DOLAR 13,6508-0.28%
EURO 15,1906-0.34%
STERLIN 18,2942-0.35%
ALTIN 786,36-0,12
BIST %
BITCOIN 5031681,30%
Ankara
-6°

PARÇALI BULUTLU

06 46

İMSAK'A KALAN SÜRE

100. Yılında Cemil Meriç: Deneme, Tenkîd ve Tercüme Hocasının Anatomisi

100. Yılında Cemil Meriç: Deneme, Tenkîd ve Tercüme Hocasının Anatomisi

Cemil Meriç yüz yaşında… Onun üç mesleği ve üç kişiliği bazı eserlerinde tenakuzlara sebebiyet verse de kendi semasında tek yıldız olan bu entellektüeli hasretle arıyoruz şimdi. Hoca olarak da, mütercim olarak da, denemeci ve münekkid olarak da…. Hür tefekkürün kalesi olan olması gereken dergi yazarlığımızın da rehberi olarak ayrıca… Ruhu şad olsun.

ABONE OL
21 Aralık 2021 15:53
100. Yılında Cemil Meriç: Deneme, Tenkîd ve Tercüme Hocasının Anatomisi
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Cemil Meriç yüz yaşında.

1916’da doğduğuna göre 2016 yılında yüz yaşını devirdi.

Aramızdan ayrılalı hayli oldu ama eserleriyle yaşamayı sürdürüyor.

1970’li yıllardaki gençliğin sığındığı bir limandı Cemil Meriç. İdeolojiler çağında ideolojiden kaçmak isteyen genlerin cesaretle sığındığı bir liman.

1974 yılında yayınlanan Bu Ülke, ilk defa sarstı kompartımanlara ayrılmış ve fakat fikir hürriyeti ile yoğrulmuş, aşkın bir tabiate her zaman adanmayı arzulamış gençliğin dimağını…

“İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri itibarları menşelerinden geliyor, hepsi de Avrupalı.” Cümlesi sloganlarla kendisini ifade etmeye çalışan her kültürel tabanın haykırmak istediği yeni ama farklı bir slogan gibiydi.

Eski Yunan öğretilerini gençliğe aktaran ilk entellektüeller gibi karşımızda duruyordu:

“(Sofist) mor bir kaftan giymişti ozanlar gibi, ama eski destanları değil, kendi yazdığı nutukları okuyordu. Aynı adamı daha dostça toplantılarda, ilmî ve sosyal konular üzerinde konuşurken görüyoruz. Asrın son otuz yılında ortaya çıkan eğitim devrimi de onun eseri. O zamana kadar gençliğin bütün kültürü okuma, yazma ve hesaptan ibaretti; bunlara müzikle jimnastiği ve sonraları resmi de ekleyebiliriz. Ne var ki siyasi hayatın icaplarına, gelişen fikrî hayatın ihtiyaçlarına yetmiyordu bu. Günümüzün liselerine ve yüksek okullarına benziyen herhangi bir müessese de yoktu eski Yunan’da. Bu boşluğu doldurmak lazımdı, olgun ve şuurlu bir avuç insan hocalığa adadı kendini; şehirden şehre gidiyor, topladıkları gençlere ders veriyorlardı, şiirlerin yorumunu ve eleştirisini, gramer inceliklerini, metafiziğin ana sorunlarını onlardan öğreniyordu. Ama sofistelerin asıl amacı, gençleri pratik ve sosyal hayata hazırlamaktı.” (Mağaradakiler, 1978, s. 339)

Her hafta İstanbul’a gider ve gözlerini kaybetmiş bu günümüz filozofunun Göztepe’deki evinde haftalık feyzimizi fikir dağarcığımıza yerleştirir, Ankara’ya dönerdim.

Zaman zaman da Edebiyat Fakültesinden arkadaşlara ricacı olurduk, hocamıza kitap okumaları için. Ne yazık ki uzun süre dayanamazlardı bu vazifeye. Neden? Çünkü her okumada arada sorduğu sorular gençleri bunaltırdı.

1970’li yılların gençliği olarak izmlerin idrakimize giydirilen deli gömlekleri olduğunu biliyorduk. Hiçbir ideolojinin ışığından zerre-i miskal yararlanmamışlar da onun izmleri eleştirmesine mal bulmuş mağrubu gibi sarılmışlardı lakin… Bizim Bu Ülke’ye sarılmamız sadece bu sloganik cümle için değildi. Çünkü başka bir yerde de Hocamız, bu cümlesiyle kendisini zihni çözümlemenin dışında tutma çabasını eleştirmişti. Ucu bucağı görülmeyen bir okyanusta giden bir gemiydik. Geminin rotasını bulabilmesi için ne lazımdı? Elbette ki pusula… Pusula olmadan rotamızı bulamazdık. İşte o pusula ideolojiden başkası değildi.

Cemil Meriç’i doğru okumak icap etmez miydi?

 

ESKİ YUNAN SOFİSTLERİ GİBİ BİR FARKLI HOCA

Cemil Meriç de tıpkı eski Yunan sofistleri gibi bir rol üstlenmişe benziyor.bu rolü ona gençlik mi yükledi yoksa kendisi yazıp çizdikleriyle evine gelen gençlerle yaptığı o sofistlerin derslerine benzer sohbetlerle o mu bunu inşa etti bugün tartışmalı bir tarafıdır olayın ama çerçevesini çizdiği, kendince tanımladığı o eski Yunan sofistlerinin fonksiyonunu yürüttüğü gün gibi ortada.

Sofistler, Batı’daki akademyanın temellerini attılar ama aynı zamanda entellektüellerin de atası idiler. Entellektüalizm ile intelejansiya bileşkesi şahsiyetlerinde temerküz ediyordu. Herhangi bir disipline bağlı değillerdi ama disiplinlerin de yaratıcısı oldular.

Zamanımızın hocalarına benzemiyorlardı. Cemil Meriç de zamanımızın hocalarına benzemiyordu ama hocaydı. Tek başına bir üniversite gibi.

Gençliğin legal monoton alışageldik lise ve yüksek okul tedrisatının ötesinde her ilmin kilitlerini açan bir maymuncuk rolü ifa eden bir merkez haline gelmişti gidereak Cemil Meriç Göztepe’deki evinin kütüphane salonunda.

“Sofist, zamanımızın hocalarına benzemez, devletle hiçbir münasebeti yoktur, kendini belli bir ihtisasa da hapsedemez. Çağının bütün ilimlerini kucaklamalıdır; hatip ve yazar olarak da binbir güçlükle karşı karşıyadır. Başarı kazanmak iin her tartışmayı göze almak, rakiplerini altetmek zorundadır, bizim gazeteciler gibi. Bir kelimeyle beşinci asırda sofist, yarı hoca yarı gazetecidir.”

Hem gaceteci hem hoca olmak kolay mı? Yeni fikirlere açık olmak, bitmekte olan düzenin değil yaklaşmak olan ufukların sözcülüğünü yapmak ya da ona soyunmak gereklidir.

 

ÜSLUP VE KONU ZENGİNLİĞİ

Cemil Meriç bize eski yerine yeni şeyler söyleyen beşinci asır sofistleri gibi yaklaştı ve biz de ona Sokrat’ın öğrencileri gibi…

Kelime onların silahıydı, Cemil Meriç de kelime virtüözü olarak bize yeni ufukların yeni kelimeleriyle yaklaştı.

Bu Ülke en çarpıcı bir şekilde sloganla donanmış sloğanla büyümüş gençliğe yine slogana benzer ama onu yıkma iddiasında bir söylem çerçevesi hazırlamıştı.

“İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri itibarları menşelerinden geliyor, hepsi de Avrupalı..”

Nasıl sarmalamaz bir sloganla devrimci, bir sloganla Müslüman, bir sloganla milliyetçi Türkiye’yi kuracağını zannedenleri?

Nesir şiir halinde bir örgü ve özlü söz dağarcığıyla zaten az okuyan beyinlerde ufuk açıcı bir rol üstlenmiş oldu.

Ortaya bir Cemil Meriç üslubu çıktı böylece.

Slogan mı, şiir mi diye tartışabileceğimiz bir kolay okunur nesir üslubuyla zor meseleler çöçümlenebiliyordu.

Daha doğrusu çözümlenmiyor fakat üstü çizilebiliyor, kolayca devreden çıkarılabiliyor, ya da yeni şeylerle takviye ediliyordu. Yeni şeyler yani yeni renklerle, şekillerle..

Bu anlamda yaz-boz tahtasını andırıyordu.

Kolayca silinebilen kolayca üzerine resim ve/veya yazı yazilabilen digital tahtalara benziyordu bu yaz boz tahtası…

Hangi meraklı bebek ya da çocuk hoşlanmazdı böyle bir faaliyetten?

Kreşteki faaliyet dersleri gibiydi yapıp ettiğimiz..

Hiçbir şeyi, konuyu, meseleyi, davayı, ideolojiyi, projeyi, kavramı, yazarı vs hitama erdirmek tam anlamıyla çözümlemek derdest edip bir köşeye kaldırmak gerekmezdi.

İbn Haldun’dan Thomas Hobbes’a, Yaşar Kemal’den Namık Kemal’e, Dündar Taşer’den Attila İlhan’a, sofistlerden ülkücülere, nurculara ve bilcümle meydandakilere farklı eleştirel ama elini taşın altına koyan aydın sorumluluğu ile yaklaşımları ondan öğrendik.

 

HAYATI VE ESERİNİN KAYNAKLANDIĞI İKLİM

“Hatay’da Müslüman Arapların ortasında Fransız kültürüyle yetişmişti. Bu özelliği Türkiye’nin başka hiçbir bölgesinde bulamayız. Hicret rüzgarlarının Rumeli’den Hatay’a sürüklediği bir aileden geliyordu. Çevresindekilere benzemiyordu. Garipti, başka idi peki ama bu başkalık bu gariplik ne idi acaba?”

Kızının bile garip diye nitelendirdiği adamın hayatı nasıldı acaba?

Herhangi bir Hatay civarında yine Fransız kültürüyle yetişmiş başka bir adam bizi ne derece ilgilendirirdi ki?

Cemil Meriç’in bizi ilgilendirmesinde başka saikler olsa gerektir.

“Muhteşem bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isterdim” sözünü hatırlıyor ve oradan hayatını yorumlamaya başlıyor Ümit Meriç.

Cemil Meriç’in babası Osmanlı son dönem kadılarından Mahmut Niyazi Bey. Cemil Meri de oğluna bu yüzden Mahmut ismini vermiş olsa gerektir. Mahmut Niyazi Beyin babası Kaymak Ahmed Efendi tüccar. İki oğlu var birisi hukukçu hakim Mahmut Niyazi Bey diğeri yine Hatay’da Kolağası

Babasının dedesi ise Hafız İdris Efendi Demetoka’da(Şimdi Yunanistan sınırları iiinde) müftülük yapmış bir zat. Hatay’a gelmeden babası Mahmut Niyazi Bey yine Dimetoka’da kadılık görevinde bulunmuş.

Cemil Meriç’in iki ablası var. Zehra ve Nadide. Annesinin adı ise Zeynep Ziynet Hanım.

Savaş nedeniyle aile Dimetoka’dan önce Edirne’ye sonra Tırnova’ya göç ediyorlar.

Bulgarların Tırnova’yı basması üzerine apar topar trenle yanların birinde ecdad yadigarı Kur’an olmak üzere ik bohça ile İstanbul’a göçüyorlar. İstasyonda ağlayan kimsesiz bir kız çocuğunu, Naciye’yi de alarak..

Kolağası kardeşiyle birlikte Mahmut Niyazi Bey de şimdi Suriye sınırları içinde olan Kefertharim’de mahkeme azalığı görevine başlar.

Mahkeme azalığından eşraftan bir zatı kayırması teklifini reddettiği için istifa eden Niyazi Bey Ziraat Bankası Reyhaniye Şubesinde çalışmaya başlar.

Cemil Meriç işte bu Reyhaniye’de doğar. 12 Aralık 1916.

Daha dört yaşında iken okumaya başlayan küçük Cemil, o yaşlarda miyop olur ve gözlük takmaya başlar.

Cemil Meriç diğer öğrenciler arasında işte bu gözlüğünden dolayı hep dışlandığını hissetmiştir.

1920 1936 yılları Hatay’ın Fransızlar tarafından yönetildiği yıllardır

Antakya’ya taşınan Meriç ailesi gözlüklü Cemil’e Habibinneccar İlkokuluna yazdırırlar.

Anne hasta, baba nikbin ve hayata küsmüş eski bir yargıç. Cemil Meriç de o yılları pek bulanık görmektedir.

Hasta ve silik mızmız bir anne ve az konuşan bir baba tarifiyle çocukluk yıllarının çerçevesini çizer Cemil Meriç.

Kendisini bu yüzden küçük Cemil deitilmiş ve kakılmış addeder.

“12 Aralık’ta doğan çocuk itilmiş, kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı. Hasta bir gurur. Pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım.”

Sadece böyle bir psikoloji tek başına her çocuğu düşünce adamı yapmaz elbette.

Cemil Meriç’in o hayata küskün babası akşamları evinde çocuklarına kitap okuyan bir babadır.

Amcasının kitaplığı da dürter genç dimağı… Ablası Zehra fenni terbiye ve ruhiyat gibi konularla haşır neşir.

Kitaplara sığınan Cemil Meriç’in ilk okumaları Türkçü ve dilde sadeleşmeci Mehmet Emin Yurdakul’un Türk Sazı adlı şiir kitabı..

Benim de çocukluğumun kütüphanesindeki baş eserler biri oydu.

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir

Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir

Yıllar sonra oğlum Eren’in de üç yaşlarında ezberleyip her yerde okuduğu şiir bu…

“Bağıra çağıra okuduğum o manzumeler edebiyat dünyasında ilk kılavuzum olacaktır” diyor Cemil Meriç.

Ben de, oğlum da bağıra çağıra okuduk o manzumeleri…

1923 yılında tekrar Reyhanlı’ya döner aile…

Okul yıllarını anlatırken daha sonraki kitaplar ve kavramlar arasında gezinen üstad Cemil Meriç’in çekirdeğinin ruşeym halini görüyoruz.

Hocalar, ellerindeki kitaplar, o kitapların işaret etitği düşünce ufukları…

Namık Kemal’in Akif Bey ve Cezmi’si, hat hocasının elinde gördüğü İlyas Efendi’nin Musahebat-ı Ahlakiye, Satı Beyin Fenni Terbiye Dersleri

Sonra Alexandre Dumas’nın Saray ve Entrikaları… Xavier de Montepin’den Simon ve Mari.. sonra Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı…

Ben de ortaokul ikinci sınıfında iken Türkçe hocamızın verdiği yaz ödevi nedeniyle Suç ve Ceza ile tanışmıştım. Bir yerli bir yabancı romanın özetini çıkarma işiydi yaz ödevimiz. Kemal Bilbaşar’ın Cemo’su yeni çıkmıştı Türkçe roman olarak onu seçtim. Olacaksa yabancı roman elbette en iyisi olmalı: o da Suç ve Ceza idi elbet.

Sonra Antakya’da akrabalarının evinde okumalar.

Sefiller Cemil Meriç’in hayatında çok önemli bir yere sahip. Göztepe’deki evinde ziyaret ettiğimizde Hugo’dan sıklıkla bahsettiğini hatırlıyorum hocamızın.

1923’te başladığı Rüşdiye’yi bitirdiğinde sistem yenilenmiş ve Cemil Meriç bir yıl kaybederek ilkokulu bitirmişti. 1928  yılında Antakya’da Sultani’ye (Lycee d’Antioche yani Antakya Lisesi)yazıldı. Daha 17 yaşında iken Yenigün gazetesinde ilk makalesi yayınlandı. Geç Kalmış Bir Muhasebe…

Liseyi bitirirken de yine sistem değişikliğinden yıl kaybetti.

1936 yılında İstanbul’a gitti. Yarım kalan lise eğitimine Pernevniyal’de devam eden Cemil Meriç, İstanbul’da tutunamadı ve İskenderun’a rücu etti. Bir köy okulunda öğretmenliğe başladı.

Tercüme bürosunda reis muavinliği, bazı okullarda öğretmenlik yaptı. Nahiye müdürlüğü görevinde bulundu kısa da olsa…

1938 yılında Hatay’da bağımsız Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyet 1939 yılında malum Türkiye’ye iltihak etti. İşte Cemil Meriç o yıllarda bu hükümeti düşürmek suçundan içerde de yattı.

O yıllarda Nazım Hikmet’le de tanışık olan Cemil Meriç hızlı bir sosyalist genç idi.

İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat eden Cemil meriç tekrar İstanbul’a koştu.

Hem yabancı dil eğitimini ilerletti, hem de duruldu. Evlendi. Fevziye Hanım’ı ben de yakından tanımıştım Göztepe’deki evde.

Aksayan ayağına rağmen bizlere çay ve pasta ikramı yapmaktan geri durmazdı.

1905 Beyrut doğumlu olan Fevziye hanım 1983 yılında vefat etti.

 

HAYATTAN ESERE

Kendisinden yaşça hayli küçük olan Cemil Meriç’e sadece eş olmadı Fevziye Hanım; bu ele avuca sığmaz karakterin bütün sızlanmalarına katlandı ve sanki ona annelik vazifesini de yerine getirdi.

1941 yılında İnsan mecmuasında yayınlanan yazısı ile İstanbul’daki yazı hayatına başlayan Cemil Meriç ertesi yıl Fevziye Hanımla evlenmiş ve ardından Elazığ’a Fransızca öğretmeni olarak tayin edilmişti.

Bu yıllar tercümede yoğunlaştığı yıllardır ve ilk kitap tercümesi Balzac’ın Altın Gözlü Kız’ıdır. Cemil Meriç sadece çeviri yapmamış kitabın başına mükemmel bir Balzac analizi yerleştirmiştir.

Yine bir savaş sonrasıdır, İkinci Dünya Savaşı bitmiş ama Cemil Meriç’in ruhundaki ve beynindeki savaş bitmemiştir; İstanbul’a göç eder tekrar. Bundan sonra artık İstanbul ludur. Mahmut ve Ümit doğar peşpeşe 1945 ve 1946

İstanbul Üniversitesinde Fransızca okutman olarak yeni görevine başlar.

Gözleri giderek ferini yitirdi ve tam bir dergi çıkarmaya hazırlandığında tamamen kapandı. Derginin adını bile koymuştu: Avrasya.

Paris’te birok göz ameliyatı oldu ve hiçbiri olumlu neticelenmedi. Cemil Meriç bu lüzumsuz ameliyatladan kahırla bahseder.

Dış gözlerini kapatıp iç gözlerini açmasıyla Cemil Meriç eserlerini birer birer okuyucusuna kavuşturdu. Dış gözlerini kapatıp iç gözlerini açtı tabiri Necip Fazıl Kısakürek’e ait bir tanımlama…

1964 Hind Edebiyatı: Demek ki Cemil Meriç’in doğuya yönelmesi daha yazarlığının ilk dönemlerine ait bir heyecandır. Işık Doğudan Gelir gerçi ok sonraları yayınlandı ama Hind Edebiyatı, Upanişadlar,Tagor fikrî ufkunun köşelerini şekillendirmiş olmalıydı.

1967 Saint Simon İlk Sosyolog – İlk Sosyalist kitabı yayımlandı ve bir doğudan bir batıdan dokundurdu kuracağı fikriyatına dair…

1974 yılına kadar yeniden pişirdi hamurunu…

Bu Ülke basıldı önce, ardından Umrandan Uygarlığa…

1974 ve sonrası gençliğin köşe kapmaca oynadığı je ideolojik mücadelelerin kızıştığı yıllardı.

“İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri; itibarları menşelerinden geliyor, hepsi de Avrupalı”

Sloganlarla yoğrulan ve yorulan her çeşit ideolojik gençlik kesimlerinden akıllı uslu dimağları sarstı. Kendine getirdi. Fakat sloganlar yeni sloganik bir fikri çerçeveye mi avdet ediyordu?

Cemil Meriç her yazdığı ile şaşırttı okuyucusunu. Okuyucu her yeni kitabını merakla bekledi.

Bir yandan da Hisar dergisinde başyazıları çıkıyordu.

Mağaradakiler çıktı 1978’de…

Ortalık daha bir kızışmıştı ve herkes mağarasından çıkmaya korkuyordu.

Bu yeni kitapla genç okuyucuları sadece emperyalizmin yeni tariflerine muttali olmuyorlar, çok okunan meşhur romancıların ve düşünce adamlarının ipliğinin nasıl phazara çıktığına tanıklık ediyorlardı.

Cemil Meriç hem kendilerinden biriydi, hem değildi. Bütün kompartımanlardaki heyecan duyan nesiller onda farklı yanlarını keşfetmeye başladılar.

İhtilal şafağı sökerken 1980 yılında Kırk Ambar çıktı. Ne ararsan vardı, derde devadan gayrı… İç kapakta yazdığı gibi…

Derde devam şeylerdi aslında yazdıkları…

Mağaradakiler’de bütün Batı fikriyatı yepyeni bir eleştirel gözle değerlendiriliyor; mağaranın içi ve dışında bulunan ne kadar kalem erbabı varsa masaya yatırılıyor ameliyat ediliyordu. Emperyalizm, hürriyet, anarşi, türkoloji, roman, Orta Doğu, enktellektüel, intelejansiya ve birçok kavram ve onlar etrafında yazılmış ne kadar önemli eser ve yazarı varsa didik didik ediliyordu. Özellikle Yaşar Kemal hiç karşılaşmadığı bir tenkitle karşılaşmıştı.

Artık kalem oynatanlar dikkatli olacaklardı zira Türk elmeştirmenliği bir üstada sahipti.

Yeni kitabı da heyecanla beklendi ve pek tuttu. Mağaradakiler’İin bir devamı gibiydi.

Roman sanatı daha ihatalı ele alınmıştı. Bizde ve dünyada…

Sonra edebiyat tarihi.. Aslında o bir tenkit tarihi metodolojisi geliştirme peşindeydi.

Marksizm, liberalizm, anarşizm, sosyalizmler, ve mühim kalemler bu yeni eleştiri tekniğinden nasibini aldılar.

1981’de Bir Facianın Hikayesi çıktı. 1984’de ise Işık Doğudan Gelir…

1985’de onu tamamlayan Kültürden İrfana geldi…

Gençlik 12 Eylül zindanlarından çıkmaya başlamış ve bu eserleri baştacı yapmıştı.

Bu son eseri oldu. 1987 yılında Hakkın rahmetine kavuştu.

 

ÜÇ CEMİL MERİÇ

Cemil Meriç’te üç tabiat ve üç meslek bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi elbette edebiyatımıza farklı bir üslup ve konu irdelemesi tekniği kazandıran denemeciliğidir. Türk fikir ve edebiyat hayatında denemede bir numaraya elbette onu kondurabiliriz.

Birinci mesleği böylece deneme yazarlığı olan Cemil Meriç’in nesri şiir gibi yontması dikkati çekmektedir.

İkinci mesleği ve tabiatı tenkitciliğidir. O bir münekkiddir. Eleştirmenlik, münekkitlik pek gelişmemiştir fikir ve edebiyat dünyamızda. Cemil meriç’in bütün yazdığı kitaplar hep o bir kitabın inşaası için harcanan çabalar, girişilen denemelerdir. Yazmak istediği kitap aslında Tenkidin Tarihi’dir. Bütüncül bir eser vücuda getiremese de Bu Ülke’den Umrandan Uygarlığa’ya, Kırk Ambar’dan Mağaradakiler ve oradan Kültürden İrfana’ya  kadar bütün yazdıkları tenkitten ibarettir.

Tenkit ve kitap tanıtımıdır yapıp ettikleri aslında. Kitap tanıtımı yazarker ister istemez yazarlar arasında yatay dikey ve çapraz değerlendirmelere kendine mahsus göndermelere başvurmaktadır. Henüz internet tekniğinin online sisteminin bulunmadığı bir zamanda isimler, eserler ve konular arasında çoklu analizler mevzubahistir.

Üçüncü mesleği ise asıl mesleğidir. Başlangıç mesleği..  Öğretmenlik ve mütercimlik…

Cemil Meriç’in üç tabiatı ve ehliyeti varsa bunlardan en başta geleni şüphesiz çeviriciliğidir.

Tercüme faaliyeti deneme ve tenkit yazarlığından önde gelir çoğu zaman. Hatta denebilir ki, denemede ve tenkitte zirve yapmasının sebeplerinin en başında geleni üslubu yanında yaptığ tercümelerden dağarcığına yükledikleridir.

Cemil Meriç’in çevirdiği kitaplar arasında Köprüden Düşenler ile Uriel Heyd’den Ziya Gökalp eleştirisi bizim başucu kitaplarımız arasındaydı. Balzac okuyacaksanızCemil Meriç çeverisinden okumalıydınız. Sonra Hernani…

Cemil Meriç meslek olarak bütün mütercimlere yaptığı çevirilerle örnek olmanın dışında; işin kriterini, medolojisini ve ahlakını da öğreten adamdır.

Onun için çeviri yapmak kuru kuruya bir eseri bir dilden diğerine aktarmak meselesi değildir. Tercüme yapmak aslında yeni bir fetihtir.

Cemil Meriç tercüme hakkındaki görüşlerini birok dergide neşretmiştir.

Kitaplarında yer alan tercüme bahislerinde ise yine Bu Ülke’de yer alan Tercüme başlıklı yazısını başta saymak gerekir.

Bu Ülke’de şöyle yazıyor:

“Tercüme ya soluk bir fotoğraf, diyor kitap, yahut sadakatsiz ama renkli ve canlı bir taklit. Tercüme bir yaratış bence… şiir gibi, deneme gibi ama onlardan çok daha güç. Edebiyatçılar, hiç olmazsa on büyük şair, on büyük romancı, on büyük tiyatro yazarı üzerinde anlaşabilirler, hangimiz on büyük mütercim sayabiliriz?

Evet, tercüme sanatların en gücü: Başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi toprağımızda dirilmesi. Yalnız düşüncenin mi? Tercümede lafza teslimiyet ihanetlerin en büyüğü.” (Bu Ülke, 2016, s.119)

İhanet kavramı çıkıyor karşımıza birden tercüme ve ihanet. Üstad için o kadar önemli ki tercüme faaliyeti en küçük bir hata bağışlanamaz bir hainliğin göstergesi…

Umrandan Uygarlığa’nın son bölümünü de tercümeye ayırmış. Buradaki başlık TRADUTTORE TRADİTORE…

“Tercüme, Bâbil kulesinde yolumuzu aydınlatan hırsız feneri. Sönük ve titrek bir ışık. Traduttore traditore(hain mütercim)iftira değil, kader. Dilden dile aktarılan ruhtan çok lâfız, şiirsiz bir ‘aşağı yukarı’. Hele aktarılan dil, tarihî buuttan mahrum, sünni bir jargon ise, bizdeki uydurma dil gibi.” (Umrandan Uygarlığa, 2015 s. 309)

Hain mütercim yazara göre bir suçlama değil, vazifenin olağan karşılığı yani bir kader.

İster istemez tercümede hata olacaktır. Burada kaynağın dilini bilmenin önemi çok büyük. Bu yeter mi? Çeviri dili de en az onufn kadar önemli. Kendi diline hakim olamayan mütercimin eseri ne hale sokacağını bir düşünün. Bu yeter mi? Elbette eserin ve arkasındaki sanatın, düşüncenin ruhuna vukufiyet de gerekir.

“Georgique tercümesi, De Lille’e Akademi’nin kapılarını açmış. Büyük Frederik’e göre asrın en orijinal eseri bu tercüme. Richelieu, De Lille’in Akademi’ye giremeyecek kadar genç olduğunu söyleyince, üyelerden biri haykırmış: ‘Çok mu genç? İki bin yaşında, Virgile kadar yaşlı’.

Chateaubriand, Milton tercümesi üzerinde otuz beş yıl çalışmış, yine de başarılı sayılmıyor tercümesi. İbret alalım.”

Asıl vazifesinin şuurunda Cemil Meriç. Bu alanda yüksek bir vazife ahlakına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Tercümanla mütercimi de ayırmak icap eder.

“Voltaire, mütercimi uşağa benzetir, kendini efendinin yerine koyan uşağa. Yanlış. Üstat mütercimle tercümanı karıştırıyor. Mütercim, mutlak’ı arayan bir çılgın, ‘felsefe taşı’nı bulmaya çalışan bir simyagerdir, bir Sizifos’tur belki, bir haber taşıyıcısı değildir.

Rivarol için bir üslup temrinidir tercüme, en büyük faydası insana kendi dilinin imkanlarını tanıtmasıdır belki doğru ama hakikatın bütününü kucaklamıyor bu hüküm. Tercüme bir fetihtir, yalnız dili değil, düşünce ve hassasiyetin girift dünyasını da zenginleştiren bir fetih.”

Tercüme konusunu sadece tercüme başlıklarıyla kitaplarında yer alan bölümlerde tartıştığını söyleyemeyiz Cemil meriç’in. Birçok yazısının dönüp dolaşıp geldiği yer de tercüme meselesidir.

Mesela İbn Haldun’u ele aldığı Kendi Semasında Tek Yıldız makalesinde mütercimi, kötü çevirileri, mütercimin eserin ruhuna nüfuz edip etmediğini ele alır hocamız.

Osmanlı aydınının pek ilgisini çekmememiştir İbn Haldun, zira o uzak çöllerdeki bir derviş, bir rehber. İstanbul için bir ihtiyaç hasıl olmamış. Fakat yine de Mukaddime Osmanlı aydınının tavaf ettiği bir âbide. Taşköprülüzade, Naima, Katip Çelebi ilgilenmiş. Pirizâde üçte ikisini tercüme etmiş. Geri kalanını ise Cevdet Paşa çevirmiş. Son dönem Osmanlı aydınının tecessüsünde de yeri var Mukaddime’nin ve İbn Haldun’un. Namık Kemal’de mesela…

Cumhuriyet döneminde ise en çok meşgul olan Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu.

Bir de Cemil Meriç’in özel hıncının olduğu bir hoca çevirmiş biraz. Ama derbeder, derme çatma bir tercümedir o…

Ve yeni bir tercümeden bahseder sonra. Fakat o ne çeviri?

“Dil devrimi, genç nesillerin Tunuslu tarihçiyle temasını imkansızlaştırmıştı. İçtimai ilimlerle uğraşanlar, İslam dünyasının –belki de bütün dünyanın- bu on büyük içtimaiyatçısını De Slane’den okumak zorundaydılar. MEB, Mukaddime’yi çevirterek Türk irfanınıyüz kızartıcı bir mahrumiyetten kurtarmağa çalıştı; çalıştı diyoruz zira yapılan tercüme bir garabetler meşheridir. Başka türlü de olamazdı… çünkü işin ciddiyetinden Bakanlık da, mütercim de habersizdir.” (Umrandan Uygarlığa, s 144)

Tercüme faaliyetini fetihle fethetmekle bir gören Cemil Meriç için Mukaddime öyle kolay tercüme edilecek bir eser değildir.

“Mukaddime öyle bir hamlede fethedilmez. Atıfların ve imaların karanlık dehlizlerinden geçeceksiniz. Tanımadığınız mefhumlar kesecek yolunuzu.

İbn Haldun, külliyatını tetebbu etmeyenlere sırlarını ifşa etmez eser.” (Age, 144)

Bir başka büyük mütercim sorumluluğu bahsi Batı’dan bir büyük üstadı  üzerine.

Makyavelli’nin Hükümdarının çevrilmesi…

Makyavelciliğin doğru dürüst anlaşılmamasının sebebi belki de tercüme hataları ve onunla birlikte eserin tam manasıyla fethedilmemesi. Eserin ve yazarının…

Makyavelli dosyasının kapanmadığı tek ülke Türkiye’dir Cemil Meriç’e göre.

Hükümdar’ın ilk taçlı okuyucalarından biri 4. Murad’tır.

En son Vahdi Atay’ın çevirisini ele alıyor ve yerden yere vuruyor Meriç.

“Floransa vatandaşı ve sekreteri Niccolo Machiavelli’den” ibaresi daha baştan tradutore traditor hain mütercim suçlamasına kanıttır.

“Böyle başlayan bir tercümeden ne bekleyebilirsiniz? Vahdi Atay başbakanlığa tayin ettiği kahramanını dilediği gibi konuşturuyor. Çapraşık, eğri büğrü, pis bir dil. Hükümdar değil bu, bir karikatür veya parodi. Zavallı Makyavelli daha çilen dolmamış.” (Age. 183)

Bir de şimdiye kadar tercüme edilmemiş isim ve eserler var.

Hobbes hala arafta mesela der.

Leviathan’ın Fransızca tercümesi bile yok henüz diye Batı’nın da ihmalinden söz eder Cemil Meriç.

“Bize gelince… mânâsını bilmediği kaypak ve karanlık mefhumların esiri bir intelijansiya, Hobbes’u niçin ve nereden okuyacaktı? Hayalin alacakaranlığına alışan gözlerin ilmin çiğ ışığına iltifat etmemesi tabii. Okuyucularımıza üç asırdır mütercimini bekleyen Leviathan’ın nâkıs bir hülasasını takdim edelim:”

Ve Hobbes’u anlatmağa başlar hocamız.

Henüz çevrilmeyen ve bu yüzden de Türk aydını tarafından bilinmeyen isim ve kavramları tanıtır bize sıklıkla.

Vico da çok geç öğrenilen derslerden biridir.

Aslında henüz çevrilmemiş eserlerin kendisine sipariş verilmesine dair bir takım kıvılcımlar da çakar bizlere, devlete, ilgililere hocamız.

Ama ilerleyen yaşlarında artık çok geçtir.

70’li yılların aydını Weber’i de tanımıyordu.

Weber’i tanıtan yazısı Uimrandan Uygarlığa’da yer alır.

Bizim kuşak için Weber çok önemlidir.

Erol Güngör bir Weberian olarak aydınlatır önümüzü…

Cemil Meriç’in husumet beslediği bir hocamız olan Hilmi Ziya Ülken’in medeniyetlerin diriliş çağında tercümenin rolünü anlamamız için bir kitabını son olarak salık vermek icap eder.

‘Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü’(Türkiye İş Bankası Yayınları arasında yeniden neşredildi) adındaki bu kitap aslında Cemil Meriç’in tercüme üzerine söyledikleriyle birebir örtüşmektedir her ne kadar üstad kendisini üniversiteye almayan bu hocanın çevirilerini yavan bulsa da fikirleri bizim için bir noktada buluşmaktadır.

İstanbul’u fetheden Fatih, artık bütün bir dünyanın hükümdarı olduğunun bilincindeydi. Çağdaşı ecnebi tarihçiler ona Roma İmparatoru payesini oktan vermişlerdi bile. O bu büyük sorumlulukla bir yandan İstanbul’u şenlendirmeye çalışırken diğer yandan da kültür ve medeniyet beşiği kılmayı arzuluyordu. Fakat tercüme için vakti olmadığı kanaatinde olmalı ki Arapların yaptığını yapamadı.

Gerçi İstanbul kısa zamanda dünya dillerini bilen Arapça ve Farsça eğitimi yüksek seviyede müfredata sahip medreselere kavuştu ama ilim Türkçeleştirilemedi. Geçen zamanla Osmanlı aydını kendi kendini tekrar etmeğe ve ‘miş gibi yampağa’ başladı. Arapça bilmediği halde biliyormuş gibi yapan yarı aydınlar çoğaldı. Medeniyet kendini tekrar edip durdu.

Oysa Araplar farklı yapmışlardı. Araplar eski Yunan’ın bütün birikimini içselleştirip kendi dillerine kazandılar ve ilim Arapça eserlerle bir intibah çağı yaşadı. Rönesans da yine bundan devraldı insanlık birikimini… Ne yazık ki bizde tercüme bürolarının kurulması geç bir şuurlanmanın geç kalışın ağır hükmü olan bir çıktı faaliyeti olabildi ancak…

Çöküş dönemine bu yüzden daha saygılı bakmak daha hakşinas davranmak zorundayız.

Cemil Meriç yüz yaşında…

Onun üç mesleği ve üç kişiliği bazı eserlerinde tenakuzlara sebebiyet verse de kendi semasında tek yıldız olan bu entellektüeli hasretle arıyoruz şimdi.

Hoca olarak da, mütercim olarak da, denemeci ve münekkid olarak da….

Hür tefekkürün kalesi olan olması gereken dergi yazarlığımızın da rehberi olarak ayrıca…

Ruhu şad olsun.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.