Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

12 Ocak 2017
Amok Koşusu

 

Stefan Zweig’in ünlü eserinin adı “Amok”. Güneydoğu Asya’da, Malezya’da görülen bir tür saldırgan çılgınlık. O güne kadar sakin, iyi huylu, yumuşak başlı olan bir insanın birden çıldırması; önüne çıkan her şeyi yıkıp dökmesi, çevresindekilere ölüm saçması. “Ölüm koşusu” da denebilir. Bu cinnete kapılan, bir yerlere doğru çatlayıp ölene kadar ya da emniyet güçlerince öldürülene kadar yakıp yıkarak, öldürerek durmadan koşar.

Bireylerde görülen bu çılgınlığın bir benzerine toplumlarda da rastlanıyor. Bir toplum, bir millet, bir ülke, amok koşucusu gibi bilinçsizce yok oluşa doğru koşabiliyor. En iyi örneği 1930’ların Almanya’sı. O yıllarda bizzat Nazi Propaganda Bakanı Paul Joseph Goebbels’in şeytanî yöntemleriyle Alman toplumunun nasıl ipnotize edildiği, döneminde çekilen film ve fotoğraflarda açıkça gözlemlenebilir.

Bilimde, teknolojide çok ileri gitmiş, felsefe tarihinin en ünlü felsefecilerini yetiştirmiş, aydınlanmış bir milletin Hitler’in peşinde Nazi vahşetini, cinnetini benimsemesi; bütün dünyayı kana boyayan ve bu arada kendini de bitiren bir yok oluşa koşması “Toplumsal Amok Koşusu”ndan başka neyle açıklanabilir?

Bir örnek de 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ın İngiliz gazına gelerek Küçük Asya macerasına atılması, İzmir’i işgali ve sonunda denize dökülmesi. Saddam’ın Kuveyt’i işgali de iyi bir örnek. Bugünün paramparça Irak’ına giden felâketlerin başlangıcı. Kıbrıs’ta Makarios’un 21 Aralık 1963’te başlattığı Kanlı Noel saldırısını ve ada Türklüğünü ezme çılgınlığını, sonra 15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson’un ENOSİS ilânını da unutmayalım.

Bizim de başımıza benzer felâketlerin gelmesinden Allah’a (CC) sığınalım. Amok koşusuna heveslenir gibiyiz. Durup dururken başımıza yeni belâlar açıyoruz. Başbakan Yardımcısı Sayın Numan Kurtulmuş’un sözleriyle yanlış politikalarımız sonucunda Ortadoğu’da bir bataklığa sürüklendik. Ülkemiz; kontrolünde yetersiz kaldığımız, terörü besleyen bir mülteci akınına uğradı. Ekonomimizin dar boğaza girdiği, doların 4 lira düzeyine yaklaştığı bir dönemde bir açıklamaya göre 25 milyar dolar, başka bir açıklamaya göre 12 milyar dolar harcadık mülteciler için. Dahası da harcanacak. Ülkemize terör ihraç eden Irak’a Suriye de eklendi. Canlı bombalar, bombalı araçlar, suikastçılar gün geçmiyor; can alıyorlar. PKK Irak’ın kuzeyinde Sincar’da ikinci bir Kandil kuruyor. Suriye kuzeyinde müttefiklerimizden kabul gören, Akdeniz’e ulaştırılmaya çalışılan bir devlet oluşuyor. Amerika’ya üs olarak verdiğimiz, şimdi de fazladan Koalisyon güçlerinin kullanımına açtığımız İncirlik’ten PKK/PYD/YPG’ye silâh, mühimmat, lojistik destek veriliyor. Daha da vahimi bunlara siyasî destek sağlanması. ABD’den yapılan son açıklama, Suriye barışı için Cenevre’de yapılması düşünülen görüşmelere ve ileride yapılacak toplantılara PYD’nin de katılması gerektiği yönünde. Ne kırmızı çizgimiz kaldı ne pembe, düpedüz morardık.

FETÖ ayrı, IŞİD ayrı dert. 15 Temmuz alçaklığını işleyenlerin pisliği, temizle temizle bitmiyor. Onlardan boşalan yerleri başka cemaatlerin alıp ilerde yine başımıza belâ olmaları endişesi yaygın.

IŞİD karşısında yalnız bırakıldık. Koalisyon güçleri IŞİD’e karşı hava harekâtları dahil her türlü faaliyeti durdurdu, Rakka harekâtını erteledi. Dolayısıyla IŞİD bütün güçlerini bize karşı harekete geçirme imkânını buldu.

Kıbrıs konusu ayrı bir mesele. Kıbrıs’ın stratejik konumunu ve bizim için önemini hâlâ anlamamakta ısrar edenler var. AB’nin ve ABD’nin de desteğini alan Yunan ve GKRK, masaya her oturduklarında milim ödün vermeyip, çok aşırı taleplerde bulunmakta; saflığımızdan mı desem, bilgi ve bilinç yetersizliğinden mi desem bir şeyler koparmaktalar. Onların uzlaşmaz tutumu sonucunda görüşmeler başarısızlığa uğrayıp kesilmekte, BM’in yönlendirmesiyle bir süre sonra tekrar masaya oturulmaktadır. Her sefer, o güne kadar kopardıklarını çantada sayıp yeni isteklerle çıkıyorlar karşımıza. Kısaca adım adım ilerliyor, zemin kazanıyorlar. Örnek olarak Biz Annan Planını kabul etmiştik, onlar etmemişti. Sonra yapılan görüşmelere oradan başladılar. “Bunları zaten vermiştiniz, şimdi şunları da istiyoruz.” dediler. Aldıkları destekle ödün koparacak, aşırılıklarıyla görüşmeleri baltalayıp, kapatacaklar. Bir dahaki görüşmelere kopardıklarından başlayarak daha fazlasını isteyebilmek için.

Böylesine zor bir zaman ve ortamda toplumsal bir uzlaşı, bir katılım sağlamadan; hattâ toplumu bilgilendirmeden, hattâ ve hattâ bilgilenmesini engelleyerek; ülke yönetiminde tek parti, tek adam iktidarına kadar uzanan; sonuçları tartışmalı bir anayasa değişikliğine gidiyoruz. Değişikliği savunanlar yaldızlı, hamâsî birtakım sloganlardan başka ortaya tezlerini anlatacak bir şeyler koymak yerine, çatışmayı tercih ediyorlar.

10 Ocak günü yapılan gizli oylamada evetçi milletvekilleri, kabinlere girmeden; göstere göstere oy kullanmışlar. İtiraz edenlere hakaretler etmişler. Ne yazık ki aralarında MHP milletvekilleri de var.

Bu nasıl milletvekilliği, yasa tanımayan milletvekili olur mu? Siz yasaları yapansınız. Size saygı duymak isteriz. Biz Meclis’imize “Demokrasimizin Kutsal Merkezi” olarak bakarız. Oraya gönderdiklerimizin de 23 Nisan 1920’nin Birinci Meclisi’ndekiler gibi kendini milletine, doğruluğa, hakka, hukuka, özgürlüğe, mertliğe adamış serdengeçtiler olmasını isteriz. Meclis’e, milletin temsilcilerine saygısızlığı affedilmez suç kabul ederiz. Ancak sizler de bunu hak etmeli değil misiniz? Biz vatandaşlar sizi örnek alıp, sizin çıkardığınız yasaları pervasızca çiğnesek ne dersiniz? Tamam, anladık; farklı yönde oy kullandığınız sanılmasın diye böyle yapıyorsunuz, partilerinizin yönetimi sizi buna zorluyor. Ama bu kadar da çirkinleşmeye ne gerek var? Bir parça zekâ eseri, daha ince, daha göze batmayan bir yöntem bulamaz mıydınız?

Yorumlar