Bugün en büyük ihanet, yalnızca susmak değil, gerçeği çarpıtarak anlatmaktır. Güçlülerin diline entegre olmuş bir sanat ve düşünce, hakikatin değil, gücün ve iktidarın hizmetindedir. O yüzden, gerçek bir sanatçının ya da entelektüelin sorumluluğu, yalnızca üretmek değil, rahatsız etmektir. Peki, bugünün dünyasında sanatçılar ve entelektüeller, rahatsız etmeye hazır mı?
Bilgi çağında yaşıyoruz. Ama tuhaf bir şekilde, hakikate ulaşmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Ekranlardan akan görüntüler, algoritmaların önümüze sürdüğü haberler, popüler söylemler… Hepsi gerçeğin birer taklidi gibi. Baudrillard’ın dediği gibi, artık hakikat yok; onun simülasyonları var. Hakikati eğip bükmek, onu daha cazip hale getirmek, hatta gerektiğinde tümden ortadan kaldırmak mümkün. Bir olayın gerçekten olup olmadığı değil, nasıl anlatıldığı, nasıl göründüğü, kimler tarafından dolaşıma sokulduğu önemli. Ve biz, çoğu zaman, gerçeği değil, onun sunulmuş versiyonlarını tüketiyoruz.
Bunca bilgi arasında nasıl oluyor da hakikatten bu kadar uzaklaşabiliyoruz? Çünkü anlatılar, yalnızca hakikati yansıtmaz; aynı zamanda onu gizler. Medya, siyaset, teknoloji, hepsi bir anlatı oluşturur ve bu anlatıyı sorgulamayanlar, yalnızca mağara duvarına yansıyan gölgeleri izler. Platon’un mağarasındakiler gibi, dışarıda daha büyük bir gerçeklik olduğunu fark etmeyenler, onlara gösterileni mutlak hakikat sanır.
Ama asıl tehlike burada başlıyor. Çünkü hakikat, yalnızca bilgiyle değil, adaletle de ilgilidir. Bir yerde adaletsizlik varsa, orada gerçeğin de çarpıtıldığı kesindir. Ve eğer kimse buna ses çıkarmıyorsa, adaletsizlik büyür, kökleşir, normalleşir. Oysa biz, izleyiciler değiliz. Tanığız. Ve tanıklık, sorumluluk getirir.
Bugün yaşadığımız çağda en büyük yanılsamalardan biri, tarafsızlığın mümkün olduğuna inanmaktır. Ama tarafsızlık yoktur. Suskunluk, bir konum almanın en gizli biçimidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, adaletsizliğe göz yummak, onu desteklemekle eşdeğerdir. Sessizlik, zalimin en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. Eğer kimse konuşmazsa, zulüm hiç yaşanmamış gibi olur. Eğer kimse hatırlamazsa, tarih yalnızca güçlünün yazdığı bir masala dönüşür.
O yüzden asıl soru şu: Mağaranın duvarına yansıyan gölgeleri izlemeye devam mı edeceğiz, yoksa hakikatin ışığına çıkacak cesareti mi göstereceğiz?
***
Sanatçı ve entelektüel, yalnızca gözlemleyen değil, gördüğünü söyleyen, hatta haykıran kişidir. Ama hakikati dile getirmek, her zaman bedel gerektirir. Çünkü güç, yalnızca fiziksel şiddetle değil, anlatılar üzerindeki hâkimiyetle de varlığını sürdürür. Ve sanatçı ya da entelektüel, işte tam burada bir yol ayrımına gelir: Ya anlatılara eklemlenerek düzenin içinde bir ses olarak kalacak ya da o anlatıları bozarak, değiştirmeye çalışarak risk alacaktır.
Filistin kökenli Amerikalı düşünür Edward Said’e göre entelektüel, “rahatsız edici bir figür” olmalıdır. Konfor alanında, iktidarın ve popülerliğin sunduğu korunaklı bir bölgede yaşamak, entelektüelin doğasına aykırıdır. Çünkü entelektüel, toplumun belleğidir; unutturulmak isteneni hatırlatır, görünmeyeni görünür kılar, anlatılmayanı anlatır. Yine Amerikalı düşünür Noam Chomsky ise entelektüelin sorumluluğunu “gerçeği açığa çıkarmak ve güç karşısında ahlaki bir duruş sergilemek” olarak tanımlar. Gerçeği görmek yetmez; onu dile getirmek, onunla yüzleşmek gerekir.
Ancak günümüz dünyasında sanatçılar ve entelektüellerin büyük bir kısmı, sessiz kalmayı tercih ediyor. Ya da daha kötüsü, eleştiriyi estetikle ehlileştirerek iktidarın diline entegre ediyor. Hakikati dile getirmek yerine ona sanatsal bir ambalaj hazırlıyorlar. Gücün eleştirilebileceği ama asla gerçekten tehdit edilmeyeceği bir alan yaratıyorlar. Popüler entelektüel figürler, protestoların yalnızca dekoru oluyor. Bazen bir bildirinin altına imza atarak, bazen birkaç sosyal medya paylaşımı yaparak, bazen de yalnızca dolaylı ifadelerle konumlarını koruyarak vicdanlarını rahatlatıyorlar.
Ama tüm bunlar gerçekten yeterli mi?
Tarihte birçok sanatçı, entelektüel ve muhalif lider fikirleri, söylemleri ya da eserleri yüzünden büyük bedeller ödemek zorunda kaldı.
Onları sanatçı ya da entelektüel yapan, yalnızca ürettikleri değil, hakikate olan sadakatleriydi. Çünkü hakikatin gerçekten dile getirildiği yerde bir şeyler değişir. Ve bu değişimin elbette bir bedeli vardır.
Bugün en büyük ihanet, yalnızca susmak değil, gerçeği çarpıtarak anlatmaktır. Güçlülerin diline entegre olmuş bir sanat ve düşünce, hakikatin değil, gücün ve iktidarın hizmetindedir. O yüzden, gerçek bir sanatçının ya da entelektüelin sorumluluğu, yalnızca üretmek değil, rahatsız etmektir.
Peki, bugünün dünyasında sanatçılar ve entelektüeller, rahatsız etmeye hazır mı?
***
Tarihi yalnızca zalimler yazmaz. Onu, zalimlerin karşısında susanlar da yazar. Ve çoğu zaman, tarih yalnızca güç sahiplerinin değil, onların sessiz destekçilerinin de suç ortaklığını kaydeder. Bugün dönüp baktığımızda, en büyük trajedilerin ardında yalnızca zalimlerin kararlılığı değil, tanıkların suskunluğu vardır.
Dante’nin ünlü sözü, “Cehennemin en karanlık yerleri, ahlaki kriz zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır,” der. Çünkü tarafsızlık, var olmayan bir konumdur. Bir adaletsizlik karşısında sessiz kalmak, ona ortak olmaktır. Sessizlik, daima güçlünün tarafında bir yankı odasıdır. Ve bir toplumun çürümesi, çoğu zaman kötülerin sayısının artmasıyla değil, iyilerin korkuyla susmasıyla başlar.
Bugün dünya, yeni bir barbarlık çağına sürükleniyor. Savaşlar, yoksulluk, ekolojik yıkım, otoriter rejimler, dijital sansür… Ve tüm bunların karşısında, olması gerektiği gibi haykıran, meydan okuyan bir entelektüel çaba göremiyoruz. Bunun yerine, sessizliği meziyet sayan, konfor alanında güvende kalan, eleştirisini estetik kaygılarla yumuşatan figürler görüyoruz. Sanatçılar ve entelektüeller, tarih boyunca zulme karşı ses çıkaran öncüler olmuşken, bugün çoğu yalnızca statükonun vitrin süsleri hâline gelmiş durumda.
Gerçek entelektüel, yalnızca tanıklık eden değil, harekete geçendir. Eleştiriyi entelektüel bir tatbikattan çıkarıp, onu bir eylem biçimine dönüştürendir. Said’in dediği gibi, “Entelektüel, toplumun vicdanıdır.” Ama eğer vicdan konuşmazsa, o toplum, kendi çöküşüne göz yuman bir seyirci topluluğuna dönüşür.
Bugün her şeyin politize olduğu, ancak hiçbir şeyin gerçekten sorgulanmadığı bir çağdayız. Sosyal medyada yankılanan sloganlar, kitleleri heyecanlandıran ama hızla tüketilen kampanyalar, bir iki bildirinin ardından unutulan adaletsizlikler… Gerçek mücadele, popülerliğe ve konfora sığmaz. Çünkü hakikatin bedeli vardır. Ve o bedeli ödemeye cesaret etmeyenler, yalnızca zalimlerin yolunu açar.
O hâlde asıl soru şu: Biz tarihte suskunların tarafında mı kalacağız, yoksa sesimizi kaybetme pahasına da olsa konuşmayı mı seçeceğiz? Çünkü gerçek sanat, gerçek düşünce, ancak sınırları aşarak var olur. Ve hakikat, ancak onu dile getirenler varsa yaşar.