DOLAR 13,60600.9%
EURO 15,36830.77%
STERLIN 18,38720.88%
ALTIN 801,490,07
BIST %
BITCOIN 5208915,27%
Ankara
-4°

KAPALI

18 18

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Hey gidi günler, hey…

Hey gidi günler, hey…

Bugün, altın denince akla Cumhuriyet altını geliyor. Onun da ekonomik şartlardan kaynaklı çeyreği revaçta. Hatta o bile tahtını kaybetmek üzere. Gram altın yeni kral gibi... Peki size "Hamit Altını - Reşat Altını" desem hatırlayanınız çıkar mı? Ben yaştakiler evet yahu, öyle bir şeyler vardı diyebilir... Bu altınların en kıymetlisi "Reşat Altınıydı" düğün dernekte onun takılması davet sahibine verilen kıymeti ifade ederdi... "Falan, Reşat taktı" diye kulaktan kulağa bir iletişim seli oluşurdu... Hamit de kıymetliydi ama Reşat kadar değil. O devirlerde en ucuzu Cumhuriyet'ti... Bunu takanlar "Adet yerine gelsin" diye takı takanlar olarak değerlendirilirdi...

ABONE OL
1 Ocak 2022 12:20
Hey gidi günler, hey…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yepyeni bir yıla açtık gözlerimizi. Keşke rüya olsaydı da uyansaydık dediğimiz birçok olay giden yılda bizleri meşgul etti. Maalesef meşgul edecek gibi de görünüyor… Allah ömür verirse önümüzde yazı yazacak daha çok vaktimiz olacak. Bu yüzden bugün de asabınızı bozacak şeyler yazmak istemiyorum… Hepinize merhabalar…

Nostalji denilince eski yollar, binalar, arabalar vs. geliyor. Bunlarda hatırlanması çok güzel hepsi de içimizde buruk bir tat bırakıyor ama ben bugün farklı lezzetlerle huzurunuza gelmeyi hedefledim…

Bugün, altın denince akla Cumhuriyet altını geliyor. Onun da ekonomik şartlardan kaynaklı çeyreği revaçta. Hatta o bile tahtını kaybetmek üzere. Gram altın yeni kral gibi... Peki size “Hamit Altını – Reşat Altını” desem hatırlayanınız çıkar mı? Ben yaştakiler evet yahu, öyle bir şeyler vardı diyebilir… Bu altınların en kıymetlisi “Reşat Altınıydı” düğün dernekte onun takılması davet sahibine verilen kıymeti ifade ederdi… “Falan, Reşat taktı” diye kulaktan kulağa bir iletişim seli oluşurdu… Hamit de kıymetliydi ama Reşat kadar değil. O devirlerde en ucuzu Cumhuriyet’ti… Bunu takanlar “Adet yerine gelsin” diye takı takanlar olarak değerlendirilirdi…

Bizlerin bu hale gelmesinde babamızın çok emeği vardır. Allah gani gani rahmet eylesin… O zamanlar memur olan babam, eve iki tane gazete sokardı. Haftalık olarak “Hayat Dergisi” mutlaka alınırdı… Bizler de zaman zaman , “Pazar, Hey” gibi dergilerle de ilgilenirdik… Ergen hale gelmediğim çocuk yaşlarımı hatırlıyorum. Simavi’nin Hürriyet’i ve Karacan’ların Milliyet’ini sabahın ilk ışıklarıyla beklemeye başlardık… Tabii ki Burhan Felek‘i, Hasan Pulur‘u okumak için değil… Milliyet’in orta sayfasında, Hürriyet’in en son sayfasında çizgi karakterler vardı… Hoş Memo, Hasbi Tembeller, bir de yanılmıyorsam Boncuk( Fındık da olabilir) adlı köpeğin hayat kesitleri Milliyet Gazetesiyle , çizgi olarak karşımıza gelirdi. Daha da vardı ama hatırlayamıyorum… Hürriyet gazetesinde dört taneydi ve de hepsini hatırlıyorum… Güngörmüşler Ailesi bir Alemdi. Şaban, karısı Tonton‘dan çok korkardı… Köpekleri Fifi çoğu zaman, Şaban’ın gizli meyhane kaçamaklarını deşifre ederdi… Genelde final;  Şaban’ın arkasından fırlatılan tabaklardan son sürat kaçışıyla oluşurdu… Yanılmıyorsam, adı Bizimkiler olan bir başka bir bölümde, Basri ve Fatoş isimli karı-kocanın günlük hayat kesitleri hayat bulurdu… “Gökler Hakimi Gordon” tek kişilik uzay gemisiyle dolaşır, haksızlıklara karşı mücadele ederdi. Bilim kurgu tarzının çizgilemiş bu yapıtı çok dikkat çeker ve merak uyandırırdı… Her sabah ilk iş ona bakardım ama bir ertesi sabahın merak yüküyle kahvaltıya otururdum… Bir de “Dedektif Nik’in Maceraları” vardı… Ağırbaşlı , pipolu ve soğukkanlı , külyutmaz, en çetrefil konuları bile çok kolaylıkla çözen,  çizgi kahramandı Dedektif Nik… Tipik İngiliz karakteri yansıtan, Uşağın adı Desmond‘du. Buzdolabı gibi, mimiksiz suratı ile işini kusursuz yapar ve patronuna dert ortağı olurdu. Zaman zaman da akıl verdiği olurdu…

Televizyonlu günlerle ilk tanışmamızı hatırlıyor musunuz? Ankara’da , Atatürk Bulvarı ile Olgunlar Sokak’ın kesiştiği yerde S…. marka televizyon dükkânı, vitrinine 3-5 TV koymuştu. Sesi de dışarı vererek seyredilmesini sağlamıştı. Çoğu günler, ailece gidip, kalabalığın arasına karışarak büyük bir zevkle seyrederdik… Evine TV. alanların reytingi yükselir, hiç ummadığı dostları (!) oluşurdu. Sn. Halit Kıvanç Ağabeyimin bulduğu ve dediği gibi “Telesafirlik” dönemleri başlamıştı… O zaman siyah beyaz olan cihazları alanların burnundan gelmişti. Her gün bir sürü misafir (Telesafir) ağırlamaktan bitap düşerlerdi… Televizyon hiç kapanmazdı. Test görüntüsüyle açılır “Cihazlarınızı kapatmayı unutmayın” yazısı görülmeden kimse yerinden kalkmazdı… Programlar iyi de olsa , kötü de olsa dikkatle seyredilirdi. Bunların için de hiç unutmadığım “Üç Yalancı“ydı… Bilmem kaçınız hatırlıyor… Göktay Alpman, Üstün Savcı, Olcay Poyraz‘dan oluşan ekip bir nesnenin ne olduğunu anlatmaya çalışırdı. Doğruyu bulan kazanırdı ama genelde yanlış bilinirdi… Bu da yalancını ustalığını gösterirdi… Toplumu yalana alıştırıp alıştırmadığı halâ çözemediğim bir konudur…

Peki, içme suyumuzun tarihçesi aklımız da kaldı mı… At arabaları ile taşınan, silindirik kurşun kaplarla pazarlananları hayal meyal hatırlıyorum. Daha sonraları, hasır sepetli cam damacanalar çıkmıştı. Sucu gözlemek, onlara kapı önünden uzaklaşmadan seslenme işi gene bana aitti… Pompalı pet damacanaları hayal bile edemediğimiz zamanlardı. Elimizde “Küp” dediğimiz pişmiş toprak kaplar vardı. Yukarı çıkan sucuya, küpün yanına götürmek, boşaltmayı takip etmek ve para verme tamamlanınca hoş bir huzur duyardık… Sıra da yoğurtçu vardı… Omuza binen uzun sırığın uçlarına takılı, aşağı yukarı onar kiloluk kapları taşıyan yoğurtçuya seslenmek, elde tabakla aşağı koşmak, mala gibi bir aletle yoğurdun kesilip tabağa aktarılması ne hoştu… O zamanlar yoğurdun ,doğal olan kaymak kısmını, eve çıkana kadar yolda tüketmenin hakkım olduğunu düşünürdüm… Bal tutan parmağını yalarsa, yoğurt taşıyan niye gereğini yapmasın ki…

Çocukluğumuz çok hoş geçti. Ufak şeylerden mutlu olurduk… “Bugün Cuma, enseni kapa” diye şaplak yememek için çok dikkatli olurduk… Bir de sütlü kahve bayağı revaçtaydı… Yaptığımız yaramazlığı bizi öğretmene söylemekle tehdit edenlere “Git söyle, bir de sütlü kahve söyle” der yüreğimizi buz gibi ederdik…

O devirler de sadece biz çocuklara değil, büyüklere de çok kıymetli ve ulaşılmaz olan şey otomobil idi. Devrin arabaları rüyalarımızı süslerdi. Bir yakınımız sahip olsa da bizi gezdirsini bırakın, içine girip oturmak bile çok önemliydi… Buick(Bıyık) , Oldsmobile (Osmobil),  Pleymut gibi markalar vardı… Ne mi oldu? Çocukluk hayallerimiz gibi , uçup giden senelerimiz gibi yok olup gittiler…

Bir yılbaşı günü, sizi siyasetin kirli yollarıyla buluşturmadım. Dediğim gibi nostalji severlerin ısrarını da yok sayamazdım. Elime bir imkân geçti ve kulandım. İki yazı boyunca, sizlere tatlı burukluklar yaşatabildiysem ne mutlu bana… Hepiniz Allah’a emanet olun. Hoşça kalınız…

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.