DOLAR 13,51020.21%
EURO 15,2547-0.03%
STERLIN 18,25610.18%
ALTIN 801,150,01
BIST %
BITCOIN 5073422,43%
Ankara
-8°

PARÇALI BULUTLU

13 21

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

‘Milli Devlet’ten ‘Rantiye Devlet’e

‘Milli Devlet’ten ‘Rantiye Devlet’e

ABONE OL
5 Ocak 2022 16:41
‘Milli Devlet’ten ‘Rantiye Devlet’e
0

BEĞENDİM

ABONE OL

SONUÇ OLARAK DENİLEBİLİR Kİ

Bu ülkede son yirmi yılda, “Neden Hep Üreten Fabrikalar Yerine Altyapı Yatırımları Yapıldı?” sorusuna tatmin edici bir cevap bulabilmek için Amerikalı yazar, iktisatçı, ekonomik tetikçi John Perkins’i okumak ve düşünmek gerekir.

O, Küresel Güç Odaklarının tetikçisidir. Vatansız paranın sahibi küresel çetelere çalışır. Hedefe oturttukları ülkeleri, anlattığı yol ve yöntemle, yerle yeksan; hedef ülkelerin tüm devlet mekanizmasını, yerli işbirlikçilerle birlikte, felç edenlerdendir… Tetikçiye kulak verelim:

“Hedef ülkeye bir milyarlık kredi ayarlanır. Bununla havaalanları, yollar, köprüler, limanlar yapılır. Halkın hiçbir ihtiyacını görmeyecek bir yığın inşaat dikilir. Gidip yönetimlere rüşvet veririz. Onları büyük miktarda kredi almaya ikna ederiz. Nasılsa bu paranın %90’ı Amerika’ya geri gelecektir. Ülkeyi büyük bir borca sokarız. Bu borç durmadan büyür, hedef ülkenin milli bütçesinin yarısını bulur. Sağlık ve eğitime kuruş kalmaz. Tarım toprakları yok olur. Ülkede küçük bir azınlık rüşvetlerle olağanüstü zenginleşir. Halk yokluk içinde debelenir. …” (Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, April Yayıncılık, 32. Baskı, John Perkins)

Sanki bizim son kırk yılımızı anlatmış, değil mi?

Ülkemizin toplam borcu, durup dururken, beş yüz milyar dolarlara çıkmamıştır. Bizi silahla yenemeyenler borç vererek bu hale getirdiler. Gel de Atatürk’ü arama!

Milli devleti yaşatmak ve halkımızın refahı için, gayrı milli “özelleştirmeci neoliberal” ekonomik politikalar yerine, “milli, planlı karma ekonomi” politikamızın, değişen şartlara göre geliştirilerek uygulanması, artık kaçınılmaz hale gelmiştir.

Siyasi partilerimize gelirsek; kendi içerisinde demokratik esaslara uymayan kadrolar, ülkeyi benim anladığım ölçülerde yetkin bir liyakatle yönetemez! İktidara gelirlerse ilkesiz, kuralsız, ahlaksız yeni bir, “türedi zengin takımı” yaratırlar. Devlet imkânlarını kullanarak halkını soyan yeni bir rantiye sınıfı olarak çıkarlar karşımıza…

İktidar ve muhalefetteki mevcut siyasi parti elitlerinin halen, yarı sömürge vaziyetinde yürüyen ülke ekonomisinin bu bağlarından kurtuluşuna yönelik bir niyet ve çaba içerisinde olacaklarına da inanmıyorum. Mevcut düzende, halkın üzerinde bir parazit gibi onu sömüren ve elde ettiği gelirlerini Batılı sömürgecilerle bölüşen işbirlikçi sermayedarlar aynı pozisyonlarını koruyacaklardır. Mevcut muhalif siyasi parti yöneticilerinin, aralarındaki ruhunu satmış küreselci liboşların yönlendirmesiyle, Amerikan çıkarlarına hizmet eder bir yapı haline dönüşecekleri apaçık ortadadır.

Siyaset yapmak için, “Parayı şart gören, parasız siyaset yapılamayacağına inanan,” mevcut kadrolar elinde, “Yegâne güvencemiz olan Türk Milli Devleti’nin”, Federal İslam Devleti’ne dönüştürülerek, iflah olmaz bir Amerikan sömürgesi haline getirilmesi tehlikesi vardır.

Millet sevgisi, vatan sevgisi, tarihe saygı, milletine-dinine-kendi kültürüne bağlılık, idealizm, onlar için anlamsız; sadece halkın aldatılması yolunda kullanılan, “dervişin hırkası” benzeri değerlerdir.

Özetlersek, Rantiye Devlet’te hukuk soygun aracı haline dönüştürülür/dönüştürülmüştür. Bu, insanlık tarihinin şahit olduğu en menfur yozlaşmadır. Günümüz Türkiye’sinde devlet,  başkasının hakkını gasp ederek kendisini işgal edenlerin zenginleşmesini teşvik eden bir soygun düzeni yaratmış ve onu, genelleştirerek sistem haline getirmiştir.

Rantiye devlette hukuk dediğimiz kurallar tüm yargı, polis, jandarma ve hapishane aygıtını soyguncuların hizmetine tahsis eder/etmiştir. Soygun yasallaşır/yasallaşmıştır. “Yasallaşmış bir soygundan kazançlı çıkan insanlar soygun fiilinden sorumlu tutulamazlar. Bunun sorumlusu kanun yapıcı ve oylarıyla buna onay veren toplumun kendisidir!” 

Bir siyasi partimizin (İyi Parti) ekonomi bilmeyen genel başkanı geçenlerde eline tutuşturulan “Artagan” adlı bir projeyi, çok matah bir şeymiş gibi, övünerek okudu. Bir defa, Artagan yani “Dijital Para Sistemine Geçiş Projesi” 1980’lerde Özal ile başlayan, 1995’te Gümrük Birliği ile güçlendirilip 2002’den bu yana, mevcut iktidar eliyle hızlandırılmış bir şekilde emperyalizmin kucağına oturmamıza sebep olan neo liberalizmin son hedefidir.

AKP tarafından yürütülen, “Vatandaşın elinde avucunda ne varsa uluslararası şirketlere aktarma,” eyleminin, vatandaşlarımız aleyhine devam ettirilecek, bir sonraki aşamasıdır.

Artagan, kredi kartları ile ekonomimizi tam kontrole alamayan Küresel Finans Sistemi’nin tam kontrolüne girmemizdir. “Her şeyin kontrol altında olduğu, halkın teşebbüs gücünü yok ederek istenilmeyen insanları ve şirketleri iflas ettiren, demokrasiyi yok eden, totaliter bir devlet yapılanması olup Milli devletin tam tasfiyesidir, Artagan.”

İliğine kadar sömürülmüş insanımızın daha neresini küresel şirketlerin av sahasına veya arenasına atacaksınız?

Türk milletinin kalkınması için çare, Türkiye’yi tamamıyla KGO kontrolüne sokmak değil, tam tersine, milletimizi bu kontrolden kurtararak milli kalkınma sistemlerine geçmektir. Çare milli devletin güçlendirilmesi, emperyalizmin tasfiyesidir. İnsanımızı mesut ve müreffeh kılmanın tek yolu milli bir siyasetle Tam Bağımsız Türk Devleti’ni yeniden tesis etmektir.

Aslında dış mihrakların hedeflerine ulaşma konusunda aldıkları ürkütücü mesafe dikkate alındığında bazı gerçekleri, “Tedirgin, Silikleşmiş ve Kaçış Arayışındaki” insanımızın önüne sabırla, inatla bir kere daha anlatmak, bir daha anlatmak, bıkmadan, yeniden yeniden bir daha anlatmak gerekmektedir.

1243 Kösedağ Savaşı’ndan bu yana bereketli Anadolu topraklarında üretilen “katma değer” halkın yararlanmasından ziyade, bir şekilde, dışarıya aktarılmaktadır. O gün, Moğol İlhanlı Devleti tarafından yağmalanan Anadolu kaynakları bugün de AB, ABD ve diğer ülkelere peşkeş çekilmekte; benim insanıma ise yoksulluk, kader gibi dikte edilmektedir.

Anadolu’da, Saadettin Köpek ve benzeri Selçuklu devlet yöneticileri tarafından mevcut yapı bozularak oluşturulan soygun düzenine karşı, İslam’ın eşitlikçi ve dayanışmacı esaslarının uygulanması talebiyle:

  • 1200’lü yıllarda, Baba İlyas önderliğinde gerçekleşen Babai İsyanı,
  • 1400’lü yıllarda gerçekleşen Şeyh Bedrettin İsyanı,
  • 1500’lü yıllarda (1519-1658 arası) 140 yıl süren Celali İsyanları, yaşanmıştır.

İsyanların tamamı dirlik, düzen, eşitlik arayan; yoksulluğa yol açan yağma ve soygun karşıtı halk hareketleridir. Bu isyanlar işsiz medreseliler, çiftbozan topraksız köylüler, ağır vergi altında ezilen halk ve ahiler, tımarları bozulan sipahi ve sekbanlar, kısacası baskıcı yönetimin soygunundan bıkan kitleler tarafından başlatılmış; yıllar yılı askeri güçle, kan akıtılarak ve yüz binlerce can alınarak bastırılmıştır. Özellikle Osmanlı döneminde devşirme Osmanlı Paşalarının yaptıkları tam bir kırım ve vahşettir.

Türk Milleti, M.Kemal Paşa önderliğinde 1919-1922 arasında, “Kapitülasyon ayrıcalık-larıyla yetinmeyip, bir de askeri işgale ve cebri soyguna yönelmiş emperyalist yağmayı” defetmek için, Milli Mücadeleyi başlattı ve başardı. Bu da bir haklı isyandı.

Son kırk yılda millet olarak, giderek artan şiddette, yeni bir soygun ve yoksullaştırma dönemi yaşıyoruz.

2002 yılında emekli olan bir kamu görevlisi eline geçen emekli aylığı ile 24 çeyrek altın alabilirken, bugün aynı emekli eline geçen emekli aylığı ile ancak 4 çeyrek altın alabiliyorsa, yirmi yılda %80 oranında yoksullaşmış, demektir.

Daha beş yıl önce 450 $/ay seviyesinde olan asgari ücret alım gücünü, 250 $/ay seviyesinin de altına çeken ve tüm emekçi yığınlarını asgari ücrete mahkûm eden bu işbirlikçi, “çağdaş Saadettin K.” yönetimine karşı, yeniden bir “milli mücadeleye” ihtiyacımız vardır!

…………………………

Biliyorum, gerçek idealist insanlar Don Kişot olarak görülür ve bıyık altı bir tebessümle hafife alınırlar. Çünkü onlar gerçekten de, yel değirmenlerinden çok daha güçlü bir varlığa baş kaldırmak ve kavgalarını yürütmek zorundadırlar.

1950’lerden itibaren akan zaman içerisinde, Anadolu’da yoksulluk ve terörle toprağından kopartılarak sanayileşmenin büyüttüğü şehirlere iç göçle akıp gelenler, yavaş yavaş her şeylerinden koptular. En önemlisi de Batı emperyalizminin psikolojik saldırıları altında “zorluklara karşı direnme” güçlerini, gelecekten ümitlerini, öz güvenlerini kaybettiler. Her gün biraz daha bencil, biraz daha korkak hale geldiler. Şehirler büyüyüp makine gürültüleri arttıkça “insandan insana açılan kapılar” kapandı. Yalnız insanın, diğer insanlarla anlaşabilmesi, büyük sorun olmaya başladı. Bu da beraberinde geleneksel değerlerden uzaklaşmayı getirdi.

Nutuk’un ilk baskısı eline geçtiğinde Atatürk, o kitabın üzerine, kendi el yazısıyla şu notu düşmüştü: “Bir memleketin, bir memleket halkının düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi ırkından, büyük tanıdığı insanlardan vefasızlık, felaket görmesi ondan daha acıdır. Bu, kalp ve vicdanlar için onulmaz yaradır.” Halkın kendi oylarıyla seçtikleri tarafından soyulması da işte öyle bir yaradır, öyle bir acıdır!

Büyük Ortadoğu Projesi bundan yirmi beş yıl önce açıklandığında, “Türkiye’nin de sınırları değişecek!” denilmesine rağmen R.Tayyip Erdoğan’ın eş başkan olmasını, milliyetçi aydınlar, “Projenin ülkemiz lehine dönüştürülmesine yönelik bir girişim,” olarak değerlendirmiş ve fazla tepki vermemişlerdi.

Bugün Ak Parti ve Erdoğan’ın sığınmacı politikası, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı ile birlikte değerlendirildiğinde Anadolu’daki bin yıllık varlığımızı, azınlığa düşürerek Anadolu’yu Türk yurdu olmaktan çıkarma tehdidine dönüşmüştür. Türk düşmanlarının şiddetli ve aralıksız saldırıları karşısında toplumsal bünyemizi gözden geçirmek ihtiyacı duyduğumuzda, yöneleceğimiz cevher kendi öz değerlerimizdir. Milli Kurtuluş Savaşı ile kurtarılmış ülke bütünlüğümüzü bu yeni saldırıdan da kurtarmak için milletin tüm unsurlarıyla kenetlendiği ve tek vücut olduğu bir milli siyaset belirlenmesi ve uygulanması kaçınılmazdır.

Yüz yıl önce var olan, “Saltanatı ve hilafeti savunanlarla cumhuriyeti savunanlar arasındaki kavga,” halen devam etmektedir. Saltanat ve hanedan kalmadı ama “hilafet hülyası” sürüp gitmekte…

Günümüzde yazılı ve görsel basın, “İktidar Yanlısı” / “Muhalefet Yanlısı” olarak ikiye ayrılmış durumdadır. Ama üzülerek görüyoruz ki,  her iki kanat da milli duruş gösteremiyor! Atatürk resimli maskelerle milli muhalefeti boğduruyorlar. “Barış ve demokrasi” türküleriyle yeni bir devlet kurmanın alt yapısını hazırlıyorlar.

Arkada Atatürk büstü, önünde Demirtaş,(!) İsmail Küçükkaya kimin emrinde, kimin borusunu öttürüyor? Yıllardır Atatürkçü bildiğimiz ve saygı duyduğumuz Uğur Dündar, Yılmaz Özdil ve benzerleri neden susuyorlar? Bu sessizlik bize gösteriyor ki o yolun yolcularıyla aralarında, bizim ayrıntısını bilmediğimiz bir anlaşma var. Onların ruhuna da “kimlik siyasetini kabullenme” girmiş!

Kimliği siyasi alana taşıdığınızda bölünme kaçınılmazdır.

Havuz medyasının Banu Avar, Sabahattin Önkibar, Nihat Genç, Zahide Uçar ve Müyesser Yıldız’a yasak koymasını anlarım, muhaliftirler. Peki, kendisini “muhalif medya” sayanlar niçin onlara izin vermezler? Niçin ekran yasağı koyarlar?

Teşkilatlanmasını yaygınlaştıramamış siyasi hareketleri geçtim. … Ülke çapında örgütlenmiş, yaygın teşkilat ağı bulunan Millet Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Doğru Parti, Türkiye İşçi Partisi, Sol Parti, Memleket Partisi, Zafer Partisi bu “muhalif medya” tarafından niye yok sayılır? Niçin görülmez? Sesleri niçin kısılır, niçin boğulurlar? Var mı anlamlı bir izahı?

Adı geçen yazarlar ve siyasi kadrolar hem muhalif hem de “milli” ve antiemperyalisttirler.

Niçin milli devleti savun(a)mayan partiler öne çıkarılırlar?

Akademi, üniversite hocaları nerede?

Cumhuriyetçi aydınlar nerede? Neden susuyorlar?

Ülkenin sahibi millet soruyor: Anayasayı kim koruyacak?

Sözün bittiği yerdeyiz. …

“Anayasa’da Siyasi ve Bürokratik Sorumluluk ve Yükümlülüklerin Ayrıntılı, Anlaşılır Şekilde Şeffaflıkla Belirlenmesi; Bunlara Aykırı Davranan ve Bu Davranışıyla Kamu Zararına Sebep Olan Siyasetçiler İçin Ayrıntılı ve Ağır Yaptırımların Yer Alması, Anayasanın Cumhuriyetle Birlikte Demokrasiyi Koruyacak Tedbirleri de İçermesi,” yetmiş yıl boyunca zaman zaman hızlanarak milli hedeflerden uzaklaşılan bir ülkenin iktidarıyla muhalefetiyle “milli siyaset” rotasına girebilmesi için şarttır, elzemdir.

Kurtuluşumuz, “Rantiye Devlete dönüşmüş Milli Devleti” yeniden tesis edecek, “milli siyaset” geliştirip uygulayacak, milli muhalif siyasi partileri, halkın desteğini arkasına alabilen birleşik bir cephede toplayarak, “gerçek katılımcı demokrasi” uygulamalarını hayata geçirmekle mümkündür.

Bilgi ve takdirlerinize saygı ile sunarım.

Yılmaz AYDOĞAN

Zafer Partisi-Mersin

 

 

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.