DOLAR 17,1330 0.88%
EURO 17,6036 0.7%
ALTIN 972,271,00
BITCOIN 342488-0,32%
Ankara
23°

AÇIK

Günümüzde Din Problemi ve Yüksek Din Kurumu Üzerine

Günümüzde Din Problemi ve Yüksek Din Kurumu Üzerine

ABONE OL
1 Şubat 2018 06:10
Günümüzde Din Problemi ve Yüksek Din Kurumu Üzerine
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Sayın Ali Rıza Özdemir’in  “Alevîlerin Ateşle İmtihanı” başlıklı yazısını okudum.  
 
Tarihi ve kültürel miraslarımızı kaybedişimizin veya muhtelif stratejilerle kirletilerek piyasaya sürülmesi hesaba katılmadan sadece kişisel görüşlere göre değerlendirme yapılması, beklenen ve doğru şekilde yeniden var edilmesi gereken kültürel bir mirası ihya edecek görüş anlamı taşımayan bu tür eleştiriler bize ne kazandıracaktır?
 
Sayın A. Rıza Özdemir’in yazdıkları yirminci yüzyılda, yeni haritaların yapıldığı, yeni ideolojilerin dünyayı kasıp kavurduğu bir insan veya millet sevgisi yerine düşmanlıkların ve cepheleşmelerin çağı diyebileceğimiz karanlık sayılabilecek dönem uygulamalarından bahsedilirken, Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Marksist – Leninist bir Dünya’nın etkisi…  
 
Diğer tarafta da, kendileriyle savaşıp, İmparatorluğumuz yıkılmak üzere iken, yeniden kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu sıkıntılarımızı elbette hatırlamalıyız.
 
Osmanlı düzeni sona ermiş ve yüzlerce yılın eskimiş düzeni yanında, çağın demokrasi, aydınlanma ve ekonomik gelişmelere açık yeni bir dünyada Milli Devletimizi kurarken, eskimiş, pörsümüş düzenler yerine daha modern ve çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bir devlet kuruldu.
 
Osmanlı Devletinin uyguladığı hukuk sistemi dâhil, yönetici kurumlar da eskimişti. O kurallarla yeni devleti yönetme imkânı kalmamıştı.
 
Yeni düzen, yeni yüzyılın gereklerine göre kurulan ve geliştirilen devlet yapısı içinde din kurumu olarak (Diyanet) kurulmuştur.
 
Bu yapının kurulması ile Osmanlı mevzuatı’nın önemli kısmı kaldırılmış oldu. Bu kaldırılan mevzuat içinde Osmanlıya uzun yılar hizmet etmiş olan “MECLİS-İ MEŞAYİH” de kaldırılmıştır.
 
Bu kurum ülke çapında faaliyet gösteren bütün tarikatların bağlı olduğu kurumdu. Bu kurum sadece tarikatların kendi gelenek ve kültürel birikimlerine göre faaliyette bulunması yanında, “Yaygın Halk Eğitimi Kurumu” hizmeti de verirdi.
 
Cumhuriyet’i kuranların dikkatli değerlendirmeleri sonunda, tarikatlardaki bozulma, başıboşluk gibi faaliyetler sebebiyle kaldırılması uygun bulunmuştu.
 
1925 yılında 677 sayılı kanunla bu kurum da tarihteki yerini almıştır. Bu kanun ve benzeri “inkılap kanunları” hem Anayasa’mızın, hem de siyasi partiler kanununun koruması altındadır. Buna rağmen değiştirilebilecek kanundur.
 
Bütün tarikatların ebedi olarak kapatılmadıkları ve şartlar uygun hale geldiğinde yeniden açılacakları Cumhuriyeti kuranlarca, “zamanı geldiğinde” açılacağı beyanları ile teyit edilmişti. Cumhurbaşkanı G. Mustafa Kemal ATATÜRK ve İsmet Paşa’nın beyanları biliniyor.
 
Bu zamanın gelip gelmediği konusunun tartışması bile hala yapılamamaktadır. Asıl sorunlardan birisi de bu olmalıdır.
 

 
TARİKATLAR NİÇİN KAPATILMIŞTI?
 
Yaklaşık 20 milyon km2 olan vatan toprağından elimizde kalan vatan parçası bir milyon kilometrenin altındadır. Osmanlıya yüzlerce yıl şan ve şeref kazandıran ordumuz/ askerimiz yok olmuştu. Tarikatlar iflas noktasındaydı.
 
Askerlerimiz içinde ne Sipahiler, ne Yeniçeri’ler kalmamıştı.
 
İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, … Her tarafımızı sarmıştı. Bunlar unutulmamalıdır.
 
Osmanlı Hanedanı da ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştı.
 
Yeni ve genç Cumhuriyet her şeye rağmen dünya ile birlikte kalkınma ve gelişme için çalışıyordu.
 
Bu şartlar içinde tarikatçılarla yeni bir düzen kurmak ve yozlaşmış tarikatlerle yapılabilecek iş, eylem veya kalkınma imkânı kalmamıştı.
 
 
TARİKATLARIN DURUMU
 
Tarikatlar faaliyette iken meşhur Nakşi Şeyhlerinden olan Abdülhakim ARVASİ, şeyhlik yapıyor; “Tarikatçılıkla meşgul” iddiasıyla yargılandığı dava da, Mahkeme’de verdiği ifadede:
 
  • Tarikatlar zaten kendilerini kapatmışlardı, devlet boş mekânları kapattı””, demişti.
 
O dönemde tarikatları kullanarak, Cumhuriyet’i zora sokmak isteyen yabancıların bir takım faalyetleri olmuştu. Bu fesat guruplarının çabaları kırılmış ve eğitim, öğretim dâhil, devletin gelişmesi ve güçlenmesi için gayretler sarfedilmiştir.
 
Günümüze kadar illegal faaliyetlerle gelen ve kendi kendilerini şeyh, halife, derviş gibi sıfatlarla niteleyen guruplar oluşmuştur.
 
Bu tarikatlıkların varlıklarını sürdürmelerinin en önemli dayanağı küresel emperyalizmin maşaları olan ülkelerle işbirliği yapılarak, devam etmiştir.
 
Her ne kadar Mevlana, Hacıbektaş Veli başta olmak üzere, devlet erkânının da katılımı ile tarikatların Şeyhlerinin vefat veya doğum günlerinde anma toplantıları yapılsa da ülkemizde tarikat ve tarikatçılık halen yasak olduğunu bilmeyen mi var?
 
 
“ALEVİ” VE “ALEVLİK” DEYİMİ NE ZAMANDAN BERİ KULLANILMAKTADIR?
 
Günümüzde kullanılan “Alevi” kelimesi, İslam Dünyası’nın ortak kültürel kelimelerinden biridir. Tam anlamı ile de “Alevi”, Hz. Ali soyuna mensup olan kimse demektir.
 
Her hangi bir İslam ülkesine gittiğinizde, “ben Aleviyim” derseniz, size hemen şu soruyu sorarlar:
 
– Hz. Ali’nin oğullarından Hasan soyundan mı, Hüseyin soyundan mısınız? Yani Alevi, deyimi sadece bu anlamı ifade ederdi.
 
Ülkemizde ise, batılı emperyalist ülkelerdeki çalışmalarla, çok yakın zamana kadar Ahmet Yesevi ve Hacıbektaş Veli’ yoluna bağlı köylüye “KIZILBAŞ” denirken, şehirliye “BEKTAŞİ” denilirdi.
 
Tarikatlarda köylü ve şehirli kalıpları kullanılırdı.
 
Batılı emperyalist ülkelerin çalışmaları ile 650-700 yıllık kültürümüz yozlaştııldı. Kızılbaş, ya da Alevi adı kullanılarak, tarikat bağlılığı yozlaştırılmak istenmiş ve bu açıkça başarılı da olmuştur.
 
Almanya’da yaşamış olan ve Ermeni asıllı olduğu bilinen İrene Melikof’un başını çektiği faaliyetler başarılı oldu. AB ülkelerinin önemli kısmında Alevilik adı ile “yeni bir din” kurulmuş oldu.
 
Kızılbaş adı yerine ALEVİ kelimesinin konulması, köylerde yaşayan KIzılbaş‘ların şehirlere göçü ile başladı.
 
Köylerde, ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde tarım ve hayvancılık bütün zamanı doldururdu. Cumhuriyet öncesinde Alevîliğin kurumları; Bektaşîler için tekkeler ve dergâhlar; Kızılbaşlar içinse ocaklar vardı.
 
Ocak deyince, ateş yanan ocak olmadığı gibi, bu ocak denilen şeyin binası da yoktu. Ocak deyimi,  “Hacıbektaş Dergâhı’nda kendilerine “Dedelik” görevi verilmiş ailelerin erkek olan mensuplarını ifade ederdi.
 
Kış mevsiminde Dede, kendisine tahsis edilmiş köyleri belli sıralarla gezer ve tarikatın yıllık merasimlerini idare ederdi.
 
Köylerin şehirlere taşınması, sadece köylerdeki tarım ve hayvancılığa zarar vermedi. Almanya öncülüğündeki yozlaşma, hem yurtdışında, hem de Türkiye içinde sıkıntıları artırdı.  Her hangi bir yerde bulunmayan Cemevi’nin şehirlerde kurulması ile yeni problemlere sebep oldu.
 
Ocak”lar, yüzlerce yıl önce belirlenmiş ailelerin yönettiği tarikat faaliyetleri iken, şehirlere Cemevi binalarının yapılması, Ocak mensuplarının verdiği hizmetin büyük ölçüde ortadan kalkmasına sebep oldu.
 
Kendilerini vakıf veya dernek başkanı sıfatı olanlar, din ve tasavvuf bilgileri olmaksızın, kendilerini Hacıbektaş Veli veya Ahmet Yesevi yerinde saymaları ile yozlaşmanın artmasına sebep oldular.
 
1980 ihtilali sonrasında başlayan bu faaliyetleri hep birlikte izliyoruz. Eski dönemde Marksist – Leninist meyilliler şimdi neler yapıyor; nasıl yapıyor, açık seçik belli olmasa da, KIZILBAŞ TÜRKLER/ ve TÜRKMEN Ocak Dedelerini aramaya başladılar, ama devlet ve din kurumu bu konulara vakit bulamadı.
 
Yıllar önce Diyanet tarafından düzenlenmiş sıradan toplantılarla, bir şey yapmak yerine, konuyla ilgisi olmayanlarla insanları aldattı, doğruyu belki de bilemediklerinden, ya da Kızılbaşlığı yanlış bir şey kabul etmeleri sebebiyle işin yozlaşmasına sebep oldular.
 
Aleviliği /Kızılbaşlığı Caferilik olarak tarif eden kardeşlerimiz, bizim de katkılarımızla, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanmış; İran ve Iğdır Caferileri’nin kaynakları kullanılarak hazırlanmış “CAFERİ İLMİHALİ” kitabını okumalıdır.
 
Abdestin alınışından, cenaze namazı, bayram namazı, Teravih namazı gibi sıradan ibadetleri, Caferilerin nasıl yaptıklarını öğrenmelidir. Bunları öğrenenler, kendilerinin Caferi olmadığını anlayacaktır. Çünkü tarikatlar içinde bulundukları toplumun mezhebine mensup olurlar.
 
 Caferilik, Şia Mezhebinin üç mezhebinden biridir. Diğerleri “İsmaili Mezhebi” ve “Zeydi mezhebi” dir.
 
Özel Not: Şia’nın üç Mezhebine mensup olan insanlar da bizim gibi Müslümandır. Kur’an bazında aramızda ihtilaf da yoktur. Bu da unutulmasın!..
 
Ülkemizdeki, Din adamları başta olmak üzere, Kızılbaş ve Bektaşi vatandaşlarımızın Caferilik hakkındaki bilgileri son derece yeterizdir.
 
Mesela, iki tekbir olan bayram namazlarını kılarken, birinci rekâtta üç, ikinci rekâtta da üç tekbir aldığımız halde, camilerin çoğunda; Müezzinlerin “Dokuz tekbir ile iki rekât bayram namazına Uyun İmam” demeleri tarif edilmeyecek kadar yanlıştır. 3+3=6 etmiyor mu? Peki, dokuz tekbir niçin denir?
 
Caferi mezhebinde, birinci rekâtta 4, ikinci rekâtta 5 olmak üzere dokuz tekbir vardır. Bu yanlışı doğru saymıyor muyuz?
Din adamı da, dindar adam da dedi kodu ile veya el yordamı ile bakarak, hala köy kültürünü yaşayan Kızılbaş /Alevi’lere kimin ne sözü olabilir?
 
Diyanet, kendi başına din hizmetleri konusunda yeterli düzeye gelemediğinden, siyasetle ilgisi en alt düzeye indirilmiş bir “Yüksek Din Kurumu” kurularak, bu kuruma bağlı Diyanet yeniden düzenlenmelidir.
 
Yüksen Din Kurumu” faaliyete başladıktan sonra 677 sayılı kanun değiştirilerek, yeni bir kurum olarak tarikatlar “Yaygın Halk Eğitimi Kurumu” kurulmalıdır.
 
Mevcut tarikatlar dâhil olmak üzere tarikat kurmak isteyenler, ellerindeki belge ve bilgilerle müracaat ederek, hangi bölgede, hangi tarikatların faaliyet yapabileceği de belirlenmelidir.
 
Tarikatlarla ilgili ayrı bir Teftiş Kurulu kurulmalıdır.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.