DOLAR 17,1330 0.88%
EURO 17,6036 0.7%
ALTIN 972,271,00
BITCOIN 342488-0,32%
Ankara
23°

AÇIK

Dr. Abdulkadir Sezgin

Dr. Abdulkadir Sezgin

01 Şubat 2018 Perşembe

DİĞER YAZARLARIMIZ

Din, Tasavvuf, Şehirleşme Gibi Değerlerin Sosyal Değişme ve Sosyal Gelişme Açısından Değerlendirilmesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sosyal, Sosyo-kültürel Yapı ve Teostratejik Manzara

Üzerinde yaşadığımız dünyanın, dünkü günde yaşadığımız dünya olmadığının bilinci ile baktığımızda, coğrafyamızdaki hareketliliğin (28 Temmuz 1914’te başlayan ve 11 Kasım 1918’de sona eren I. Dünya Savaşı sonrası dünyasına yakın bir görüntüyü ortaya koyduğunu görüyoruz.

Kuzey Afrika ülkelerinden başlayan; iç harp görüntülü küresel emperyalizmin, çağın gelişmiş silahları ile bölünmüş ve iç harp yaşayan İslam ülkelerindeki Müslümanların yaşadığı acıları ne kadar yaşıyor veya hissediyoruz?

Ortadoğu ülkelerindeki benzer durumlar karşısında, mağdurlardan yana mıyız, zalimlerden yana mı olduğumuzu bile bilmiyoruz.

Başka bir bakışla mağdur olanki, mazlum kim, mağdur eden zalim kim, onun da farkında değiliz.

Kültürümüzdeki diğergamlık açısından bakıldığında kendimizden önce, etrafınızdakileri görmemiz gerekirken; daha doğrusu yangının asıl hedefinin biz olduğumuzda, kendimize bakmamız gerekmiyor mu?

İçinde yaşadığımız zaman dilimi de yangının asıl hedefini göstermiyor mu?

Etnik bölücü terör yanında, İslam dünyasının tamamını tehdit etme cesaretini kimden aldığı belli olmayanlar; Müslüman kellelerini merhametsizce keserken “Tekbir” getiren emperyal güçlerin maşalarını “Müslümanlar” diye tanımlayanlarla birlikte mi yaşıyoruz?

Bu manzara karşısında, yaşadığımız Müslümanlık, yaşadığımız topraklara mührünü kazımış ecdadımızın inanıp yaşadığı Müslümanlığa ne kadar benziyor?

Kur’an İslam’ı, Hadis İslam’ı, Geleneksel İslam, Kültürel İslam, Folk İslam, Ilımlı İslam, Kalvinist İslam, Protestan İslam, Ortodoks İslam, Heteredoks İslam, Halk İslam’ı, Alevi İslam, Sünni İslamı ve İslamcılık gibi… Bir zihin karışıklığı içinde –nerede ise– sadece herkesin kendisini, diğerine benzemeyen Müslüman saydığı bir dünyada mı yaşıyoruz, sorusunu sormamız bile gerekmiyor.

Devrim kanunlarından biriyle yasaklanmış ve meşruiyetini 90 yıl önce kaybetmiş tarikatların “sivil toplum örgütü” rolü üslenerek siyaset ve ideolojilerle işbirliği içindeki sınır tanımaz gücü karşısında kim, neden veya niçin bunları “Hak yolunun yolcuları” zanneder, neden ortaya konulan bakışın merkezinde “bizim tarikat Hak tarikat” görüşü önemli bir yer tutar?

En iyi tarikatın “bizim tarikat” olduğu iddiası ile mutlu topluluklarımız cenneti kendi mülkleri sayarak, biriktirdikleri dünyalıklarına bakıp, sevinç gözyaşlarıyla “irfan toplantılarında ermişlik” şovları mı yapıyorlar?

Çok partili hayata geçtiğimiz günden bu güne devlet büyükleri önemli günlerde bu gayri meşru “müteşeyyih”lerin dizleri dibinde oturup, “millete huzur içinde olun, görüyorsunuz, biz ermişlerle beraberken, sizler huzur içinde olursunuz” diye “rahatça uyuyun” mesajı vermeye devam ediliyor.

Bu milletin fertlerine de meşhur ninniler yüksek sesle söyleniyor:

Yat yat uyu. Uyusun da büyüsün ninniii…

– Bu uykudan uyanma vakti gelmedi mi?

– Ey Türk! Titre ve kendine dön, diye bağıran çıkmayacak mı?

*  *  *

 “İslam” kelimesi ek başına ve yalın olarak kullanılır ve bu “Tanrı Kelamı” olarak kutsal kitabımız olan “Kur’an” da bu şekilde geçer.

İslam Dinini kabul edenlere de “Müslüman” denilir. Müslümanlar da bir birlerinin kardeşleridir[1].

Dünyada iki milyara yaklaşan din kardeşimiz var demektir.

Peki, bu Müslümanlarla ilişkilerimizi bırakalım, kendi ülkemizdeki, şehrimizdeki, mahallemizdeki, hatta apartmanımızdaki Müslümanlarla kardeşlik hukukumuz ne kadar var?

Ülkesinde, nüfus başına en çok camisi bulunan; İlahiyat fakülteleri ve İmam-Hatip liseleriyle övünmenin dışında; buraların sosyal gelişmeye, sosyal değişmeye, milli kültüre veya şehirlileşmeye katkısı ne kadar oluyor?

Bunu sağlıklı şekilde beyan edecek araştırmalar ve istatistikler ne yazık ki yoktur.

Din kurumu çalışanlarının yaklaşık %95’inden fazlası köy kültüründen gelirken, son başkanları içinde kaç tanesi şehirlidir, ya da ne kadar şehirlileşmiş kişilerdir?..

Köy kültürü geleneği ve davranışı ile tanımadığı, bilmediği ve dışladığı dünyaya bakan din adamı, -üzülerek söylemeliyiz ki – şehirlilerin ne dediğini, ne de nasıl yaşadığını anlayamadı. Şehirli hayatın önemli bir kısmını “İslam dışı” olarak kabul etti.

Bu hakikati kabul ederek, bundan sonra şehirlileşmeyi; yani “Medine’li olmayı” öne çıkarmalıyız.

Şehirli insanlar da bu köylülerden rahatsız olduklarını, nezaket gereği saklamış olsalar da, bunları “cahil köylüler” olarak tanıdı ve bu din adamlarına fazla güvenmediler. Bu sebeple de İmam-Hatip Okulu, Lisesi ve İlahiyat fakültelerine çocuklarını göndermediler, hala da göndermemektedirler.

Bugün yaşadığımız din sorunlarının ana kaynağı budur.

Kısmen de olsa gelişmiş şehirli toplumla, dini ve dünyayı anlayamamış; dünya görüşü olmayan din adamlarının anlaşması veya barışması nasıl mümkün olabilir?

…..

Din, kültür ve medeniyet dilleri, dünyanın farklı ideolojilerle kutuplara ayrılması ve bir birine düşmanlıkla geçen zaman içinde farklılaşması aramızdaki insanlığı anlamada ve iletişimi sağlamada olumsuz etkiler yaptı.

Bu sebeple de kimin ne dediğini kimse tam olarak anlamadı. Ateist – Marksist gdünyanın 1990lı yılların başında dağılmasıyla yüreğimizden gelen “oh oldu” çığlıkları dışında, insani ve İslami etkileşimi önemseyen küçük gurupların cılız çalışmaları dışında muhatap bulamadı.

Bölgemizin veya dünya barışını geliştirecek, etkileyecek ve insanlara barış ve hoşgörüyü yaşatacak bir manzara hediye edemedi.

Bu karışıklık halen artarak devam etmektedir.

Sanki Necip Fazıl’ın Çile şiirinde dediği noktada, sorduğu soruya takılıp kalmış duruyoruz:

Lûgat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvablarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?”

 

Hala uğraştığımız, takıldığımız şey “ben kimim?” sorusu değil mi?

–  Ben kimim sorusunu soranlardan kaçı, topluma tuttuğu aynayı kendi yüzüne doğru tutup, kim olduğuna baktı mı dersini?

Din adamı, siyasetçi, aydın, çağdaş; toplumu veya karşısındaki insanı eleştirenlerden kaçı, kendi yaptıklarını veya söylediklerini, kendi aynasında, kendisini eleştirdi mi?

Yaygın bir halk sözüyle söyleyecek olursak, “bekara karı boşamak” türünden konuşma veya eleştirilerle bu güne kadar katettiğimiz medeni mesafe nedir?

Diğer taraftan, İslamcı, kabileci, bölücü, kendini beğenmiş bir sürü gurup arenada muhaliflerine çalım atmakla meşgul değil mi?

***

ŞEHİRLERİN KÖYLEŞMESİ YAHUT SOSYAL ÇATIŞMA ENDİŞELERİ

Hangi sebeple olursa olsun, ölçüsüz bir şekilde köylerin şehirlere göç etmesi veya göç ettirilmesi, gelenek, görenek, tarım, hayvancılık, ekonomik, sosyal, sosyo-kültürel ve diğer alanlarda ciddi kayıplara ve tahribata sebep olmaya devam ediyor.

Bu olumsuz etkinin görünen iki olumsuz dayanağı görülüyor:

1.Sadece siyasi amaçla ve “bizim parti kazansın” mantığı ile hareket eden siyasetin tarım ve hayvancılık başta olmak üzere üretim azalmasının yanında kültürel yozlaşmaya sebep olan “Büyükşehir Belediyesi”  kurulması,

2. “Taşımalı Eğitim” adı altında, ülkemizin coğrafi yapısı, iklim şartları, öğrencileri taşıyacak araçların anılan şartlarda taşımacılık yapıp yapamayacağı hesap edilmeden eğitim sisteminin bozulması…

Bu kayıplar arasında en az zararlı olanı da, tarım ve hayvancılıktaki kayıplarımızı, ithal samandan, ithal et ve kurbanlık hayvana, ceviz ve bademden diğer gıda maddelerine uzanan ve sayısı 1300 varan “ithal ürün listeleri ”ni hatırlamak da istemiyoruz.

Köyler, batı ülkeleri örneğine benzeyerek, şehirleşeceğine şehirlerin “büyük köy” haline gelmesine sebep olan bu iki olay, diğer taraftan şehirlerde yozlaşma, yabancılaşma ve teröre arka bahçe oluşturma gibi tehdit ve tehlikelere de kapı aralamış olmasıdır.

Milli Mücadeleyi başarıyla sonuçlandıran yeni Türkiye’nin, birçok alanda yeniliğe gitmesi kaçınılmaz olmuştur. İktisattan, eğitime, bayındırlıktan, ziraata kadar pek çok alanda modern bir oluşum içerisine girilmesi hayati bir öneme sahipti. Hiç şüphesiz, bu anlamıyla köy ve köylünün kalkındırılması da bunun en önemli kısımlarından birini oluşturacaktı.

Bütün bu gerekliliklerle birlikte, köylülerin büyük bir kısmı okuma yazma bilmiyor, eğitim olanaklarından sınırlı olarak yararlanabiliyordu. Aynı zamanda tarım ilkel metotlarla uygulandığı için, köylü büyük bir gelir kaybına uğruyordu. Ayrıca buralarda yıllık gelir seviyesi çok düşük, toprakların çok azı verimli, beslenme olanakları, yolları, elektrik, içme suyu gibi pek çok hususta çok geri vaziyette bulunuyorlardı[2].

Bu olumsuzlukların bir anda ortadan kaldırılması ve istenilen duruma getirilmesi mümkün değildi. Bunun yanı sıra bu olumsuzlukları izale etmek için elde yeterli kaynak da mevcut değildi. Buna göre, o dönemdeki köy ve köylülerin sorunlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

a. Çoğu köylerin yolu yok, olanı da bozuktu.

b. Sağlık şartları kötü, çocuk ölümleri çok fazlaydı.

c. Çoğu köyde içme suyu henüz yoktu.

d. Okul ve öğretmen ihtiyacı çok fazlaydı.

e. Tarım eski metotlarla yapılıyordu.

Sıralanmış olan bu eksiklikler ekonomik, zirai, sıhhi, eğitim vb alanlarda bir düzenleme ve bu düzenleme çerçevesinde çalışma yapılması gereğini ortaya çıkarmıştır[3].

18 Mart 1924 tarihli ve 442 sayılı Köy Kanununun çıkarılması olmuş ve bu ihtiyaçların karşılanmasına imkânlar ölçüsünde devam edilmiş ve başarılı da olunmuştu.

 1924 tarihli Köy Kanunu, Cumhuriyetin modernleşmesi ve imar projesinin bir parçası olarak ortaya çıkmış ve bununla birlikte Cumhuriyetin özlemini duyduğu ideal bir köy kurulmuştu.

Bu kuruluş amacı korunarak, sosyal, kültürel, zirai, sınai ve diğer alanlardaki gelişmelerin de zamanın değişimine uygun hale getirilmesi yerine, köyün sistemi bozularak, kilometrelerce uzaktaki belediyenin mahallesi haline getirilmesi siyasi araç olma dışında hiçbir hayrı olmayan bir durum olarak tespit edilebilir.

Her köyde okulun bulunması, Köy İhtiyar heyetinin başı olan Muhtar’ın yanında, tabii üye olarak yer alan İmam ve öğretmenin bulunması dengeli sosyal ve kültürel çalışmalarda başarılara imza atıyordu.

Sadece okulun kapanması bile kış şartları, kış ve bahar mevsimindeki taşkınlar, yapılmamış yollar, boşa akan derelerle taşımanın önündeki en önemli engellerdi.

Taşımalı eğitimin ilk uygulamalarıyla kış şartlarına ilave olarak kaloriferi olmayan taşıma araçlarının çıkardığı sorunlar, çocuklarını okutmak isteyen hemen herkesi şehirlere göçmeye zorladı.

Bu durum köylerde üretilen tarım ve hayvancılığa ciddi olarak olumsuz etkiledi. Köyler boşaldı ve kendisine yeten tarım ülkesi özelliğimiz de kayboldu.

Aydınlarımız ve siyasetçilerimizden kaç kişi köy kanununu baştan sona okumuştur?

Şehirlerde işsizlikle birlikte gelişen ve bir türlü yoluna konamayan sorunlar yumağını büyüttüğü ne zaman görülerek, tedbirler alınacaktır, sorusunu sormamızı gerektiriyor. Bu gün geldiğimiz durumu geriye çevirme imkanı da kalmamış görünüyor.

Asıl sorun da budur.

Bu oluşumlardan ve gelişmelerden önce,  “Türk yazı dili, İstanbul hanımefendilerinin konuştuğu dil” idi.

Şimdi bu dili duyan, konuşan veya bilen hanımefendi topluluğu kaldı mı dersiniz?

Aydınlar, siyasetçiler, medya kritikçileri ve bürokratlar dâhil yazı dilimize göre konuşan sayısının toplam nüfusumuza oranı ne kadardır?

TÜRKİYE DİNDARLAŞMIYOR AKSİNE DİNDEN UZAKLAŞIYOR

Genç bir akademisyen olan Volkan Ertit, Ahmet Hakan’ın yönettiği “Çarşamba Sobetleri” adlı programda anlatıyor.

Türkiye’nin dindarlaşmadığını, dinden uzaklaştığını öne sürüyor.

"Neye göre?" diye sorduğunuzda ise cevabı hazır: "11 kritere göre" diye cevap veriyor ve bunları Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘nde Sinan Yılmaz‘ın 2 bin 790 aileyle yaptığı bir doktora çalışması var. Bu çalışmaya göre Türkiye’de ailelerin yüzde 87’si yeni kuşakların din konusuna ilgisinin azaldığını, Batılı değerlerden etkilendiklerini söylüyor. 2 bin 790 aileyle yapılan bir çalışma bu. Bu kadar aileye gerek yok aslında. 50 aile ile araştırma yapılsın, o araştırmada yeni kuşakların hayatına dinin daha fazla dokunduğu ispatlansın, ben görüşümü revize etmeye hazırım. Açıklamasını yapıyor.

Volkan Ertit aracılığı ile topluma aktarılan 11 kritere dayalı araştırma, hiç de siyaset alanında, arttığı ifade edilen bir dindarlığa işaret etmiyor. Bir ilahiyatçı tarafından, akademik bir çalışma olarak yapılmış bu araştırma bizim neler kaybettiğimizi açıkça ortaya koyuyor.

Bu araştırma internet veya youtube’dan buluma imkânı herkese açıktır.

DİN MEZHEP TASAVVUF VE TARİKAT

Din, kelimesi “Kamus-u Türki ”de “Allah’a iman ve ibadet hakkında her milletin tuttuğu yol”, olarak anlatıldığı gibi, sıradan “yol” olarak da ifade edilmektedir. Günümüz Arapçasında daha çok “bulvar” anlamında “Şeria (t)” kelimesinden üretilmiş “Şâri” kelimesi (Şari-i Mattar = Havaalanına giden bulvar)  anlamında kullanılmaktadır.

Arapça olan “Şeriat” kelimesi aynı şekilde “yol” anlamında kullanıldığı gibi, “Hukuk” anlamında da kullanılmaktadır. Şeriat fakültesi = Hukuk fakültesi anlamındadır, dini anlam içermez.

Mezhep” kelimesi de Arapça “gitmek” fiilinden türetilmiş bir kelime olup, “gidilen yol” demektir.

Tarik” Arapça “yol” anlamındadır, “Tarikat” kelimesi de “yollar” demektir. Tasavvuf deyimi olarak ”tarikat, insanı, Allah’a ulaştıran yollar”, anlamındadır.

Yunus Emre şöyle demiyor mu?

Şeriat, tarikat yoldur varana

 Hakikat, marifet andan içeri

 Unuttum din diyanet kaldı benden

 Bu ne mezhebdürür dinden içeri

 

Yol anlamına gelen bu kelimeleri aynı istikamete giden farklı özelliklerdeki yollar olarak anlamak mümkündür. Günümüz deyimi ile söyleyecek olursak otoban, bulvar, cadde, sokak gibi anlamak…

 

GÜNÜMÜZDE KUR’AN – İSLAM DİNİ – MEZHEPLER

Bu başlık altında bazı sorular sormak ve cevaplar vermeyi deneyeceğiz. Soru ve cevaplara İslam dininin temel Kitabı olan Kur’an’la ilgili sorudan başlamak istiyoruz:

–  İslam Dünyasında kaç tür mezhep vardır? Bu mezhepler nelerdir?

–  İslam dünyasında biri Şii, diğeri Sünni adıyla bilinen iki gurup mezhep bulunmaktadır. Şii veya Sünni adıyla bir mezhep bulunmamaktadır.

–  Dünyada farklı bir Kur’an metni var mıdır?

–  Yoktur.

–  Şiiler ve Sünniler olarak bütün Müslümanlar aynı kitaba Kur’an diyoruz ve bu kitaba inanıp iman ediyoruz.

Şiilik de, Sünnilik de birden çok mezhebin üst adı, başka bir deyişle şemsiye ismidir.

 

–  Şii mezhepler veya Şia’nın Mezhepleri:

1.  Caferilik,

2.  Zeydilik,

3.  İsmaililik

 

  Sünni Mezhepler:

1.  Hanefi Mezhebi,

2.  Şafii Mezhebi,

3.  Hanbeli mezhebi,

4.  Maliki Mezhebi

Bu arada kaydetmek gerekir ki, “Selefilik” veya  “Vehhabilik” adı ile fıkhî veya itikadî bir mezhep yoktur. Arapça olan “selef” kelimesi “öncekiler” anlamındadır. Daha çok, bizden önce yaşamış olanları ifade eder.

Osmanlı Devleti emperyalistlerce paylaşılma sürecinde, 1. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında İngilizler tarafından ve meşhur İngiliz ajanı olan Lavrens’in gayretleriyle kurulacak devleti idare edecek olan “”Abdulvehhab”ın adından “Vehhabi” kelimesi bulunarak siyasi ve ideolojik anlam yüklenmiş bir kelimedir.

  Günümüzde kullanılan “Mezhep Çatışması” deyimine bakarak İslam mezhepleri arasındaki duruma bir bakalım:

    – Dünyanın her hangi bir yerinde basılmış, bildiğimiz Kur’an’dan ayrı veya farklı bir tek Kuran metni var mı?

   – Yoktur.

   – Her iki guruba mensup Müslümanlardan Kur’an’a itiraz eden var mıdır?

   – Yoktur.

  -Kur’an’daki emirlere, inanılacak şeylere, ibadetlere itiraz eden var mıdır?

   – Yoktur.

  – Helâllere yahut haramlara itiraz eden var mıdır?

 – Yoktur.

 -Farzlara itiraz eden var mıdır?

 -Yoktur.

 – Peki, madem bu konularda farklı kabulümüz yok, o zaman bir birimizden farkımız nedir?

 – Farkımız siyaset, ideoloji…

Yani farklılıklarımız dinle ilgisi olmayan dünyevilik ve dünya menfaati…

 

Şİİ VE SÜNNİ MESELESİ

 “Şii – Sünni meselesi” ve “Ortadoğu”  üzerine bilinen kısa bir hatırayı hatırlatmak istiyorum.

  1990 yılının ilk aylarında, ABD Başkanını ziyareti sonrasında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a sorulan;

“ – Azerbaycan’ı siz mi tahrik ediyorsunuz? Arkalarında siz mi varsınız” gibi bir soruya verdiği cevap olan,

– Onlar Şii, biz Sünni’yiz. İran’a daha yakınlar, onlara sorun” sözüne karşı bölgemizde kendiliğinden ortaya çıkan sloganı hatırlayalım:

  Azerbaycan, Türkiye ve Tebriz başta olmak üzere İran’da kendiliğinden ortaya çıkmış bir cümlelik bir slogan vardı:

  “- Ne Şii&#8217