SON DAKİKA
ANALİTİK DÜŞÜNCE

3 Mayıs 1944’ün Arka Plânını Okumak

03 Mayıs 2017
“ 3 Mayıs N. Atsız'a göre “Türkçülüğün gafletten ayrılışı, can düşmanlarını tanıdığı, dost sandığı hainleri ayırdığı” gündür. „
3 Mayıs 1944ün Arka Plânını Okumak


3 Mayıs 1944 tarihi sizin için ne ifade ediyor? Kimilerine göre “Irkçılık-Turancılık Dâvâsı”, kimilerine göre “Türkçülük Günü”, kimilerine göre “Milliyetçilik Günü”, kimilerine göre “kutlama”, kimilerine göre de “yas” günü. O gün olup bitenlere hangi cepheden bakarsanız o şekilde görürsünüz. Ama o günlerde başlayıp yıllarca süren dâvânın hangi cepheden bakarsanız bakın tek bir paydası vardır; Türk Milliyetçiliği ya da özel adıyla Türkçülük.

Türkçülük/Türk Milliyetçiliği Osmanlı’nın son dönemlerinde Osmanlıcılık ve İslâmcılık gibi çare olarak tutunulan devlet projelerinden birisidir. Osmanlı imparatorluğu dağılınca Türk Milliyetçiliği daha tesirli hale geldi. Türkiye Cumhuriyeti temelini Millî mücadele oluşturmuştur. Millî mücadelenin ruhu ise Türk Milliyetçiliğidir. Millî mücadelenin öncüleri Tanzimat’tan günümüze gelen Milliyetçilik fikriyle yetişen aydınlardır. Millî mücadelenin önderi Türk Devleti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün en önemli özelliği Milliyetçi olmasıydı. Atatürk'ün sağ olduğu dönemde Milliyetçilik aleyhinde bulunmak söz konusu olamazdı. Atatürk “Milliyet davasını siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesi” olarak görür. Atatürk’te “şuurlu ülkü demek müspet ilme dayandırılmış hedef” demektir.[1] Yani Atatürk ideolojik anlamda “doktriner bir Türk Milliyetçisi” idi.

Atatürk Milliyetçilik fikrine uygun olarak devleti kurarken şüphesiz en önemli yardımcıları Türk Ocakları etrafında toplanmış Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi gibi aydınlar olmuştur. Bunların içinde Ziya Gökalp'in Türk devletine şekil verilmesinde büyük etkileri olduğu şüphesizdir. Türkiye’de teorik aklın pragmatik eyleme olan üstünlüğü Ziya Gökalp’le başlamıştır. Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde belirttiği fikirleri yeni Türk devletine şeklini vermiştir.

Milliyetçilik, ister istemez hem yönetici kadrosunun zihniyet dünyasını çevreleyen hem de devletin hamurunu oluşturan ana fikirdir. Buna bağlı olarak Cumhuriyetin kurucularının öncelikli amacı, yeni Millî devlete ve bu devletin hedeflerine meşruiyet sağlayacak birideolojininyaratılması ve Osmanlının son döneminden itibaren gelişmeye başlayan Millî bilincin kökleştirilmesi olmuştur.

1931 ve 1935 CHP programlarıyla resmileşen Milliyet anlayışı, dil ve kültür birliği ile bir ülkü etrafında toplanmayı içeriyordu.

Kemalist yönetimin dışında kalmış, “resmi Milliyetçilik” anlayışını yetersiz bulan bazı entelektüeller 1930’lu yıllarda kendi tezlerini savunmaya devam etmişlerdir. Bunlar arasında en kayda değer olanlardan biri, Nihal Atsız yönetiminde çıkan “Adsız Mecmua” girişimidir. İkinci kuşak Türkçü entelektüellerin önde gelen isimlerinden olan Atsız, resmi tarih tezine karşı çıkmış ve Turan ideallerini canlı tutmaya çalışmıştır. Bu mecmuanın yaklaşık bir yıl süren yayın hayatı olmuştur. Kasım 1933’te yine N. Atsız’ın yönetiminde “Orkun Mecmuası” yayınlanmaya başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı arifesine gelindiğinde ülkedeki fikir/ideoloji mücadelelerinin alevlendiği göze çarpmaktadır. Tek-parti yönetiminin mesaisinin ister istemez milletler arası sorunlar ve gelişmeler üzerine yoğunlaşması bunu teşvik etmiştir. Millerarası mücadelenin kızışmasının Türkiye’deki entelektüeller üzerinde de yansımaları ortaya çıkıyordu. Bu konjonktürde değişik görüşteki yazarların çalışmalarına hız verdikleri, tek parti iktidarını etkilemeye çalıştıkları görülmektedir. Bu girişimler arasında solcu çevreler ile Milliyetçi / Türkçü çevreler en dikkat çekici olanlarıdır.

Atatürk'ün ölümünden sonra Tek Parti yönetiminin dış politikası, bağımsızlık anlayışı ve millî kültür politikalarının değişmesi ve devlet idaresinde sol bürokratların kadrolaşması tepkilere yol açmıştır. Bu dönemdeki Marksist faaliyetlerin asıl hedefleri dışında ülke politikalarını etkilemek ve yönlendirmek; Milliyetçi fikir ve akımları karalayarak geriletmek ve Türkiye'nin Sovyet Rusya ile ilişkilerini geliştirmesini teşvik etmek gibi ara hedefleri vardı. Nitekim o dönemin Marksistleri bazen hümanizm, bazen batıcılık ve ilimcilik adı altında bir çok faaliyette bulunmuşlar, askeriyeye ve eğitim camiasına sızarak kadrolaşmaya başlamışlardır. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel'in de teşvikiyle başta Köy Enstitüsü olmak üzere eğitim kurumlarında yuvalanmışlardır.

II. Dünya Savaşı'nın iktisadî anlamdaki sıkıntıları, Türkiye'de büyük bir sefalete sebep olmuş, sefaletin artışı ise siyasî buhranı da beraberinde getirmiş, ülkede komünizmin kamçılanmasına ve Kızıl Rusya lehinde propagandaların artmasına sebep olmuştur. Bunun yanı sıra Türk Milliyetçiliğinin ilmî ve harsî anlamda merkezi durumunda olan Türk Ocakları'nın 1931 yılında kapatılmış olmasına rağmen Türk Milliyetçileri faaliyetlerine son vermemişlerdir. 1931 yılından II. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939 yılına kadar Milliyetçi faaliyetler el altından yürütülmüştür. Bununla birlikte siyasî iktidarlar Milliyetçilik faktörünü amaçları doğrultusunda uygulamaya ve yönlendirmeye çalışılmışlardır.

Türkiye'de Alman ordularının 1942 yılında Kafkaslara doğru ilerlemesi sırasında Pan-turanist Alman propagandası artmış ve yoğunlaşmıştı. Cumhuriyet, Tasvir ve Vakit gazeteleri Alman yanlısıydı. Fakat daha sonraları bu gazeteler dava sırasında tamamen Türkçülük ve Milliyetçilik aleyhinde bir tutum takınmışlardır. Dönemin etkin sayılabilecek gazetelerinin tavırlarını bu derece anî ve kesin hatlarla değiştirmelerindeki en önemli sebebi Millî Şef İnönü'nün basın üzerindeki tesirinin de güçlü olmasıyla izah etmek mümkündür.

5 Ağustos 1942'de TBMM'de kürsüde Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun okuduğu programda “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir... Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız”  şeklinde konuşur. İşte bu konuşma 3 Mayıs olaylarının sebebi olarak gösterilen iki mektubun çıkış noktasıdır.

1940'lı yıllarda Türkiye'de II. Dünya savaşının takip ettiği seyre ve bu seyir içindeki Sovyetler Birliğinin avantajlı durumuna paralel olarak Türkiye’de komünist faaliyetler artmıştır. Bu fâaliyetleri takip edip fikren karşı durmak isteyenler Türkçü yazarlar ve aydınlardı. Memlekette tek şef, tek parti vardı. Bu şartlar altında Atsız Bey Orkun dergisinin 1 Mart 1944 Tarih15 numaralı sayısında ve 21 Mart 1944 Tarih 16. sayısında “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye” adlı iki açık mektup yayınladı. 

Bu mektuplarda ülkedeki komünist faaliyetler ve Millî Eğitim Bakanlığındaki komünist sızmalara dikkat çekiliyordu. Bu mektuplardan ikincisi özellikle çok büyük işler yapmış, İstanbul, Ankara dahil olmak üzere birçok ilde komünizm hakkında yürüyüşlere sebep olmuştu. Böylece bir şey bu zamana kadar görülmemişti. Bir lise öğretmeni nasıl maarif vekilini ve başvekili tenkit edebilirdi. Atsız Bey sürpriz bir atak yapmış kaideyi bozmuştu. Bu mektuplar Şükrü Saraçoğlu’ndan çok Hasan Ali Yücel'i büyük endişeye düşürmüştü. Yücel de İsmet İnönü'nün (Cumhurbaşkanı) çok tuttuğu bir kişiydi. Sonunda idare tepkisini verdi ilk önce Atsız Bey'in Boğaziçi Lisesindeki görevine son verildi (7 nisan 1944), Orhun dergisi Bakanlar Kurulu kararıyla ikinci kez kapatıldı.

İkinci açık mektupta Atsız Bey'in “vatan haini” dediği Sabahattin Ali, Hasan Ali Yücel ve o günlerde Ulus gazetesinin basında bulunan Falih Rıfkı’nın teşvikiyle Atsız Bey'i mahkemeye verdi.

Ankara’da 26 Nisan 1944 Çarşamba günü başlayan ilk duruşmada salon Milliyetçi gençlerle tıklım tıklım doluydu. 3 Mayıs 1944’te başlayan ikinci davada Sabahattin Ali gençlere hakaret etmek istemiş ve salonda bulunan DTCF Felsefe bölümü talebesi Osman Yüksel Serdengeçti tarafından tokatlanmıştı.

Tarihte 3 Mayıs Olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız'ın, hakkında açılan dava için Ankara'ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde N. Atsız'a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı'na doğru yürüyüşe geçmişler burada millî marşlar söylenmiş ve komünizm aleyhine sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus Meydanı'ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış, Milliyetçi gençlerin gösterileri hükûmet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir. Ancak gençliğin bu masum hareketi devrin millî şefine bir ihtilâl olarak intikal ettirilir. H. Ali Yücel, Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle Irkçılık ve Turancılık adı verilen Milliyetçilik düşmanı dava ortaya çıkarılmıştır.

Esasında 3 Mayıs Olayları, II. Dünya Savaşı'nın seyri ile alâkalıdır ve dönemin hükûmetinin Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasî rüşvet vermesi olayıdır. Türkiye Ruslara karşı, yalnızlık içinde karşı koymaya çalışmaktadır. 3 Mayıs 1944 duruşması o sırada tam aranılan fırsat olarak değerlendirilir. Türkçüler.

1.5 yıl süren tutukluluktan sonra tahliye edilen 3 yıl süren duruşmalardan sonra beraat eden 6'sı asker 17'si sivil aydının adları şunlardır: Fehim Altan, Nihal Atsız, Sait Bilgiç, Muzaffer Eriş, Cihat Savaş, Orhan Şaik Gökyay, Mehmet Külahlıoğlu, Hüseyin Namık Orkun, Cemal Oğuz Öcal, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel Hikmet Tanyu, Zeki Velidi Togan, İsmet Rasim Tümtürk, Reha Oğuz Türkkan, asker olanlar, Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Nurullah Barıman, Zeki Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Alparslan Türkeş’tir.

Gösterilerin ardından tutuklanan onlarca gencin ailesi yaklaşan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'ndan umutludur. Gençlik Bayramı'nda bir yığın masum gencin, bayramı zindanlarda geçirmesine Millî Şef’in gönlü razı olmayacağını sananlar çoktur. Millî Şef, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, gençleri ve ailelerini sevindirmek şöyle dursun, bilâkis Ankara Stadyumu'nda, 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bay-ramı nutkunda Irkçılık ve Turancılık iddiaları hakkındaki görüşünü bütün açıklığı ile ortaya koyarak,  Milliyetçileri hayal kırıklığına uğratan bir konuşma yapar. Millî şef, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile Türkçüler ve Milliyetçiler aleyhine çok ağır ithamlarda bulunur.

Bu meşhur nutuktan sonra her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici ceberutlukla sanki Türkiye'nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi, rasgele emrivakilerle, ceket gömlek İstanbul'a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmiştir. Özellikle 47 kişi hakkında rapor hazırlanır. 3 Mayıs dava dosyasının başında yer alan bu kişiler 1 numaralı Sıkıyönetim mahkemesine gönderilir.

Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının son tahkikat kararı, Savcı Kâzım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan “vatana ihanetleri sabit olanlar...” ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilân ediyordu. Esasında bu üslûp, İsmet Paşa'nın 19 Mayıs Nutku'nun bir taklidinden başka bir şey değildi.

İsmet İnönü'nün 19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla “Turancılık Davası”na dönüşen hadiseler Cumhuriyet dönemi Türk siyasî tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur. İsmet İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini, ancak İsmet İnönü'nün yıkıldığını söylemektedir. 3 Mayıs N. Atsız'a göre “Türkçülüğün gafletten ayrılışı, can düşmanlarını tanıdığı, dost sandığı hainleri ayırdığı” gündür.

Nejdet Sançar'a göre “en hain düşman komünizme dikilme”  günüdür.

Bu olay Milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet Milliyetçilere darbe olmamış, bilâkis güçlendirmiş ve Türk Milliyetçilerine “Kurtuluş Günü” adıyla bilinen, manası, prensipleri ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.

 3 Mayısın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane'deki Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır.

3 Mayıs’ın mağdurlarından Alparslan Türkeş de bu tarihin  “Türkçüler Günü” adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam ettirmiştir. 

3 Mayıs 1944 Türkçülük Olayı’nın öbcesinde ve takip eden tarihî sürece yaptığımız bu seyahatten sonra netice olarak şu hükme varabiliriz:

  1. Milli Şef İnönü’nün “19 Mayıs Nutku” ile fikrî geri plânı şekillenen “3 Mayıs 1944 Süreci” Türkiye Cumhuriyeti’nin “kurucu ideolojisi” plan “Türk Milliyetçiliği”nin devlet hayatından kovulduğu aürecin adıdır.
  2. 3 Mayıs 1944 Türk Milliyetçileri’nin devlete giydirilen yeni düzene karşı Türk Milliyetçiliğini yeniden hakim kılma adına kavgasını başlattığı gündür.


3 Mayıs 1944’te Türk Milliyetçilerinin başlattığı kavga 1980 öncesinde aziz Türk vatanını Komünist işgâlden koruma adına “Ülkücü Hareket”in binlerce ülküdaşını şehit vermesi pahasına devam etmiştir.

Günümüzde Türk Milleti ve Devleti üzerinde küresel ülkelerin projelerini uygulamaya çalışan “dahilî ve haricî bedhahlar” bilmelidir ki “Türk’ün Kıyamı” onları da yutup, yok edecek güç ve iradededir.

Tanrı Türk’ü Korusun ve Yüceltsin!..



[1] Abdülkadir İNAN - Atatürk ve Dış Türkler, Türk Kültürü Dergisi, Ankara 1963, Sayı 13, s. 115

 

 

Yorumlar