin hatırası ve ölümsüzlük nefesi Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarındadır…

Aradan yıllar geçtikten sonra Gazi Üniversitesi anlamlı bir tavır sergiledi ve şehit Dursun Önkuzu’nun hatırasına sahip çıktı. Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız, Gazi Üniversitesi Rektörlüğü görevini devraldığı günden bu yana yönetim anlayışı olarak gönül gücünü kullanmaya ve vefalı olmaya büyük önem verdiklerini ifade etti. Çok gecikmiş bir vefa görevinin ifa edildiğini belirten Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız; Dursun Önkuzu’nun, 23 Kasım 1970 günü yine bugün olduğu gibi Pazartesi günü katledildiğini söyledi. “O tarihte Önkuzu, toprağa değil, Anadolu insanının kalplerine gömüldü” diyen Prof. Dr. Musa Yıldız, konuşmasına şöyle devam etti: “Zira o kardeşimiz, şehitlerimizin kanlarıyla yoğrulmuş bu mübarek topraklarda; ezan susmasın, al bayrağımız inmesin diye ‘Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl. Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl’ diyerek merhum Akif’in diliyle can feda eyledi. İşte biz de Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunun devamı olan gözbebeğimiz Teknoloji Fakültemizin Yönetim Kurulunun teklifiyle 16 Kasım 2020 tarihinde Senatomuzda aldığımız kararla, bu eğitim şehidimizin adını bu binaya verdik. Ruhu şad olsun. Mekânı cennet olsun.”

Şehitlerin ölmediğini, onların asıl unutuldukları zaman öleceğini söyleyen Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız, yönetim olarak vefa gösterip 15 Temmuz şehitlerimiz Cennet Yiğit, Gülşah Güler ve Muhammed Yalçın’ın adlarının Üniversitemiz Merkez Kütüphanesinin katlarına verildiğini de ifade etti.

Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız konuşmasını “Din için, vatan için, millet için, bayrak için, ezan için canlarını feda eden aziz şehitlerimize Allah rahmet eylesin, bizleri de onlara layık eylesin” diyerek tamamladı.

“Koca Bozkurt Ergin Bayramcı”, Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarında özel bir yer almıştır(s.65-68). Ergin Bayramcı’nın bu kitaba yansımayan bir hatırasını da biz anlatalım:

Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nin 20 Kasım 1976 günü Ankara’da düzenlediği mitingin sonunda Ergin Bayramcı’nın ettirdiği yemini hatırlayalım ve tarihe bir not düşelim:

“ANT

Varlığına, Birliğine, Yücelerin en yücesi olduğuna

İnandığımız…

Altımızda yağız yerin, üstümüzde yedi göğün

Sahibi olduğuna

İman edip kandığımız

Ol deyince olduran, gönüllerimizi iman nuru

Türklük şuuru ile dolduran

Ulular ulusu, yücelerin en yücesi

Allah’ın adına ant olsun ki;

Dinimin, ırkımın, töremin buyruğunda

Ülkücüler ordusunun

Rütbesiz, adsız erleriyiz

Ecdadımızın bize emanet ettiği harsımızı,

Dilimizi, dinimizi, vatanımızı, bayrağımızı

Ve bütün mukaddesatımızı

Can ve kan pahasına da olsa koruyacağız.

Ülkümüz hedefine varıncaya dek

Töremiz cihanı sarıncaya dek

Türk milleti muradına erinceye dek

İslâm ahlâk ve fazileti

Türklük gurur ve şuuru ile yürüyeceğiz.

Bizleri kutlu yolumuzdan döndürmek için

Önümüze çıkan her engeli aşacağız.

Beş bin yıllık geçmişimizden güç alıp

Yüzyılların ilerisine bakacağız.

Ulu Tanrı buyruğu ile

Oğuz Han’ın kurduğu Bozkurtlar ordusunun

Erleriyiz.

Son neferimizi, son nefesimizi, son damla

Kanımızı verene kadar

Milletimin düşmanlarını kara yere

Serene kadar vuruşacağız.

Allah’a, Bayrağa, Vatana ve Millete

Yemin olsun

Şehidlerim, Gazilerim emin olsun.

Başaracağız, başaracağız, başaracağız.

Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin!..”

 

Lokman Abbasoğlu hatıralarında “Gün Sazak’a Suikastı” anlattığı satırları okuyunca(s.165-168); bu elim hadiseyi destanların şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun konu ile ilgili şiirini hatırlamamak mümkün mü?

 

GÜN SAZAK’IN AĞITI

 

“Kurudu gözde pınarlar, canım içre canım gitti.

Devrildi iri çınarlar, nice gül fidanım gitti.

Bölünmesin diye millet, bâki kalsın diye devlet.

Dağlar gibi et, seller gibi kanım gitti.

Paramparça idi ruhum, ellerinde bir güruhun,

Tufanı bumudur Nuh’un, diye arşa ünüm gitti.

Hey yakınlar uzaklar, bekler pusular tuzaklar,

Tayfuna dönsün Sazaklar, göz ışığım Günüm gitti.

Yetim kaldı körpe çağam, feryadımı nece boğam,

Gün doğmak üzere ağam, gün batarken inim gitti.

Bu bir nesildir sürekli, gözü pek çatal yürekli,

Zor günlerimde gerekli, tuğ gibi beş binim gitti.

Sakarya, esti yiğitler, bağrı kan süslü yiğitler

Süphan göğüslü yiğitler, gittiyse benim gitti

 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü hocalarından Prof. Dr. Aydın Taneri’nin; Ülkü Ocaklarının çıkarttığı Sanat ve Edebiyat Dergisi Yeni Divan’da “Devlet Adamı: Gün Sazak” başlıklı yazısını okuyanlar, Gün Sazak ve devlet hayatımızda siyasî ahlâkın ne demek olduğunu ve ülkücü hareketin bunun neresinde yer aldığını göreceklerdir. “Çok yönlü bir şahsiyete sahip olan Gün Sazak, tevazû âbidesiydi.”

Kastamonulu gönül dostu Mehmed Feyzi Efendi, ülkücülerin zor zamanlarında dualarıyla yanlarında olmuştur. Abbasoğlu, Alparslan Türkeş’in de Kastamonu’ya gittiğinde Mehmed Feyzi Efendi’yi ziyaret ettiğini anlatmaktadır (s.173). Mehmed Feyzi Efendi, ülkücülerin yıllarca anlatmaya çalıştıkları Türk-İslâm ülküsünü şu sözleriyle anlatıyordu:

“Sadakat-ı vataniye,

Mefahir-i milliye,

Hamiyet-i diniye”

Mehmed Feyzi Efendi, Alparslan Türkeş ve Kastamonu konusunda merakı olanlar bizim 2018 Türk Dünyası Başkenti Kastamonu Şehrengizi adlı kitabımızdaki “Türkeş Kastamonu’da, Kadrini Seng-i Musallada Bilip Ey Türkeş Durup El Bağlayalar Karşında Saf Saf” başlıklı yazımızı okumalıdırlar (Gürel, 2021:184-188).

Lokman Abbasoğlu’nun 12 Eylül 1980 İhtilali sonrası günleri anlatırken zor zamanlarda yaşananları o günleri yaşayanların şahitliğinde anlatmaktadır (s.185-205). O zor zamanların, zoru kolay kılmaya çalışanları vardı, onlardan biri de Lokman Abbasoğlu ve arkadaşlarının da yakından tanıdıkları Tuman Ciranoğlu’dur. Lokman Ciranoğlu ile ilgili bazı bilgiler şöyle:

Tuman Ciranoğlu, cumartesi ve pazar günleri 12 Eylül ihtilâlcileri tarafından aranan ülkücüleri ziyarete gider onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Rahmetli Tuman Ciranoğlu bize moral vermeye çalışırdı.

Tuğman Ciranoğlu, edebiyat öğretmeni idi. Bursa Eğitim Enstitüsü öğrencisi varsa işitmiştir. Gazi Mahallesinde otururdu, pek çok gencin elinden tutmuş onlara ağabeylik hatta babalık yapmış bir ağabeyimizdi. Tuğman Hoca, ÜLKÜ-BİR Ülkücü öğretmenler derneği genel sekreteri idi, T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Eğitimi Genel Müdürlüğünde de çalışmıştı. İhtilalciler onu önce Kırşehir’e Millî Eğitim Müdürlüğüne oradan da Bingöl’e sürdüler. Bingöl’e otobüsle giderken de Kayseri’yi geçince Pınarbaşı ilçesi yakınlarında trafik kazasında yaralanmış, Pınarbaşı Devlet Hastanesine getirilirken ambülânsta vefat etmiş, hastane yakınında oturan öğretmen bir ülküdaşımız Hayri Gürel tarafından da kimliği tespit edildiğinde hastanenin garajında imiş. Hayri Hoca, “Bu, Tuman Ciranoğlu, benim kardeşimin Ankara Yüksek Öğretmen Okulundaki velisi, ÜLKÜ-BİR yöneticilerinden” deyince etraftakilerin ilgisi de artmış. Hayri Hoca, önce evinden battaniye getirmiş, su ısıttırmış Büyük Potuklu Köyündeki imama haber salmış ve rahmetlinin cenazesini yıkayıp kefenlemişler tabuta koyup üzerine de Hürriyet İlkokulundan bir bayrak getirip sarmışlar. Pınarbaşı ilçesi Millî Eğitim Müdürü, Kayseri ve Kırşehir Millî Eğitim müdürlüklerini aramış ve oralardan gelenlere Tugman Hoca’nın naşını teslim etmişler.

Lokman Abbasoğlu, Alparsan Türkeş’in vefatı ve sonrasını anlatırken sonucu şöyle bağlar: “Başbuğ Alparslan Türkeş her toplantısında şunu vurgular; ‘Ülkücüler bölünmeden vatan bölünmez…’ Onun için birlik ve beraberliğimiz çok önemlidir. Vatanın ve milletin geleceği için Ülkücü Hareket’in bütünlüğü şarttır” (s.316).

Geldiğimiz bu günde, Başbuğ Alparslan Türkeş’i rahmet ve minnetle anıyor ve onu arıyoruz. Akademisyen Şair Abdulkadir Güllü, “24 Ayar Hüzün” başlıklı şiirinde bu konuda söylenmesi gerekenleri şiir ikliminde şöyle dile getiriyor:

 

Bir baharın dördünde ayrıldın aramızdan

Acın daha derindi en derin yaramızdan

 

Şerefli bir ülküye, bütün ömrünü verdin

Bölünürse ülkücü, bölünür vatan derdin

 

Ulu bir çınardın sen, kalbin Hakk’ı zikirde

Gönlünde Kızılelma, birlik dilde, fikirde

 

Allah’ın bir lütfuydun, Başbuğ Türkeş sen bize

Lekesiz ve tertemiz, taht kurdun kalbimize

 

Peşinden gelenleri asla pişman etmedin

Adanmış gönüllere kötü söz söyletmedin

 

Rehberin Kur’an idi, Resul oldu yoldaşın

Seherler umudundu, yıldızlardı sırdaşın

 

Laleler boyun büktü, sensizliğin yüzünden

Ağladı açan güller, sustu bülbül hüzünden

 

Neşet et sen ruhunla, gelelim gel, diz dize

Titresin ruhlarımız, yeniden seslen bize

 

Ülkümüze can versin, ufkumuza şahitler

Refik olsun onlara, bayram etsin şehitler

 

Emekler güce dönsün, sevgiler aşka dönsün

Kutlu yolun aşkıyla, toyumuz başka dönsün

 

Şanı yüce Allah’ın, sarsın seni rahmeti

Bırakırsak gök girsin bu kutsal emaneti

 

Eğilmedin hayatta, bir ömür hep dik durdun

Yükselttiğin bayrağı yüceltecek Bozkurdun

 

“Gençlik yıllarımızda İlahiyat Fakültesi öğrencisi olan Lokman Abbasoğlu gençlere moral verip coşturuyor, öbür yandan da dini bilgiler aktarıyor, şehitlerimizin başında dualar edip konuşmalar yapıyordu. Aradan 50 yıl geçti. Lokman Abbasoğlu dostlarının yanında durmaya devam ediyor.”(Osman Oktay, s. 382)

“Anıları okurken o yılları yeniden yaşadım. Gerçekten bu anlatılanları yaşamış mıydık? Masal mıydı, efsane miydi ya da biz deli miydik bilemedim. Yaşanılanlar inanılası bir şey değildi. Bu kitabı kelime kelime incelerken anıların hepsini yeniden yaşadım, yüreğim o günlerdeki gibi coştu. İyi ki Ülkücüler olarak o devrin adsız kahramanları içinde olmuşuz. İyi ki acıları bal eyleyip, vatan sağ olsun diye ülkemizi bölücülere teslim etmemişi.” (Mukadder Hatipoğlu Altaylı, s. 397).

Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını ve bu vadide yazılıp yayınlanan hatıra kitaplarını okumak; geçmişi öğrenmek ve geçmişle ilgili merak ettiklerimize cevap bulmak için olduğu kadar geleceği kurgulamak için de bir o kadar önemlidir diye düşünüyorum. Bu tür kitapları okuyanlar eleştirilerini de kaleme alıp meraklıları ile paylaşırlarsa alana büyük katkı sunmuş olacaklardır. Halim Kaya, Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını dikkatle okumuş ve değerlendirmesini de Ülkücü Yazarlar Derneği sitesinde paylaşarak ciddî bir vazife ifa etmiş ve bazı ikazlarda bulunmuştur(Kaya, 2021), kendisine dikkati ve emeği için teşekkür etmek istiyorum.

İlerde bir babayiğit çıkıp da “Kim Bu Ülkücüler?” diye bir çalışma yaparsa Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını içeren bu kitap da onun müracaat edeceği eserler arasında olacaktır hiç şüphesiz. İlerde yapılacak özeleştirilere de zemin hazırlaması bakımından önemli bir eserle karşı karşıyayız.

Lokman Abbasoğlu’nun bu çalışması bundan sonraki bu tür çalışmalar için de özendirici ve güdüleyici olacaktır diye düşünüyoruz ve yaşanan olumsuzluklar bir daha yaşanmasın diye bu vadide eser vereceklere de, bu hatıratın bizlerle buluşmasını sağlayan Lokman Abbasoğlu’na da teşekkür ediyoruz… Allah (C.C.) sağlıklı ve hayırlı ömürler versin…

Akledenler için, İnanç kuvvettir, büyük kuvvettir, en büyük kuvvettir…. Okumak, üzerinde tefekkür etmek, geçmişe dönük özeleştiride bulunmak ve kutlu yolda kesintisiz bir yürüyüş için, yeni atılımlara ve İlay-ı Kelimetullah kokulu muştulara gebe yeni dirilişlere vesile… Şimdi elinizin altında bir hatıra/anı kitabı var… Tefekkür edecekler için iyi okumalar…

KAYNAKÇA

Abbasoğlu, Lokman(2021).Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade, Yayına Hazırlayan: Mahmut Çetin, Edtörler: Zeki Gürel-Mukadder Altaylı, Ankara: Biyografi Net Yayınları, 400 s.

Adıbeş, Mahir (2002). Eylülde Soldu Bu Çiçekler, Ankara: Berikan Yayınları,461 s.

Amicis, Edmondo de (1927). Çocuk Kalbi/Grands Coeurs, Faransızcasından Türkçeye çeviren: İbrahim Alaettin Gövsa, İstanbul 1927, Maarif Vekâleti Yayını. Eski harfli metinden yeni harflere aktaran ve yayına hazırlayan: Zeki Gürel, Ankara 2012, Tema Yayınları, 336 s.

Arpacı, Selahattin (2015).Taş Medreseden Mektuplar, Ankara: Berikan Yayınları.

Arpacı, Selahattin (2015).Taş Medrese Defteri, Ankara: Berikan Yayınları.

Arpacı, Selahattin (2015).Taş Medrese Sohbetleri, Ankara: Berikan Yayınları.

Cabbar A., Erdoğan (2018). Gündüz Bey’in Dervişleri, Ankara: Akçağ Yayınları, 587 s.

Çayır, Remzi (2021).Mamak Mapushanesi, Ankara: Altınordu Yayınları.

Çayır, Remzi (2021).Onlar Diridirler, Ankara: Altınordu Yayınları.

Çayır, Remzi (2021).Koğuş Koğuş Türkiye Koğuş Koğuş Dünya, Ankara: Altınordu Yayınları.

Durak, Yılma (2015). Doğunun Başbuğu Yılma Durak’ın Mamak Hatıraları, İstanbul: Kayıt Yayınları.

Gürel, Nazlı Rânâ-Yağar, Demet-Gürel, Zeki (2004). Göktürk Mehmet Uytun Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara: Berikan Yayınarı.

Gürel, Zeki (2019). Gönlün Sesi Nurettin Uytun Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara: Berikan Yayınları.

Gürel, Zeki (2021). 2018 Türk Dünyası Kültür Başkenti Kastamonu Şehrengizi, Ankara: Net Kitaplık.

Kaya, Halim (2021). “Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade-Kitap Tanıtımı”, Ülkücü Yazarlar Derneği, 12.12.2021, https://www.ulkuyaz.org.tr/

Olgun İbrahim (1971). “Anı Türü ve Türk Edebiyatında Anı”, Türk Dili Dergisi Anı Özel Sayısı, Yıl: 21, Sayı: 246.

 

Ozan, Ahmet Tevfik (1980), “Türk”, Yeni Divan Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Mayıs 1980, Yıl: 1, Sayı: 1, s.13.

Şehsuvaroğlu, Lütfi (1984). Gül Yüzlü Çocukların Romanı Kafes, Ankara: Genç Sanat Yayınları, 120 s.

Tekeloğlu, Veysel (2016). Yorgunum, Ankara: Akçağ yayını, 216 s.

Türkeş, Alparslan (1980). Türk Milletinin Kutlu Güç Kaynakları”, Yeni Divan Dergisi, Ağustos 1980, Yıl: 1, Sayı: 4, s.16-17.

Türkeş, Alparslan (1969). “Önsöz”, Denge 1. Kitap, Ankara: Uytun Yayınevi.

Uytun, Ayça Seda (2017). Yaşayan Kurt Ülkücü Şehit Alper Tunga Uytun, Ankara.

Yazıcıoğlu, Muhsin (1987). “Önsöz”, Çayır, Remzi, Onlar Diridirler, Ankara.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.