SON DAKİKA

Çanakkale Savaşı’nın Türk Tarihi Açısından Önemi

18 Mart 2017
Çanakkale Savaşının Türk Tarihi Açısından Önemi

 

Tarihte bazı olaylar vardır ki hem millet hem de dünya tarihi açısından önemlidir. Hatta diyebiliriz ki bu olaylar millet tarihinden ziyade dünya tarihini  etkilemiştir ve bu yönüyle daha çok konuşulur. Bu yüzden bu olaylar insanlığın ortak malı sayılırlar. İstanbul'un fethi buna en çarpıcı  örnektir. Türk tarihi açısından Osmanlı'nın batıya açılışı ve imparatorluk düzeyine geçmesi olarak tanımlayabileceğimiz fetih dünya tarihi açısından bir çağın kapanmasına neden olmuştur. Yabancı tarihçilerin Türk tarihçilerinden daha çok ilgilenmesi de İstanbul'un fethinin dünya tarihinin ortak malı olduğunun bir göstergesidir.

 İnsanlık tarihine baktığımızda Türklerin birçok devlet kurduğunu ve tarihin her döneminde tarih sahnesinin başrol oyuncularından biri olduğunu görürüz. Türk'ün olmadığı bir tarih yazılamaz desek yanlış bir ifade sayılmaz ki tarih incelendiğinde bu gerçek açık ve net görülecektir. Doğu Roma’yı da batı Roma’yı yıkan Türklerdir. Çin seddinin kurulmasına neden olan Türklerdir. Dünyaya silah kullanmayı öğretenler Türklerdir, tarihin en eski yazı kültürüne sahip olan milletlerden biri Türklerdir. Özellikle Selçukluların Anadolu'ya yerleşmesinden sonra 1000 yıl boyunca en güçsüz dönemlerinde bile her yüzyılın büyük aktörü olmayı başaran tek millet Türklerdir. Bugün dünyanın iki büyük gücü olarak kabul edilen Rusya ve ABD'nin tarihi Türk tarihiyle kıyaslanamaz. Bu kadar geniş bir tarih kültürüne sahip bir millet en zor dönemlerinde bile kendi gücüyle toparlanabilmeyi başarabilmiştir. Bu sadece büyük milletlere ait bir özelliktir.

 19. yüzyılın sonu Osmanlı imparatorluğunun en zor dönemlerinden birisidir. Devlet otoritesinin zayıflamasıyla  ulusçuluk akımının özellikle balkan milletleri arasında yayılmasıyla imparatorluğa bağlı milletler teker teker isyan ederek bağımsızlığını kazanmıştır. 1912 yılına gelindiğinde Arnavutluk'un da bağımsızlığını kazanmasıyla Osmanlı'nın balkanlardaki hâkimiyeti tamamen bitmiştir. Devlet bir uçurumun eşiğinde, devleti yöneten İttihat ve terakki acemiliklerinin kurbanı olmuşlardır. Balkan savaşı hezimetinden sonra orduda bir devrime gidilmiş ve 1913 yılında tüm alaylı ve yaşlı askerler tasfiye edilerek yerlerine genç, eğitimli ve son dönemde yeşermeye başlayan Türk milliyetçiliği ile kendisini bütünleştirmiş dinamik subaylar yerleştirilmiştir. Bu genç subaylar hem bir milletin hem de devletin kaderini etkileyecek ve tarihi değiştirecek kişilerdir.

 Osmanlı bu genç subayların başarıya açlığı, dinamikliğiyle ve biraz da aceleyle 1. Dünya savaşına girmiştir. Aslında bu bir keyfi hareket değil mecburiyettir. İttihat ve terakki hakkında yapılan en acımasız eleştiri devleti 1. Dünya savaşına sokmasıdır. Evet, sonuçları açısından imparatorluğun sonunu getirmiştir fakat o dönemin şartlarını düşünürsek başka bir şansı var mıydı? Abdülhamit'in 33 sene süren denge siyasetini kaç yıl daha devam ettirebilirdi? Bu siyasetle imparatorluk kaç yıl daha yaşayabilirdi? Şunu açıkça söyleyebilirim ki eğer Osmanlı savaşa girmeseydi belki eğitimli bir genç kuşağını kaybetmeyebilirdi fakat devleti uyuşturan denge siyaseti kurtuluş savaşı gibi bir yeniden dirilişi yaratamazdı imparatorluk üzerine serpilen ölü toprağının altında yok olup giderdi.

 İmparatorluk bu olumsuz şartlar dâhilinde 1. Dünya savaşına girdi ve bu genç, dinamik ordu Çanakkale'de büyük bir tarih yazdı. Çanakkale savaşının öncesi, sonrası ve sonuçları açısından dünyada eşine çok az rastlanan savaşlardan biridir. Bu savaşın köklerini 19. yüzyıla kadar götürebiliriz. Milliyetçilik akımı hareketleriyle her geçen gün toprak kaybeden bir imparatorluk, Tanzimat ve ıslahat fermanları ve devamında düyun-u umumiye ile çöken bir ekonomi, 1897 yılında kazanılan Yunan harbinin bile masada kaybedilmesi, 20. yüzyılda devletin yönetiminin değişmesi, meşrutiyetin ilanı, 1 yıl sonrasında 31 Mart vakası,  Abdülhamit'in tahttan indirilmesi, tarihe büyük bir hezimet olarak geçen Balkan savaşları, 1913 yılındaki Babıâli baskını ve aynı yıl içindeki ordu devrimini düşünün. 100 yıldan fazla sürekli kaybeden imparatorluk 1914 yılında savaşa girdiğinde bu hale gelmişti. 2 yıl önce büyük hezimet yaşayan ve yeniden kurulan bir ordu Çanakkale'de büyük bir zafer kazandı. Bu bir mucize değil de nedir? Çanakkale savaşı bu açıdan değerlendirilmedikçe Çanakkale ruhunun içinde hangi duyguları barındırdığı tam olarak anlaşılamaz.

 Çanakkale savaşı tarih sahnesinden silinmeye çalışılan bir milletin “ben de bu sahnede varım” diye haykırışıdır. Bu haykırış kurtuluş savaşı ateşine de temel olmuştur. 1919 yılında Atatürk ve silah arkadaşları 4 yıl önce bu orduları yendiğini bilerek kendilerine ve milletine güvenmiştir. Atatürk 13 Kasım 1918'de İstanbul'a indiğinde Çanakkale ruhunun etkisiyle boğazdaki düşman gemilerine bakarak “Geldikleri gibi giderler” demiştir. Atatürk'e bu sözü söyleten Çanakkale zaferidir. Çünkü o gün boğaza demirleyen gemilerin Çanakkale boğazının sularına gömüldüğüne tanık olmuştur. Böyle bir manzarayı, tarihi yaşamış bir komutanın bu sözü söylemesi pek tabiidir.

 Çanakkale savaşının unutulan, göz ardı edilen bir özelliği de 100 yıldır devleti yiyip bitiren siyasetin ve bürokrasinin yerle bir edilmesidir. Savaşlarda siyaset olmaz. Savaş doğanın en temel doğal sonuçlarından biridir ve yalnız kendi kanunlarını uygular. Çanakkale'de İslamcılık yoktur, Tanzimatçılık yoktur, taassup yoktur, istibdat yönetimi yoktur. Sadece vatan, millet ve din aşkı vardır. Bu 3 manevi kuvvet zaferin anahtarı olmuştur. Yoksa Seyit Onbaşı'nın 276 kiloluk mermiyi kaldırmasını nasıl açıklayabiliriz? Eğer bu manevi kuvvet olmasaydı bu mümkün olabilir miydi? Bugün dünya şampiyonu haltercilerin bile yıllarca süren eğitimden sonra 150 kg civarında kaldırdığını düşünürsek sıradan bir insanın 276 kg kaldırması normal şartlarla açıklanabilecek bir durum değildir.

 Çanakkale'de savaşan Türk askerinin  görünür de saltanat için savaştığı söylense de gerçekte orada savaşanlar sadece vatanı için savaşmışlardır. Saltanat resmi tarihe göre 1922 yılında bitse de gerçekte 1915 yılında bitmiştir. Çünkü millet orada önce vatanın olması gerektiğini, vatansız bir milletin ve saltanatın olamayacağını görmüştür. Çanakkale savaşından 1922 yılına kadar olan dönem yüzyıllardır süren bir bağlılıktan başka bir şey değildir. Gelenekler bir günde yıkılmaz. Zaman içinde erir ve geriye sadece kalıntıları kalır. 1915 yılında da saltanat fiilen olmasa da ruhen yıkılmıştır.

 Türk ve dünya tarihine damgasını vuran bir zaferin önemini  kendi milletinden çok yabancıların bilmesi bir millet için utanılacak bir durumdur. 102 yıl geçmesine rağmen hala çocuklarımıza Çanakkale savaşını öğretemediysek bu bizim ayıbımızdır. Şu kişinin ya da bu kişinin ayıbı değildir milletin ayıbıdır. Bir Japon mağlubiyetinden bile çocuklarına ders çıkarırken bizim kendi zaferimizden çocuklarımıza ders çıkaramayışımız başka hangi sıfatla ifade edilebilir? Hurafelerle, evliya masallarıyla maneviyat olmaz bu şekilde bilinç yaratılmaz. Bu gençleri aptallaştırmaktan başka bir şey değildir. Bir Türk genci Çanakkale’yi evliyaların zaferi olarak değil milletinin zaferi olarak öğrenmelidir. Ancak bu sayede sağlıklı ve tarih bilinci yerleşmiş kuşaklar yetiştirilebilir.  Eğer bugün bunu başaramazsak gelecekte Çanakkale savaşının ismini dahi unutacaktır. Şimdi bile 18 Mart’ın  “deniz  zaferiolmadığını, savaşın karada devam ettiğini bilmeyen yüz binlerce genç vardır. Hayır, yoktur diyebilir misiniz?  Ezberci tarih anlatımından bir an önce kurtulmalı ve özellikle içinde bulunduğumuz şartlarda Çanakkale zaferini ve ruhunu çocuklarımıza anlatmalıyız. Bu önce tarihe sonra kendimize karşı bir sorumluluktur. Kimse bu sorumluluktan kaçamaz. Tarih geçmişini unutan milletleri affetmez ve geçmişini unutan milletlerin özgür yaşama hakkı yoktur.

Yorumlar