SON DAKİKA

Efkar ve Herzeler

02 Mart 2017
Efkar ve Herzeler

 

Demokrasi istemek, kendi zaaflarına savunma alanı yaratmak güdüsüdür. Demokrasi, zayıflıklarının farkında olup, hırslarının arkasına sistemi almak isteyenlerin, dolaylı yoldan güç ve kaynak aktarımı isteyenlerin, “zalim”den dem vurarak, mazlumu oynayarak, iki kere zalim olmak isteğidir. Zulme payanda olup, payanda etmek isteyenlerin rejimidir. Sistemin sopasıyla başkalarını dövmeye aşermektir. Benim istediğim rejim meritokrasidir.  

Batı'nın tahtından indirdiği, Doğu'nun gizli gizli taptığı şeylerden biri alık akıl ve hissetmeyen mantıktır. Beşeri bilimlerin ihmali objektivite ve pozitivizm safsatalarının kültür içinde kurumsallaşmasına yol açtı. Batıdaki akılcı pozitivizm, İslam ülkelerinde dinsel pozitivizme dönüştü.

Objektiflik iddiası, kendinde olmayan ikna ve gerekliği, kendinde öte ve üstte “sayılan” unsurlarla destekleme ihtiyacıdır. Yanılsama ve yanıltmacadır. Öte yandan, Müslüman ülkeler “objektif”tir diye, kendi dilini, tarihini, hatta dinini Batı'dan okuyarak, kendi içlerinde kendi adlarını taşıyan yerli yabancılara ram oldular. Bir yandan Batıdan biri kendilerin “ihtida” ederek benzeyince, onlara kendi inandıklarının sağlamasını yaptırdılar. Sübjektif bakış, “gerçeği” yanlışlaşmaz. Sadece dediklerinin arkasında olma dirayetini yansıtır. Gerçek aslında, farklı sübjektif açılarının toplamından ortaya çıkar.

Kendini başkasının gözüyle gören her kültür, yenik kültürdür.  Her kültürün dili onun grameri ve morfolojisi ile ortaya çıkar.  Esaret, kabadayılık ve ne kendini ne de hayran olduğunu tanımama bir “üçüncü dünya” kompleksidir ve bunu en çok onların “aydınları” duyarlar.

Batı'nın eleştirisini bile Batılıların yaptığı, onların izin verdiği, onların referanslarını doğrultusunda yapabilen, kendisini ancak onların sevdiğince seven bir kültür, yoz bir kültürdür. Doğal mecrasından kopuk gelişen bir “kültürlenmiş” kültür.

Batılılık veya Batıcılık, Batılının yattığı gibi yatma, onların kalktığı gibi kalkmak, onların tükettiğini tüketmek değil, onlar kadar zihinsel, kültürel ve endüstriyel üretim yapabilmek, ondan daha kucaklayıcı bir demokratik anlayışı içimize kendimiz için sindirmektir. Her kesimin kendisi için demokrat olması, kendini putlaştıran putçuluğun farklı riyakârlık ve hırsların göstergesidir. McDonalds'ta “junk” yemekleri tıkınmak, insanı “Amerikalı” yapmaz. Kola yerine ayran, Coca Cola veya Pepsi Kolaturka ya da Medine Cola içmeniz de Türk ya da Müslüman yapmaz sizi. Sadece, yereli yerel olmayan için kullanmak çabasıdır. Adına Türk de deseniz, kolanın Türk'ü olmaz.  

En çok konuşulan şeyler, en az bilinen şeylerden ibarettir. Bol sakız çiğneyerek, gıda almamak gibi bir şeydir bu. Söylemin ya “ayıp” ya “günah” ya da “kanundışı” gibi ifadeleri aslında sisteme yapılanmasının herkesçe paylaşılmayan bir mantığa dayandığı anlamına gelir. Hukuk ve sorumluluk ortadan kalkar, yerini ferdi ve zümrevi esasta kanun feodaliteleri alır.

Tapınaklar bir Budist rahip edasıyla içlerinde kendimizi kaybettiğimiz mekânlar, papaz edasıyla günah çıkardığımız,  yeni günahlar için böylece yeni alanlar açtığımız mekânlar değildir. Hayata, varlığa  en büyük anlamı katandır Allah'tır.  Cahiliye Arabının yaptığı gibi fizyolojik ve psikolojik tatmin odağı değil...

Batı'da hükümetler değil sivil toplum örgütleri yönetir ülkeleri; biz hala maç seyretmekle onu oynamayı birbirine karıştırıyoruz. Ya da “sivil toplum” diye, dini kültleri oligarşi kurmak için yutturmaya çalışıyoruz.

Kâinatı ve insanı Allah yaratır, yaratılan kâinattaki şehir ve garabetleri de kullar yaparlar.

Sabır ve tevekkülün mantığı, her işi Allah'a havale etmek anlamına olmasa gerektir... O'nun yardımına binaen kulların da yapması gerekenler her zaman vardır. Bu sürece TBMM ve belediye meclisleri de ancak cüzi olarak katkıda bulunur.

Cemiyet illa da “cem” olmak anlamına gelmez, insanı yapan iradeyi yok etmek cemiyetlerin en önemli vazifesi gibidir.  Muhal olanla, hemhal olmak hem cemiyeti hem ferdi öldürür.

İnsanı insan yapan unsurlardan biri de kelamıdır. 

Korku, endişe, menfaat beklentisi olan toplumlarda kelam katmerli bohçalara ve metaforlara bürünür ve yapış yapış apışan, birbiriyle kapışan kelam oryantalleri çıkar ortaya.  Vur patlasın çal oynasın! Her konuşmanın ya fıkra ya da şiir ya da tartışılmaz iktibaslarlarla başlaması bundandır. Beklentileriniz oranında kelamından israf veya tasarrufta bulunur insan.  Kalitesini tayin eden bu israf veya tasarrufun sonunda artı veya eksi haneleridir. 

Bana yakın olan köle, benden uzak olan düşmansa, sorun bendedir.  Metafor ve metoniminin sınırlarını zorlayan argümanlar iletişimin bozulduğu, yüreğin ya karanlığa, yeraltına veya şuuraltına indiği anlardır.

 Bir dili bilmek, illa onu konuşabilmek değildir.Kelimelerin apoletleri olamaz...Her kesimden insanın artık içine sinmiş olan Amerika'da insanlar rüya görmeyi hala bilirler ve fakat sivil ve askeri otoriteye,  kısaca güç odaklaşması olan yerlere karşı bir şüphe besler ve ondan kaçacak kadar gerçekçidirler. Rüya göremeyenler ise, hayallerine zincir vurmaktaki iradelerini başka alana taşıyamayanlardır.

Değer yargıları övgü ile sövgüyü geçemeyen toplumlarda tüketmek halkın kendine parasının gücü oranında açtığı özgürlük alanıdır. Böylece o ihracatçı ülkenin o mutlu sandığı insanları gibi hisseder kendini. Halk iradesinin olmadığı yerlerde kültür, folklorik düzeyde ve farklı katmanlarında mistik bir kurtarıcılık hissiyle kahramanlar yaratır ve onun aracılığıyla muharebe yapar.

Bizim ortaçağımız şu an gibidir.  Bütün eziciliğiyle Batı'nın Ortaçağ'da yaşadığı çalkantılar bizde sahneleniyor. “Sanatçı” kavramının şarkıcıya tekabül ettiği bir kültürel munkabızlık, şarkı kalitesinin ise ağlattığı veya oynattığı insan sayısınca veya yaptığı cinsel çağrışımlarla ölçüldüğü bir toplumun gözyaşı debisi ne kadar artsa müstahaktır.

Toplum demişken…

İlmin, iktibas ve intihalden öteye geçmediği bir toplum.

Kendi kültürünün kitabını okumaya korkan bir toplum...

Fitneden korkusuyla, fitneye amil olan bir toplum.

Tevazuu tekebbürün kılıfına bürüyen bir toplum...

Farklı tekst ve kontekstler içinde adeta birbirinin türevlerini üretmeye mahkûm aynileştirme mekanizmaları...

Fikirsiz inanç, mantıksız akıl ve tefekkürsüz pozitivizmin burçlarıyla var olan bir toplum. 

Hâlbuki her fert, herkesle istişare edebilmeli, kimseyi bulamadığında ise kendisi ikiye bölüp, öyle şura meclisi kurmalıdır. En iyi senfoni bir bağlamanın alt ve üst tellerinde olduğu gibi, kendi içimizden yükselen seslerin havuzundan yayılır.

Bunu bağlama ekibi için genişletmeye kalkarsanız, ancak tek bir sesin desibelini artırmış olursunuz. Senfoniyi oluşturan ise farklı seslerin uyumlu birlikteliğidir.

Her şeyi görebilecek kadar yakın, hiçbir şey duymuyor gibi uzaklarda olmak lazım...

Bülbülü sevdik, tavus kuşuna anlamlar yükledik tarih boyunca...  Şimdi de devekuşu tuluatlarına sahne ediyoruz gözlerimizi.

Bir Romalı kadar ülke sevgisi ve sevgi şuuru var mı bizde?  Onlar Roma'da köle olmayı Kartaca'da kral olmaya yeğliyorlardı...

Dolayısıyla, artık disiplinle ceberutluğu, birliktelikle suni olmayı, iyiliği emretmekle amir olmayı, kötülükten uzak tutarken hâkim olmayı karıştırıp kutsamayalım.

Yorumlar