Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

“Kürtlüğün Ayrı Bir Baş Çekmesi, Modern Zamanların İşidir”

26 Mart 2013 00:38
“ Röportaj: Kerem Murat YILMAZ „
“Kürtlüğün Ayrı Bir Baş Çekmesi, Modern Zamanların İşidir”
Şair- Yazar A. Yağmur Tunalı ile neredeyse yarım asırdır zihinlerimizi meşgul eden “Kürt meselesi” üzerine konuştuk.  
 

Öncelikle sormak istediğimiz sual şu. Bir “Kürt meselesi” -bu tabiri kullanmak doğruysa eğer- nereden çıktı?
“Bu mesele nereden çıktı?” sualinin cevabını bilen varsa beri gelsin. Ana hatlarıyla belgelerin diline bakalım: Önce bilmemiz gereken şu: Türkler Anadolu’ya geldiklerinde pek çok halkın yaşadığı bir coğrafyayı fethettiler. Nüfus yoğunluğu azdan azdı. Kürt denen halkın da bunlar arasında olduğunu söyleyenler var. Asya bozkırlarından akıp gelen Türklerle beraber geldikleri de bulunan bazı belgelerden yola çıkılarak ifade ediliyor. Yani, Kürt adı en az bin yılı aşan bir zamandan beri kayıtlarda var. Bir kabile adı mı, bir soy adı mı, bir boy adı mı, milletleşememiş sıra sıra kavimlerden birinin adı mı? Bilinmiyor. Bilinenler arasında, bin yıldır şehir hayatına yatkınlığı az, dağlarda, kırlarda yaşamayı seven, kabile çapında otoriteler tarafından yönetilerek merkezî idareye bağlanan bir Kürt unsuru vardır. Şehirlerde kümelenme yenidir. Mesela, Diyarbakır, 50 yıl önceye kadar Kürt unsurunun belli bir yüzde tutmadığı bir Türkmen şehriydi. Bunları bilmek lazımdır. Selçuklu, Osmanlı ve diğer Türk idareleri, yakın devirlere kadar, bu halkın karakterine uygun olarak, kabilecilik esasına bağlı bir çeşit feodaliteyi, çok hususî bir statüyü uygulamışlardır.

Peki, ayrılma istemlerine kadar giden kırılma nasıl yaşandı? Ve bu kırılma süreci ne kadar geriye uzanıyor?
Kürtlüğün ayrı bir baş çekmesi, modern zamanların işidir ve düpedüz bir beşinci kol faaliyetidir. Zayıflayan devlet otoritesine karşı, Balkan ayaklanmaları, Ermeni patırtılarından sonra gelen bir bölme-parçalama ameliyesinin neticesidir. Kürt ayrılıkçılığı, başlangıçta mevziidir. İngiliz organizasyonudur. Sonra Ruslar ve diğerleri el ve bel vermişlerdir. Projenin esası gayet nettir: “Siz de farklı bir halksınız, niçin siz de diğerleri gibi ayrı bir devlet kurmayasınız?” 19. asrın son çeyreğinde kımıldanmaya başlayan bu etnik hareketlilik, 20. asrın ilk çeyreğinde Türklüğün başına örülmek istenen belalarda epeyce kullanıldı. Ruslarla beraber oldu, İngilizin eli, harîminden hiç çekilmedi. Ruslarla savaşan Türk ordularına karşı kullanıldıkları oldu. Sarıkamış’ta olduğu gibi, savaşı terk ettikleri oldu. Her zaman için sadece bazı kabileler ihanet içindeydi, çoğunluk olan bitenden haberdar bile değildi. Netice itibariyle, Millî Mücadele ekibinin esaslı gayretleriyle kaderlerini Türklüğün kaderiyle bir görmeleri sağlandı. “Elin gâvuru”nun tetikçisi olmaktan kısa bir zaman için de olsa kurtarıldılar. Şunu da kaydetmek lazım: Kendileri kendilerine Kürt demiyorlardı, kabile adlarıyla vardılar. Araplar ve onlardan alarak Türkler onlara Kürt diyorlardı. Hala dillerine Kırmançi vesaire demeleri de bundan dolayıdır. Kronolojik verilere devam edelim: Cumhuriyet’e bir parça sükûnet bulan bir hareketsizlikle girildi. Ancak “İngiliz-i fitne-engîz”in oyunu hızından bir şey kaybetmemişti. Parça-bölük hır çıkarmayı her zaman başaracak kadar ince oyunlar oynanıyordu. Bunlar için siyâsî sebep de gerekmiyordu. Şu veya bu sebeple patırtılar çıkıyordu ve bu patırtılar birer provaydı. 1925 ayaklanması bir zirveydi ve Türk Devleti’ne Musul, Kerkük’ü kaybettirdi. Elbette her ayaklanma gibi bastırılmalıydı, bastırıldı. Sonra, ardı arkası gelmeyenler, nihayet PKK çizgisinin netleştiği yeni bir Marksist-Kürtçü hareket nöbeti devraldı. Bugüne kadar gelen bu ayrılıkçılığın en hakim rengi onlardır.

Önce mevzii ayaklanmalar, ardından PKK terörü ve şimdi siyasete inen bir süreç… Bu hareket ciddi bir başarı elde etti ve sonraki hedeflerine yürüyor, diyebilir miyiz şu durumda?
Evet, bu hareket belli bir başarı noktasına geldi, denebilir. Bugün itibariyle, bir “millet yaratma projesi” halinde hedef büyütmüştür. Kavim ve kabilelerin, millet –gibi- muamele görmesi geçen asrın projeleri arasındadır ve dünyada devlet sayısının 300’lere dayanması bunun eseridir. Eskiden 72.5 millet tabir edilirken, bugün ortalama büyüklükte bir sovyet şehrinde, 115 millet veya halk yaşadığını duyar ve şaşırırsınız. Onlar, Rusluk içinde erimeye mahkum insan yığınlarıdır. Meseleye buradan girmiş olalım: Türk idare anlayışında bu yoktur. Osmanlı idaresi, bu 72.5 milleti kendi anlayışları çerçevesinde olabilecek en yüksek mutluluk seviyesine ulaştıran devlet sistemini getirmiştir. Bunlar içinde Müslüman olanlar arasında ise hiçbir farkın varlığı göze çarpmaz. O halde niçin bu başkaldırma? Hangi eziyet, hangi işkence, hangi hak gaspından bahsedilebilir? Tereddütsüz, “hiç olmazsa 150 yıl öncesine kadar bunların hiçbiri yoktur…” diyebilmemize imkân veren veriler çok kuvvetlidir. Problemin başlangıcı, ayrılıkçılığın ideolojik olarak yerleşmesiyle başlar. O vakte kadar olmayan nedir? Hâkimiyetin paylaşılması. İşte istenen budur. Şu var ki, orta boy bir devlet bile hâkimiyetini paylaşmaz. Bu talebin filan şehirli, falan yerli, falan veya filan etnisiteden olması aynı şekilde ve aynı derecede muamele görür. Celâlî İsyanları da, Doğu ve Güneydoğu’daki isyanlar da, otoriteye karşı duruştur ve tepesine binmek otoriteyi temsil edenlerin hakkıdır. Devlet olmak bunu gerektirir.

- Ama devletin bu müdahalesi bir zorbalık olarak görülüyor ve bunun bedeli isteniyor adeta… Ve bu kişinin kendi devletinden hesap sormasına hiç benzemiyor… Bununla birlikte meselelerin asıl kaynağı, istenenlerin ne sebep ve dayanakla istendiği, bunların çözüm noktaları da tartışılıyor demek pek mümkün değil…
Dünyada hak talep eden toplulukların durumu ile bizimkilerin durumu arasında benzerlik bulmak neredeyse imkânsız. Hak deyince, sizden, benden, ondan, şundan farklı bir durumları olduğunu söyleyemeyiz. Bir ayrıma tabi tutularak mahrum oldukları hiçbir devlet görevi yok. Bu nokta çok belirleyicidir.  Bu konuda Avrupa’dan daha ileri olduğumuzu gösteren bir yığın örnek sayılabilir. Bu memlekette Kürd olduğu için bir yere gelemeyen bir insan olduğunu söyleyecek kimse var mıdır? Buna rağmen, son yıllarda en çok duyulan ses, onların haklarını gaspedildiğidir. Gaspeden kim? Devlet. Yani Türk Devleti, yani Türkler.  Öyle bir noktaya getirildik ki, artık “biz” ve “onlar” diye konuşmaya başlamak ve ayrılığı peşin kabul eden bir dil kullanmaya mecbur edilmiş durumdayız. Buna hak ve eşitlik diyenler yol açtılar. Bu konulmuş, dayatılmış bir ayrılık silsilesidir. Bu kaçınılmaz silsileyi zihinlere yerleştirenler, kim olursa olsunlar, hakikati ters yüz ediyorlar, yeni bir tarih yazıyorlar, tarihi tahrib ve tahrif ediyorlar, bugünü zehirliyorlar, yarını zifiri bir karanlığa döndürecek zembereği kuruyorlar. Öyle kuruyorlar ki, dümen suyuna gitmeyene bir zamanların cüzzamlı muamelesini tereddütsüz uyguluyorlar. Burada derin bir sıkıntı olduğu açık. Bizdeki bu problem anlaşılmaz bir zembereğin biteviye işleyen çarkına her birimizin koşulmasının istenmesidir. Muhakeme edemezsiniz, çünkü soru soramazsınız. Tek tük hatalı davranış özelliklerini binlerce kere tekrar eden büyük büyük adamlar görürsünüz. Mesela, diyelim bir askerin dışkı yedirmesini ve benzeri birkaç örneği binlerce yıldır, binlerce kere tekrarlanan, bir topluluğa olan acımasız bakışın eseri olduğunu zannettiren tekrarlarla gününüz geçer. Yıllarca tekrarlanan bu olumsuz örneklere rağmen, halkın hala birbirine girmemesini ne ile izah edersiniz? En kestirme cevap şudur: Çünkü, geçmişte birikmiş bir düşmanlık, hak hukuk gaspı vesair haller olmadığı için böyle bir kapışma olmuyor. Buna rağmen, bu apaçık gerçek bile söylenemiyor. Akl-ı selimin sesi çıkamıyor, hançeresinde boğuluyor. Bu durumda düşünür ve içinden çıkamazsınız: Bu kadar maniplasyona açık bir toplum haline gelmemizi anlamakta güçlük çekersiniz. Ve sıra sıra gelen talepler… Dünyaya nizam verecek gibi duranların bu ironik durumu bir ipnoz vasıtası gibi devamlı tekrarlamaları ve hipnotik dayatmaları… Bunlar son yılların işidir. Yani, şimdiki talepler yenidir. Yeni bir millet yaratılmak üzeredir. Benzeri yüzlercesi gibi, bir sun’î devlete yol açılmak istendiği açıktır.  “Kimse bölünmek istemiyor ki…” diyen kerli-ferli adamların iyi niyetinden emin olmamak gerekir, çünkü bunu bilmeyecek kadar saf ve kıt akıllı olmaları mümkün değildir. Bunu bu netlikte koymazsak meseleyi anlayamayız. O halde, soru şudur: Bu duruma göz yumulacak ve istekler yerine getirilecek midir? Yani hâkimiyet paylaşılacak veya pay edilecek midir? Cevap arayacağımız soru budur. Dünyada, bunu kabul edebilecek bir devlet otoritesi bulunmaz. Ancak, bunu kendisi için hak görenler, almak için en akla-hayale gelmez işleri yapmaktan çekinmezler. Dünyayı da arkalarına almışlarsa –ki Türklük söz konusu olunca bu epeyce kolaydır- her türlü bombardımana tevessül ederler. Onlara fiske vurmak, ayıp-günah kategorisine girer, onlar sıra sıra katliama girişirler, “başka türlü haklarını ve seslerini duyuramıyorlar…” diyen dizi dizi yerli okumuşlar çıkar. Size, “Mesele ne idi?” diye sordurmazlar. Mesele sanki açıktır, nettir: “Zulüm görmüş bu zavallıların gaddârı olan hain devlet ve onun kurucu unsuru Türklük, zalimler safında en öndedir. Hiçbir modern devlette böylesi yoktur. Bu halka düşmanlık bin yıllardır sürmektedir….”

Biraz tarih okumuşsanız, en hafifinden “…başka bir devletten mi bahsediyorlar acaba?” dersiniz.  “Dünyada ne varsa onu vereceksiniz” cümlesinin bin bir varyantını sanki hakikatmiş gibi dinlersiniz. Kimsenin aklı, muhakemesi, çok gidip gelinen dünya memleketlerindeki durumu tahlil etmez. Sanki, görmeden, anlamadan, bilmeden dünyayı gezip gelmişlerdir. O kadar kendi milletine, devletine düşmanlık etmeye hazır bir güruhtur. “Hayır kardeşim, öyle değil!” diyecek bir insaflı sese müsaade edilmez. “Kimse üniter yapısını tartıştırmaz” diyenin sesini kısarlar. “Almanya’da, hadi Türkçe öğretimini bazı yerlerde başlatmayı dile getirin de, hapishane mi, tımarhane mi yeriniz olur?” diyenin istikbali söner. Türkiye’de, böyle bir kuşatılmışlık ortasında, problemin aslı elbette yaygaraya getirilir ve yangından mal kaçırma operasyonu yürütülür. Durum budur.

- Peki bu durum nasıl bir neticeye varır, bu meselenin çözüm yolları sizce ne olmalıdır?

“Nasıl çözülür bu iş?” diyenlere denecek söz de aslında çok açık. Bir millet yaratılıyorsa ve farklılık duygusu yaratılmışsa, iş zorun zorudur. Henüz bu kadar olgunlaşmamış bir durumdayız. Şunu hemen söyleyeyim: “Din ortak paydasında birleşiriz” diyenlerimiz, meseleye en uzak olanlarımızdır. Milliyet duygusu, İbn-i Haldun söylemiştir, din duygusunun önündedir. Eğer o sun’î de olsa uyandırılmışsa, her şey gibi din-iman da ona uyar, hatta onun emrindedir. “Emevî İslâmı” dediğimiz anlayış, Arap ırkının üstünlüğü üzerine kurulmamış mıydı? En basit misal budur. “Milliyeti ancak milliyet duygusu ile bastırmak mümkündür…” de denemez. Tam tabiriyle, “şişeden çıkan”ı nerede durduracağınızı düşüneceksiniz. Ya gücünüzü kullanıp, o duyguyu kullananları alt edeceksiniz, ya da olan olacak. Bölünmenin mukadder olduğu bir yakın geleceğin eşiğindeysek, onları finanse etmeye devam edip etmemek konusu ulu-orta değil, devletin ilgili yerlerinde tartışılmalıdır. Ulu-orta tartışmalar, onlara fersah fersah mesafe aldırdı. Son yılların en yanlış adımı, hiçbir şey yapmadan tartışmak ve bin yılların Türk’ünü, insaf ve vicdana sığmayacak şekilde suçlandırmak olmuştur. Halkın neredeyse tamamına suçluluk aşılandı, sesini çıkarması ve müdafaa refleksi bastırıldı. Herkes adeta şuurlu bir merkezin sevkıyle onlara çalıştı. Bu garabet ortadan kaldırılmadıkça, zarar katlanacaktır. Evvela, devlet kendinin farkına varmalı, tedbirlerini devlet gibi almalıdır. Devlet kendini dövdürmekten, değerlerini aşındırmaktan, halkının birbirine en azından iyi bakmaması sonucunu doğurduğu belli olan bu zamana kadar yol verdiği sıvazlama ameliyesinden şiddetle kaçınarak işe başlayabilir. Sonra, bir netice çıkacaktır.

Kıymetli fikirlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Yorumlar

Röportajlar Manşet